![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Sohbet | Top 10 Üyeler | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
| Uyarılar |
![]() |
| | Seçenekler | Stil |
| | #1 (permalink) |
| Forum Heveslisi ![]() | İnsanın yüreğini üşüten bir kış gecesiydi, ayaz jilet gibi kesiyordu değdiği bütün yüzleri. Yerdeki sonbahardan kalma yapraklar sanki bir yerlerden bekleniyormuşluk hissi veriyordu insana. Kimse beklemez beni bu soğuk kış gecesinde diye söylendiği sırada, kaldığı yerin gece bekçisi geldi aklına birden bire. Sıcacık kulübesinde radyosunu açmış, adını bir türlü koyamadığı, hayallerini süsleyen o yeri düşünüyordur, çayı da çoktan demlemiştir diye düşündü; Ancak Rıza Dayı’nın sıcacık kulübesinde ısınmak istemiyordu bu kış gecesinde. Biraz üşümek biraz da kendini dinlemek istiyordu becerebilirse… Bu kocaman şehirde insan siluetlerinden ince bir çalımla sıyrılıp kendi kendine kalabileceği tek yer Rıza Dayı’nın mütevazı kulübesi değildi elbette. Bazen bu şehrin en yüksek yerine; Kale’ye çıkıp Kaleiçi Mahallesi’ nin dar sokaklarında dolaşıp yıkık bir sur dibinde şehri seyrederdi şehrin bütün karmaşasına inat. İçine girdiği zaman; karşısındakilere gösteremediği, yüzünün altında saklı duran maske misali yaşadığı görünmeyen dünyasını har vurup harman savuran, hoyratça çiğneyen bu şehir, uzaktan seyrettiğinde bütün ihtişamını ayaklarının altına seriverirdi, Yüzündeki Neron misali tavır yok olurdu, edebe gelirdi şehir, değişiverirdi birden bire ya da sadece O’na öyle gelirdi. Şehir Neron’luğundan hiç bir şey kaybetmemiş, Kirlenmesin diye maske üstüne maske sakladığı dünyasını hala har vurup harman savuruyor olabilirdi… Tırmanmaya başladı kalenin bitmek bilmeyen, hafiften karlı basamaklarını. Her bir basamağı tırmandığında kendini arşa biraz daha yaklaşıyormuş gibi hissediyordu, bu öyle bir duyguydu ki O’nun için; yeryüzüne gelmiş bütün diller anlatmaya kifayetsiz kalırdı... Kâh oturup kâh ikişer üçer tırmanarak sonu getirdi uçurumdan bozma basamakların. Şimdilik bir – sıfır öndeydi hayata karşı savaşında, muzaffer bir komutan edası vardı yüzünde. Biraz solukladıktan sonra dolaşmaya başladı Kaleiçi Mahallesi’nin bağrı yanık sokaklarında. Şehrin zenginlerinin gelip oturduğu, kahvelerini içtiği albenili mekânlardan bir an önce sıyrılıp gerçek insanların yanına bazı ağzı kalabalık üç beşinin tabiriyle varoşların arasına karışmak istiyordu. Biraz yürüdükten sonra derinden bir türkü ilişti kulağına öyle son sistem mikrofonlardan duyulan içki sofralarına meze olanlarından değil, bacasından incecik duman tüten teneke çatıların içindeki insanların gönül telinden çıkan, sokakların içinde perde perde yükselen duyanın eğer varsa yüreğini sızlatacak bir türkü: “ gesi bağlarında dolanıyorum Yitirdim yarimi aman aranıyorum…” Yolunu değiştirdi, sesin geldiği yere, surlara doğru yöneldi, etrafındaki sıvası düşmüş, dar pencereli, bacasından incecik dumanlar süzülen, çatısını kar kaplamış evleri geçtikten sonra nihayet sesin sahibini gördü. Adamın