![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Sohbet | Top 10 Üyeler | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
| Uyarılar |
| Edebiyatcılar ve Yazarlar Tüm Sairlerimizin yazarlarimizin eserleri.. |
![]() |
| | Seçenekler | Stil |
| | #11 (permalink) |
| ||SαкℓıмSıN || ![]() Üyelik tarihi: 08-05-2006 Cinsiyet: ![]()
Mesajlar: 11.213
Konular: 1286
Ruh Halim: Rep puanı:42345540 Toplam Online: 1 Hafta 5 Gün 22 Saat 52 Dakika 20 Saniye | Yanılıp Yakana Bakışımı Taktığında nedir senin yerin şiir uzamımda benim kurtulamadığım bir imge misin, duraksadığım bir dize bir şiirde mi tutuklu kaldım ya da yüreğinde Lale Müldür |
| | |
| | #12 (permalink) |
| ||SαкℓıмSıN || ![]() Üyelik tarihi: 08-05-2006 Cinsiyet: ![]()
Mesajlar: 11.213
Konular: 1286
Ruh Halim: Rep puanı:42345540 Toplam Online: 1 Hafta 5 Gün 22 Saat 52 Dakika 20 Saniye | Yosun Tutan Yürek yeşil / siyah seviyorum çok tropik bir daha gülümsediğini görmeyeceğim kedi gözleri mağaralarda yüzlerimiz en eski topografya başsız bir leopar... sürünür geçer yanımdan... dokunuşların... 'hüzünlü tropik' bakışların... sürünür geçer yanımdan... kanıyorum diyorum sana kızıl / kara çiziklerim... yarıklarım... yaralarım ölümcül tropik... adam-atacağından bir adam tepetaklak yukarı çıkıyor antik bir intiharın silüeti Lale Müldür |
| | |
| | #13 (permalink) |
| ||SαкℓıмSıN || ![]() Üyelik tarihi: 08-05-2006 Cinsiyet: ![]()
Mesajlar: 11.213
Konular: 1286
Ruh Halim: Rep puanı:42345540 Toplam Online: 1 Hafta 5 Gün 22 Saat 52 Dakika 20 Saniye | Üzünç, Sevgilim ya da Nane Otları gençken renkli bir cepken sevgilim çift bıçaklı bir sevinç unuttum diye bir şarkı gençken renkli bir cepken sevgilim önüne çıkan her ata binme doğudan gelen kimsesiz tekne ona hüzün demeyi artık öğrendin ya da kuzeyden gelen çift bıçaklı sevinç karıştırma daha fazla bu otları bak öğle güneşi şapkanı indir Lale Müldür |
| | |
| | #14 (permalink) |
| a {a}_ş {ş}_k {k} ![]() | Teşekkürler rebell. harikasın __ PİRİNÇ pirinç ülkesi pervazlarda beliren ilk bir erik yeşili gibi dağılan tepelere güneş nasıl kayarsa gölge-tarlaların üzerinden kalem öylesine kayıyor pirinç kelimelerle bu sabah yatağımın kenarında bütün günahlarımın silindiğini gösteren bir işaret buldum: kayık şeklinde bir leğenin içinde yüzen bahar dalları... ah evet, uzak okuyucu, günahların hatırlanmadığı bir yer olmalıydı bizim için... hiç kimsenin göndermediği artık gönderseler de fark etmez çünkü yazdım bundan sonra da göndermeyeceği cam bir kutuda yüzen bir krizantem olmalıydı evimizin önünden geçen beyaz boneli Hollandalı bir kız olmalıydı ki elindeki kumral köy ekmeği bana daima güzel şeyler hatırlatır veya ne bileyim ben sarışın spiral bulut halinde saçlarıyla Rapuntzel ya da her an bir çam ağacına dönüşüverecekmiş duygusunu veren çünkü bordo flütünden daima koyu yeşil ezgiler dökülür dökülürdü bir Pan