![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Sohbet | Top 10 Üyeler | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
| Uyarılar |
![]() |
| | Seçenekler | Stil |
| | #1 (permalink) |
| Deneyimli ![]() Üyelik tarihi: 03-16-2006 Bulunduğu yer: Her Yer Olabilir :)
Mesajlar: 2.392
Konular: 22 Rep puanı:0 Toplam Online: N/A | Adam, şapkasını koydu masanın üzerine; aslında daha önce hiç şapka kullanmamıştı. Dün kitapçıda görmüştü o kitabı; "Olıver Sacks, Karısını Şapka Sanan Adam" Birden aklına düşüvermişti; gidip mağazaları dolaştı. Parası vardı, nereden, ne kadara alacağı önemli değildi şapkayı; sadece mağazalara girip kendisine dalkavukluk ederek ürünlerini gösteren mağaza çalışanlarının basit, iğrenç ve didikleyici bakışlarından çekiniyordu. Bu aptalca bir çekingenlikti; hiçbir mağazaya tek başına gitmek istemez, hep yanında bir arkadaşını götürürdü. Bu kez öyle olmamıştı; çünkü farklı bir boyutta gezinecekti o zaman. Şimdiye kadar hiç yapmadığı bir şey yapacak, şapka alacaktı. Bu daha önce de olmuştu zaman zaman; hiç yapmadığı bir şey yaptığında hiç hissetmediği duygular hisseder, hiç duymadığı korkular duyar, eski korkularından sıyrılırdı. O gün, yani dün de öyle olmuştu; mağazalara girdiğinde hemen yüzüne ve göğsüne yapışan kaçma ve çekingenlik duygusundan sıyrılmıştı. O kadar farklı bir rahatlık duyumsadı ki, hatta dört mağazanın bütün çalışanlarıyla sohbet etmiş, onları alaya almış, hatta otuz yedi yaşında bekâr bir erkek olmasıyla bile gurur duymuştu. Odanın içinde iğrenç bir sıcak yüzünü yalıyordu. Vücudu soğuktu ama yüzü yanıyordu, belki de hasta olacaktı. Şapkasını giyip aynanın karşısına geçti, şapkalı hali onu başka biriymiş gibi gösteriyordu; fakat yüzüne bakınca gözlerini gördü ve anladı, değişen çok şey vardı, ifadelerden başka. Telefonun ahizesini kaldırdı, telefon üçüncü kez çalarken açıldı. - Alo, bu tok ses onun sesiydi. - Himmet, ben Erdal, nasılsın? - İyiyim Erdal Abi, sen nasılsın? - İyidir, evdeyim. Bu Rekor İnşaatın ruhsatı çıktı mı? - Abi, yarın dediler. - Neden? Bugün çıkacağını söylemişlerdi. - Erdal Abi, Recep Bey evrakları dün teslim etmiş ondan. - Ya ben bu adama ne diyeyim? Ona Salı günü vermesini söylemiştim. Ne laf anlamaz adam bunlar ya! Neyse, yarın ruhsatı al sabahtan, bana da haber et, olur mu? - Tamam, abi, yarın Rüştü'yle de görüşürüm; hani demir bitti, para yok demişti ya, onunla gidip demir alalım da altıncı katın betonu ertesi güne yetişsin. - Evet, iyi olur. Ben de öğleden sonra Lara'daki villalara bir bakayım. - Olur abi. - E, ne yapacaksın bu akşam. - Bir planım yok abi, ne yapayım, eve giderim herhalde. - Bana gel. Biraz muhabbet ederiz. - Olur, müsait misin? - Tabi canım müsaidim, buyur gel. Himmet, gelirken biraz çerez getirir misin, ben de kola var, muhabbete iyi gelir bunlar. - Olur, abi, dükkânı kapatayım, eve uğrar üzerimi değişip gelirim. - Tamam, kardeşim, hadi bekliyorum. - Tamam, abi, görüşürüz. Himmet, uzun zamandır Erdal'ın yanında çalışıyordu. Erdal'ın sağ kolu gibiydi. Her işine koşar, her dediğini yapardı, güvenilir ve aklı başında bir gençti. Babası yoktu, annesi ve ilköğretime