önünde yağ tenekesinden yapılma derme çatma bir soba duruyordu, etrafında kimse yoktu adamın, yanına varıp rahatsız ederim korkusuyla öylece durdu birkaç metre arkasında. Önünde bir tenekenin içinde çıtır çıtır yanan birkaç odun parçasıyla onları besleyen kuru otlar vardı, her yerde kar varken kuru otlar dikkatini çekmedi değil, ses etmedi zaten bir şeyler söyleyebilecek durumda da değildi. Hem yorgun, hem üşümüş hem de türkünün ahengine kapılmıştı bile. Derken türkü bitti, “ durma öyle sokul ateşin yamacına, üşüyeceksin” diye bir ses duyuldu. Öyle derinlere dalmış ki sözün kendisine söylendiğini duymamıştı bile. “ Durma öyle sokul ateşin yamacına, üşüyeceksin!” daha sert bir şekilde duyduğu bu sözler karşısında irkildi. Bir ara bana mı diyor diye bakındıktan sonra etrafta kimsenin olmadığını anladı, tenekenin yanında duran iki taştan birine oturdu. Adam “ oranın sahibi daha gelmedi, sen şöyle otur” dedi. Yan tarafa geçti. Adam fazla yaşlı sayılmazdı. Otuz üç – otuz beş yaşlarındaydı. Yüzünde pek bakımlı olduğu söylenemeyeceği sakalları, onu olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Başında duman renginde bir bere, sırtında eski ama bir zamanlar baya pahalı olduğu belli olan kaşmirden bir pardösü vardı. Yüzü uslanmaz bir çocukla bilge bir adam karışımı, az rastlanır bir ifade barındırıyordu. Bir süre sessizlikten sonra adam “ anlat bakalım “ dedi. Ne anlatabilirdi ki yorgun, uykusuz ve biraz da kırgındı, kırgındı ama kime niçin kırgın olduğunu bilmek istemiyordu. Unutabilmek için o kadar çok çabalamıştı ki duygularıyla o kadar çok boğuşmuştu ki hatırlamak bu noktadan sonra sadece içini biraz daha acıtır yarasını biraz daha kanırtabilirdi sadece. “ Anlatabilmek için yaşamak gerekir, gerisi aynanın gözü yanıltmasıdır, ayna olmaktansa bırak dinleyeyim ” dedi.Öyle değil miydi karşısındakinin içini gösteren bir ayna olamadıktan sonra baktığın halde gösteremeyen bir ayna olmak neye yarardı. Derken bir yıldız kaydı gökyüzünden, adam tutmak istermişçesine ellerini açtı semaya doğru. Yıldız kaybolana kadar elleri öylece havada kaldı. Yıldız ortadan kaybolunca ellerini birleştirdi, kayan yıldız sanki avuçlarındaymışçasına ellerini sıktı. Sonra göğsünde birleştirdi yorgun ellerini. Bir süre öylece kaldı ve tekrar ceplerine gitti elleri. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü, niye hüzünlendiğini merak ediyordu ama sorup da meraklı bir adam görüntüsü vermek istemiyordu. Kayan yıldızı avuçlarına alıyormuş gibi duruşunu düşünüyordu sadece. Henüz adını bilmediği bu adam cebinden mavi bir fular çıkardı ve gözlerini sildi. İri olmasına karşın bir çocuk eli gibi görünen ellerinin arasında tuttuğu mavi fular dikkatini çekti. Gözlerini sildikten sonra döndü. Tenekenin içindki odunları gelişi güzel altüst ederken demlediği çaydan birer bardak doldurdu, şeker kutusundan iki tane şeker çıkardı birini bardağın içine attı, diğeriniyse ikiye böldü ve yarısını attı karıştırdıktan sonra çayı uzattı ve adını sordu yeni gelen misafirine