olmalıydı... bizim için... herkesin küçük bir bahçesi olmalıydı üzerinde fikir teatisinde bulunabileceği saatlerce mesela aramızdan biri bahçesinde gece yarısından sonra enteresan bir durum gözlemise hemen hiç çekinmeden arkadaşlarını arayabilmeliydi hareket eden cisimler üzerinde pembe mumlar kendini gizlemeliydi tam gece yarısı olduğunda birdenbire Mona Lisa çalmalıydı... gümüş kapların içinde bir tadımlık yiyecekler olmalıydı... ne kötü şimdi şu an dışarı baktığımda sana bu derece yabancılaşmam... o kadar yakındık ki... ama işte şimdi elimi dışarı uzattığımda yağmurun yağıp yağmayacağını kavramak dışında sana dair hiçbir şey bulamıyor olmam sana tutunamamam ki katiller bile geride el izi bırakır, ne acı... şu an üstümde sarı simlerle işlenmiş lacivert kadife eşofman olmasından son derece memnun olmama karşılık bütün bunları ve başka birçok şeyi bırakıp çiçekli ince elbiselerle kafamda hasır üçgen bir şapkayla sulak pirinç tarlalarında seninle yan yana dolaşamayacağımızı bilmek ne kötü... ah senden bir işaret en ufak bir işaret gelse... ama belki de o zaman sen Napoli’ye, Sicilya’ya hatta Korsika’ya gitmek isterdin de yine bu pirinç tarlaları ideası suya düşerdi... hatta hiç unutmam bir seferinde ikimiz Mısır’a gitmek istemiştik de ben kendimi Salzburg’da sense evde bulmuştun... senin benimle hiç konuşmadığın gnlerdi sanki aramızda bir çatlak açılmıştı Salzburg’da seni unuttuğum söylenemezdi unutmadığım da... hiçbir şey çözümlenemiyordu öncesinde de sonrasında da geriye dönülmez haerketlerin... ben şimdi Paris’te bir Çin lokantasında oyalanıyor olsam da bu ancak gülünç bir tedavi, soytarılık çünkü biliyorum hatta hepimiz biliyoruz ki pirinç tarlaları projesi asla gerçekleşmeyecek ve artık hiçbir şey eskisi gibi değil olamaz da seninle ayrıldığımız günden beri bunun için yatak odalarımızda başuçlarımızda su dolu bardakların yanında mumların yanması gerekmiyo artık sözcüklerle sonsuza dek oynamak istemiyorum bazan gri-mavi bulutların içinden sessizliği yararak bir jet uçağı geçiyor bu basit gibi görünen gerçeklik imajı birçok şeyi bütün sözcüklerin ötesinde birden açıklıyor sanki bunu bilmek bana yetiyor. |
| | |
| | #15 (permalink) |
| a {a}_ş {ş}_k {k} ![]() | SENİ BIRAKIYORUM seni bırakıyorum semender ellerimle seni bırakıyorum seni bırakıyorum duvarlarda kurutulan anemon ellerimle içimdeki sulara içimdeki sazlıklara içimdeki bataklıklara seni bırakıyorum seni bırakıyorum kendine kapanmış kollarımın anarşik güzelliğiyle içimdeki yosun yeşili sulara içimdeki tehlikeli kıyılara içimdeki siyah ışığa seni bırakıyorum seni yatıracağım ellerimde bir ıhlamur yaprağı gibi seni yatıracağım göğüslerimde menekşeler gibi seni yatıracağım gözlerimde bir yağmur suyu gibi... UZAK FIRTINA / 1988 |
| | |
| | #16 (permalink) |