giden küçük erkek kardeşiyle yaşıyordu. Yirmi dokuz yaşındaki bu genç bekârdı, Erdal gibi mühendis değildi, fakat Erdal ona her şeyi öğretmişti ve neredeyse onun kadar mühendis sayılırdı. Belki iş muhabbetleri can sıkıntısını biraz alacaktı üzerinden. Nedendi, bilmiyordu; yoksa biliyor muydu? Bu sıkıntı… Anlam veremediği huzursuzlukları onu neden bilmediği bir yer gibi dünyevi gündemlere sokup duruyordu? Üniversitede okuduğu yıllarda bir sevgili hayali vardı; eğer bu hayalini gerçekleştirirse mutlu olacağını ve huzursuzluğundan kurtulacağını sanmıştı. Sonu başından belliydi bu ilişkinin, yine de sekiz ay, üç gün, on dört saat Nazan'la birlikte olmuştu. İlk tanıştıkları günü hatırladı; Erdal ikinci sınıftaydı, okulun ilk günleriydi, Nazan okulu yeni kazanmıştı. Bir gün Erdal fakültenin merdivenlerine doğru yürüyordu, Nazan, Erdal'ın yanına gelip bazı sorular sormuştu. - Af edersiniz! Mühendislik ve mimarlık fakültesinin öğrenci işleri nerede acaba? Öğrenci işleri fakültenin yeni binasına taşınmıştı. Erdal, Nazan'ı yeni binaya, öğrenci işlerinin olduğu bölüme kadar götürmüştü. Nazan'ın işi bitine kadar da beklemişti. Sonra tanıştılar, o gün fakültenin kafesinde oturup sohbet ettiler. Bir süre sonra çıktılar, samimi oldular, âşıklar gibi gezdiler, birbirlerini sevdiklerini zannettiler. Oysa Erdal daha ilk gün, fakültenin kafesinde otururken anlamıştı; Nazan'a o kitabı sorduğunda anlamıştı her şeyi. - Karısını Şapka Sanan Adam'ı biliyor musun? - Hayır, nedir o, kim bu adam? Ona, Yabancı'yı, Aylak Adam'ı, Sessiz Ev'i, sonra Bulantı'yı da sordu, fakat Nazan hiçbirini bilmiyordu. Tuhaftı, çünkü Nazan'a, Sefiller'i, Vadideki Zambak'ı, Şeker Portakalı denen berbat çocuk kitabını sorduğunda sanki marifetmiş gibi; "Evet, onları biliyorum" diye haykırmıştı Nazan. İşte, o gün, o saat, yani birlikteliklerinin ilk üçüncü saati, on ikinci dakikası anlamıştı, o, O değildi. Böyle sekiz ay geçip gitmişti. İşte bir sevgilinin olmasından doğan erkeksi rahatlıkta bile huzursuzdu Erdal. Biliyordu çünkü Nazan, asla O olamazdı. Bu yüzden huzursuzdu, huzursuzluk devam ediyordu. Belki seviştiler ama hiç seks yapmadılar; yapmış olsalar bir şey değişecek miydi? Erdal'a göre, hayır. Arkadaşları vardı, birkaç tane dostu vardı, iyi bir işi vardı, saygın bir mühendisti Erdal, fakat asla huzurlu değildi. İnsanları biliyordu; arabası, işi, saygınlığı, dostu, ailesi, sevgilisi ve parası olan biraz da dini duygular taşıyan dürüst sayılabilecek bir adam başka ne isteyebilirdi ki dünyadan? Erdal'a sorarsanız, hiçbir şey. Her seferinde onun huzurunu kaçıran neydi öyleyse? Huzur neydi? Yaşam neydi ki? Bir şey bekliyordu; onu huzurlu kılacak bir şey bekliyordu. Gelecek ümidiyle her gün tekrar başlıyordu yaşama, fakat bulamamanın kaygısıyla her gece biraz daha ölüme uyuyordu. Belki de yaşam denen basit muamma değildi beklediği, yaşama ait bir unsur olmayabilirdi beklediği şey; beklenen için "ölüm" demek ona güvenli bir huzursuzluk verse de bu kelimeyi kullanamazdı onun için. Ölümü kim beklerdi ki? Herkes gibi o da yaşamaktan yana bir bahane bulamayınca ölüm diyebilirdi, fakat bu yaşayan bir