| SeN KaLßiMiN NAZARboncuğu ![]() Üyelik tarihi: 01-26-2007 Bulunduğu yer: MasaL tadında bir Aşk ßu yaşadığımız..ÇocukLarımıza GururLa AnLatacağız..! Cinsiyet: ![]()
Mesajlar: 16.160
Konular: 731
Ruh Halim: Rep puanı:49163 Toplam Online: 7 Saat 53 Dakika 33 Saniye | ilk kez duyduğum bir isim paylaşım için tşkler ![]()
__________________ |
| | |
| | #17 (permalink) |
| a {a}_ş {ş}_k {k} ![]() | SU Firuze rengi suların önünde diz çökmüş bir okçu, elinde altın yayıyla. Karalarla kaplanlarla oynuyordu, kemanıyla oynadığı gibi. Firuze rengi sularda yüzen sarı güller...lerin yansıttığı yanılsamalar...içindeyim... O uzun siyah eldivenimle yürüyorum sularda. sularla evlilik akuatik yeşillerle gri gözlerle bir anima-kadın soluk alıp verişi karanlık yaprakların ardında Bir yıldız gümüş notalar fısıldıyor onun da kulağına... dolendo... Seslerin ve notaların gümüş ağırlığıyla dalıyor sulara, dalıyoruz. bir denizaltı konuşması gibi artık kimsenin dinlemediği iki insan arasında boğulmamak için denizin dibinde konuşmaya çalışan İki insan gibi neredeyse dolendo O uzun beyaz eldivenimle tekrar çıktığımda sulara Miras'ım, alnıma saplanacak altın bir ok olabilir. Erden kızların önünde eğilmiş oturuyor olabilirim alnımda altın bir okla. Aramızda belirli uzaklıklarla eğilmiş şarkı söylüyor olabiliriz gri sulara. Aramızda kristal uzaklıklarla göğe çekilmiş olabiliriz, ağlayan ünikornlar gibi. Orion çekimi belki de yalnızca… |
| | |
| | #19 (permalink) |
| a {a}_ş {ş}_k {k} ![]() | [Yorum - Sadık Yalsızuçanlar] Lale Müldür'ün Leyla Halleri 'Benim sigaramdan al, süperlayt ama' demişti, bişey anlamamıştım. Gittim pahalı bir sigara aldım. Görünce, 'hayır' dedi, 'bu benim sigaram değil!' 'Hangisi senin peki?' 'Ayol L&M işte Lale Müldür... Ama yaşlandım artık, süper laytlaştım.' Antakya'dayız. Kadim bir kentte. Kaç yıl oldu? Üç sanırım. 'Uzak Fırtına'yı çekiyoruz, Lale Müldür belgeseli. Lale Müldür'ün belgeselini çekmeye karar verdiğimde Heidegger'in İnşa Etmek, Oturmak yazısını henüz görmemiştim ama, Bediüzzaman'ın başyapıtı Ayetü'l-Kübra'yı defalarca okumuş ve 'göğün altında olma'nın anlamını biraz olsun biliyorum. Heidegger şöyle diyordu: "Yeryüzünde olmak, 'Göğün altında olmak' demektir. Bunların her ikisi beraber "Tanrısal olanların önünde kalmak" demektir ve bir "insanların birbirlerine ait olma" durumunu içerirler. Ölüm olarak ölebilmek... Gökyüzü, Güneşin arabasını sürdüğü yoldur, bir evreden diğerine geçen Ay'ın yoludur, Yıldızların gezinen ışıltıları, Mevsimler ve değişimleridir, Günün ışığı ve kararması, Gecenin karanlığı ve aydınlanmasıdır, Havanın yumuşaklığı ve sertliği, Bulutların göçü ve mavileyen Esirin derinliğidir. Gökyüzü dediğimizde, diğer üçünü de düşünürüz zaten, ama Dört'ün sadeliğini hiç dikkate almayız. Ölümlüler, insanlardır. Onlara Ölümlü denir, çünkü ölebilirler. Ölmek, ölümü ölüm olarak ölebilmek demektir. Sadece insan ölür; yani Yeryüzünde, Göğün altında ve Tanrısal