varlık olarak insanlığına ters düşecekti, yaşamayı çok istiyor değildi, çünkü yaşamda olmayan bir huzuru vardı. Huzuru bulsa belki ölüm demek ona saçma gelecekti. Bu yüzden asla ölüm demiyordu beklediğine, belki bilmediği bir şeydi. Aşk mı? Erdal'a göre aşkı bulmak ve onu fiziksel öğelerden sıyırmak mümkün değildi, çünkü aşk soyut ve hayali bir uzaklıkta güzeldi, fakat aşkı var etmek olası bir şey diyebiliyordu ve aranan kılınabilirdi aşk. Kapı çaldı. - Hoş geldin Himmet, çerez getirmediysen içeri girme! - Ayıp ettin abi, almadım tabiî ki, ben kapıda, şurada eşikte oturmaya geldim. - Gel kardeşim, hoş geldin. Salona geç orası daha rahat. - Çay koydun mu abi. - Ne? Çay da mı içeceksin? - Sıcak su da olur. Ilık? Soğuk? Bardağı görseydim bari sadece? - Geç hadi bir şeyler düşünürüz. Ne yaptın kapattın mı dükkânı? - Kapattım abi. Yorulmuşum bugün ya! - Himmet, bak şimdi aklıma geldi; benim yazılarım vardı, masanın üstünde unutmuşum. - Evet, gördüm abi. Onları senin çekmecene koydum. - Vallahi tebrik ederim seni oğlum, çok ince ve dikkatlisin. Ortalıkta olunca hoşuma gitmiyor. Sağ ol canım benim. - Önemli değil abi. Himmet, işte onu bu yüzden çok seviyordu Erdal. İlk onu işe aldığında daha yirmi iki yaşında toy bir delikanlıydı. Daha ikinci yılında işine hâkim olmaya başlamış ve aktif karakteri sayesinde birçok müşteri kazandırmıştı Erdal'a. Kime kızacaktı ki? Hayatındaki herkes haklıydı onun karşısında. Sosyal yönden önemli bir yerde olmasına karşın hep içinde onu ezen bir huzursuzluk bulurdu. Nerede bitecekti bu sıkıntı, bilmiyordu. Himmet'e bakıyordu; bu taze ve azimli genç hayattan daha neler bekliyordu neler; bütün gün çalışıyor, her işin üstesinden geliyordu, fakat yüzünde zerre kadar huzursuzluk çizgisi yoktu. Bu nasıl olabilirdi ki? Himmet'in en huzursuz günü geçen ay, cumartesi günü, saat 00.33 ile 01.14 arasındaydı. O gece babasının ölümünü anlatmış ve hüzünlenmişti, fakat bileklerini sımsıkı sarmış kelepçeleri açıp rahatlıkla kurtulan bir mahkûm gibi o anın dayanılmaz hüznünden aniden sıyrılıvermişti. Ona inanamamıştı Erdal, bir insan bu kadar olamazdı; Himmet, ya çok güçlü bir sinir sistemine sahipti ve acılarını çok iyi saklayabiliyordu yada inanılmaz derecede hayata bağlı ve umursamazdı. İkisi de insanüstü bir çabaydı sonuçta. Erdal Himmet'e baktı, ona imrendi bir an. Sonra kola eşliğinde sohbete ve çerez yemeye devam etti. Biliyordu Erdal, bir gün ya ölecek ve huzurun ne olduğunu kavrayacak yada deli gibi aşık olacak ve huzur budur diyecekti çığlıklar atarak. Kim bilir nasıldı yaşam ölünce yada aşık olunca? Kim bilir?
__________________ |
| | |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| : : Aşık Olunca Bizlere Neler Oluyormuş : : | TaTLixPeRi | Astroloji | 51 | 10-01-2008 22:34 |
| Ne yani susmak mı gerekiyor aşık olunca? | ĄhMêT | Paylaşmak istediklerim | 12 | 10-14-2007 21:20 |
| Bizim Cami İmamı Aşık Olunca :D kopmalık!! suat farqıylaa | excelci | Komik Yazılar | 21 | 08-20-2007 11:01 |
| AŞIK OLMAK | SIR | Paylaşmak istediklerim | 17 | 04-22-2007 02:52 |
| Aşık Olmak!.. | Effendy | HikayeLer & Öyküler | 11 | 02-04-2007 18:04 |