olanların önünde kaldığı sürece o sürekli ölür. Ölümlüler dediğimizde, diğer üçünü de düşünürüz zaten, ama Dört'ün sadeliğini hiç dikkate almayız. Ölümlüler oturduklarında, bu Dörtlü içindedirler. Ama oturmanın temel niteliği korumaktır. Ölümlüler, Dörtlü'yü kendi özünde korudukları tarzda otururlar. Bundan ötürü oturan koruma dörtkatlıdır. Ölümlüler Yeryüzünü kurtardıklarında kelimeyi Lessing'in de bildiği eski anlamında kullanırsak otururlar. Kurtarma sadece bir şeyi bir tehlikeden sakınmak değildir, kurtarmak aslında, bir şeyi kendi özünde özgür bırakmaktır. Yeryüzünü kurtarmak, onu sömürmekten ve sonuna dek kullanmaktan ibaret değildir. Yeryüzünü kurtarmak, onun efendisi olmak ve onu boyunduruk altına almak değildir, böyle bir şey onun yıkımına yol açacak son adım olacaktır." Lale Müldür'ü aslında tanıyordum. Uzak Fırtına'sına aşinaydım. O da görkemli kaybedenlerdendi. Cohen'i aşk derecesinde sevmesi bundandı. Aynı topraktandı onunla. İbn Arabi, Fütuhat-ı Mekkiye'den nefis bir yorum bağışlar bize: 'Efendimiz miraçta sidreye varınca birden Refref durur, ürker ve geriler. Efendimiz de ürperir, bir heybete düşer. Son sınır artık burası. Sonrası? Sonrası bizce meçhul. Hz. Musa'ya ateş suretinde göründü, O'nun ateşe ihtiyacı vardı. Allah, herkese ihtiyacı suretinde görünürmüş. İbn Arabi'nin yalancısıyım. Şeyh der ki, Allah'ın Seçkin Elçisi ürperince, kendisine Ebubekir'in sedasıyla seslenilmiştir. Zira Efendimiz'le Ebubekir aynı topraktan yaratılmıştır.' Demek ki bütün ruh akrabalıkları bu sırdan doğar. Lale Müldür, Cohen'le akrabadır, Bob Dylan'le, Ece Ayhan'ın gençlik ateşiyle, Meryem el-Basriyya ile... ki Rabiatü'l-Adeviyye'nin müridesidir, bir zikr seansında aşktan ölüvermiştir. Bunun şiirini de Lale yazmıştır Buhurumeryem'de. Adana'da hava limanında karşıladık onu. Minibüse aldık. Antakya'ya, kadim bir kentin sırlarına doğru yola çıktık. La Luna'yı, Elois'in acısını yazan bu kadındı işte. İçin için yanan bir volkan, bir epope görüntüsü, kumru olamayacak bir eş, aşkın imkansızlığını Edip Cansever'den daha güzel anlatan bir şair, kendine kıyan ama ölmeyen bir Nilgün Marmara, bir cennet kaçkını, bir cehennem düşü, bir araf seçkini, Lale Müldür işte... Bu o. Başında siyah, saçaklı bir takke, simsiyah, topuklarına dek uzayan bir giysi, sarı saçlı, deniz gözlü, bakınca insanın gözbebeğine oradan kalbine bakan bir derviş, bir çılgın, bir meczup. Wittgenstein haklıdır, 'insan filozoflardan daha çılgın olmalı ki çözebilsin onların sorunlarını...' Lale böylesi bir çılgın işte. En çok şoförümüzle ilgilendi. Koyu bir muhabbete başladı. Şoför ağbimiz Yozgatlı, delikanlı, Lale'ye ilkin abla, sonra yenge, daha sonra hanımefendi derken Lale Hanım ve kente vardığımızda Lale deyiverdi. Arada şen kahkahalar. Derin suskunluklar. Lale Müldür'ün dediği gibi, 'sonuçta her güzel söz/doğanın yanında hafif kalıyor', sessizlik en iyisi. Öğretmenevine yerleştik. Gece çekim planları yaptık, saat üçe dek sohbet ettik. Uyuduk uyandık. Yaşamın ucuna doğru yolculuk başladı. Kahvaltı salonu yaşlı, idealist Cumhuriyet öğretmenleriyle dolu. Çoğu kadın. Lale hemen fena halde sıkılmaya başladı tabii. Yüksek sesle ve rahatsız ederek konuştu, yer yer tahrik etti onları... Bir kez daha gördüm, şair, bir çocuğun hayretiyle bakıyor yaşama, dünyaya. Neyse Katolik kilisesine vardık. Alman bir rahibe. Gitar çalıyor. Muhafazakarların aksine, Yunus Emre ilahileri söyletiyor barış ayinlerinde. Kur'an'dan da okutuyor birkaç ayet, İncil'den sonra, sonra Claudel'den bile birkaç dize, hatta Cat Stevens'tan bir şarkı. Bu 'diyalog' sorununa akılalmaz komplo teorileriyle yaklaşan ve dünyanın en 'büyük' meseleleriyle üzerine vazife olmaksızın ilgilenen gereksiz stratejist ve analistler bir anda Müldür'ün bu dolaysız tutumuyla anlamsızlaşıverdi gözümde. Lale, 'İsa esmerdi.' diye başladı. Rahibe onayladı. 'Öyle sarışın mavi gözlü filan değildi sanıldığı gibi.' 'Evet, haklısınız.' dedi rahibe. Lale, 'Ben onu gördüm' deyince rahibenin gözleri açıldı. Lale sakin, 'Vizyon olarak canım...' diye ekleyince biraz rahatladı. 'Esmerdi, dalgalıydı saçları, erkek güzeliydi...' Dokunaklı bir suskunluktan sonra, 'Biliyorsunuz...' dedi, 'Hakkında en az bilgi olan peygamberdir o. Hatta yaşamadığına ilişkin tezler de var.' Rahibe, 'Sizin kitabınız, Kur'an, onun yaşadığını söylüyor.' deyince, Lale, 'evet' dedi, 'Biz onun yaşadığına inanıyoruz.' Böyle uzayıp gitti. Buhurumeryem'den şiirler okudu, çekimler üç gün olaysız sürdü. Şoför ağbimizle Müldür'ün derin sohbeti nihayet, St. Simon manastırından dönerken Samandağ'da, Samandağ kıraathanesinin önünde, hafif çiseleyen yağmur altında, iskemlelerde gerçekleşti. Samandağlı bir vatandaşla sohbet ediyor gibi konuşacaklardı. Kamerayı kurduk, ışıkları yaptık. Hayli uğraştık, güzelim bir çerçeve ayarladık, başlayın diye komut verdim. Lale başladı, 'Samandağ'dayız güneyde yani, bir dostumuzla birlikteyiz, yağmur yağıyor, gök gürlüyor, gök gürlemesi bana Tanrı'nın dili gibi gelir, ne dersiniz, ben korkarım, ürperirim?' Şoför ağbimiz, 'Evet, gök gürlemesi beni de zaman zaman ürpertir.' 'Güzel... ben, güneye gelince daha çok fark ettim bunu, Baudelaire'nin spleen'ini yani, ruh sıkıntısı, yaşama hastalığı da diyorlar, sizin de ruhunuzda zaman zaman bir sıkıntı olur mu?' Şoför ağbimiz, 'evet' dedi: 'Bazı ortamlarda insanın canını sıkan şeyler olmuyor değil.' 'Hayır hayır ben ondan söz etmiyorum, ben insanın nedensiz ruh sıkıntısından bahsediyorum...' Şoför ağbimiz anlaşılan yaşama hastalığından habersiz. Kem küm etti. Ve İonesco'yu, Beckett'i, Oğuz Atay'ı aratan bir monolog başladı, sürüp gitti. O gün, St. Piere'de, ilk Hıristiyan kilisesinde, o güzelim mağarada, 'şiirin bazısı kuşkusuz hikmettir' hadisinin yorumunu yaptı Lale. Muhteşem bir konuşmaydı. Kırk Hadis şerhi yazabilir diye düşündüm. En absürt anımız ise son günün akşamı gerçekleşti. Meğer yirmi üç nisanmış ve öğretmenevinde bir balo veriliyormuş. Çekimden döndük. Öğretmenevinin kapısında kentin tüm erkanı orada, sıralanmış, gelen konukları karşılıyorlar. Minibüs durdu. Lale, rahibeleri andıran inanılmaz tuhaf giysisiyle, dağılmış sarı saçlarıyla, elinde sigara protokole doğru ilerledi. Geriden izlemeyi tercih ettim. Ama dondum kaldım, sonra Lale'nin ağır ağır gidip protokoldeki herkesle tokalaşıp sonra dönüp bana bakarak gülmesiyle birlikte yere yattım. Odaya çıktığımızda hâlâ gülüyordu. 'Baloya gidiyorum, gelir misin?' diye aradı telefonla, 'yorgunum' dedim ama kahkahaya boğulduk der demez. Kaçırır mı, döndüğünde hemen aradı, odasına gittim, saatler süren ilginç bir sohbet. Söz dönüp dolaşıp Nilgün Marmara'ya geldi. Rüyasında onu cennette gördüğünü söyledi. Aşık Mahzuni'nin dizesi dilime düştü: 'Allah bilir kimin nasıl olduğun' Sonra Saatler Geyikleri kovaladı ve Lale yapacağını yaptı bize: 'Haller Leyla' 'Ormanda bir kuş hızla dönüyordu/aşık olduğumuz zaman/yürek denen ormanda/ya da orman boşluğunda/bir kuş anormal bir hızla döner/ve kaçmamız gerektiğini söyler bize/çünkü her şey çok fazladır/kendi etrafında nefes kesici bir biçimde/dönen bir kuş kendini ve etrafındakileri/yaralar; tehlikedir onun adı/bunun için aşkı hiç kimse/insanın kendi arkadaşları bile/istemez/kumrular sakindir bir tek/ben kumru değilim/sen de/bunun için birbirimize yaklaşamayız.' Bununla da kalmadı, yine kendi adında bir yayınevinden L&M'den, Radikal iki'de yazdıklarını kitaplaştırdı, adını da, 'Haller Leyla' yaptı. Kitabın kapağı mor. Neşenin ve hüznün rengi. İki zıt duygunun. Neşe, bast; hüzün kabz halini simgeler. Ama biliyorum ki Lale Müldür'ün bir de ne hüzün ne de neşenin olmadığı bir yeri var. Lale Müldür'ün Leyla halleri anlatmakla bitmez. İyi ki de bitmez. İyi ki var. İyi ki yazıyor, bize Kutb'un öyküsünü, gayb gözünden anlatıyor. Dünyanın bir köprü olduğunu anlamak istiyorsanız şairlere kulak verin. Şairlere ve Heidegger'e: 'Peki, ölümlüler, kendi özünün tamlığında oturmayı gerçekleştirmek için üzerlerine düşeni, kendi başlarına yerine getirmekten başka bu çağrıya nasıl karşılık verebilirler? Oturmadan hareketle inşa ettiklerinde ve oturma üzerine düşündüklerinde bunu başaracaklardır.' SADIK YALSIZUÇANLAR 30 Nisan 2006, Pazar |
| | |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| ters lale | <^I'm off^> | Enteresan Olaylar | 29 | 05-18-2008 15:27 |
| Lale Devri | bestofmanyaklar | Tatlı Sözlük | 0 | 02-09-2008 03:56 |
| --LaLe CeNNeTi-- | *°|CaRaMeL_a|°* | Resimler & Güzel Resimler | 11 | 04-14-2007 14:32 |
| Lale devri cocuklariyiz biz | SnnR | Flash Şiirler | 3 | 07-09-2006 19:21 |
| LaLe bahÇeSi | edanaz | Resimler & Güzel Resimler | 0 | 01-01-1970 02:00 |