çocuk elli adam. Şaşkınlık içerisindeydi çünkü çayı bir buçuk şekerle içtiğini çok yakınındakilerden başka kimse bilmiyordu. Çocuk elli adamın yüzüne öylece bakakaldı, yüzüne baktığı sırada tekrar adının sorulması karşısında adını söylerken layık olamam korkusuyla hep çekingen davranan bu Tanrı misafiri; Bir arkadaşının en sevdiği dörtlüğü geldi aklına ve o dörtlüğü okudu bu çocuk elli adama. *“ Can tene düşünce hayat buluyor, Hayat bedene düşünce sevgi arıyor, Bana ismimi sorma, İsim toprağa düşünce mezar oluyor…” Biraz durduktan sonra “ hepimiz bir gün ya toprağa düşeceğiz ya da mezar olacağız, adını söyle de mahşerde buluşması kolay olsun” dedi. Çocuk elli arkadaşının bu sözlerinden oldukça etkilendi ve adını söylerkenki o çekingenliği üzerinden çekip atmış gibiydi, adım Mustafa diyebildi sadece. Anadolu’nun çoğu yerini gezmiş, türlü türlü çay profesörlerinin elinden çay yudumlamıştı; Ancak bu farklıydı, elindeki çayın hürmetine soğuğa aldırmadan sabaha kadar orda kalabilirdi. İçine karanfil mi koydun diye sordu, gülümsedi “ bizim mayamız aşktandır, mayası aşk olanın gıdası da aşktır” dedi. Sözü hazmetmeye çalışırken bir yandan da “aşk bu kadar güzel olabilir mi? aşk anca yüreği acıtır” diye düşündü. Düşüncesi sanki yüreğini yırtmışta dile gelmiş gibiydi. Arkadaşının; “ Mevlana’ ya sormuşlar aşk nedir diye; ben olda bil! Demiş, Fakire sorsalardı; görene, bilene köre ne? derdim” dedi. Benim adım Ayaz diye ekledi. İyi mahşerde bulmak kolay olur dedi misfir. Tekrar gülümsedi. Aralarında bu konuşmalar geçerken hala yıldız kaydığında neden öyle garip davrandığını ve yanında duran boş taşın sahibini merak ediyordu. Yanımdaki taşın sahibi gelmeyecek galiba diye sordu. “ Geldi görmedin mi” diye cevapladı. Ya Allah dost, toprak post edasında bir dervişle ya da su katılmamış dertli bir deliyle konuşuyorum diye içinden geçirdi. Halinden şikâyetçi olduğu söylenemezdi. Derviş’te olsa deli de olsa her ikisinden de öğrenecek çok şeyi vardı zaten. Çayından bir yudum aldı, yanındaki taşa göz ucuyla baktı ve “ Seneca’ nın bir sözü vardır der ki; sadece sıradan acılar dile gelebilir, derin acılar dilsizdir ” dedi. “ Bana adımı söyleten sen benden acını gizliyorsun, dile getir de paylaşalım acı dile getirmekle çoğalmaz, sevgidir paylaştıkça çoğalan ” dedi genç. Biraz daha durdu çaylarınızı tazelerken sözlerine başladı. “ Bundan tam dört sene evvel yine böyle gökyüzü bir çocuğun gözlerinden ödünç alınmışçasına masum, ay ondördü gibi parlaktı. Yeni bir yıla girmemize sadece altı gece kalmıştı. Evet tam dört yıl önce bu gün birkaç dakika öncesine kadar yüreğim kanatlanıp uçacakmış gibi çarpıyordu.” Niye diye sormadı Mustafa, konuşmasını dinlemek daha zevkliydi. “ Vuslata altı saat vardı, sanki terminalde vakit daha çabuk geçecekmiş gibi terminale gitmiştim. Sevdiğim, kır çiçeğim, bir tanemin yolunu bekliyordum. O sıralar ikimizde öğrenciydik. Sen yaşlardaydık anlayacağın. Analarımız yine böyle bir gecede aynı mahallede peş peşe dünyaya getirmişler bizi, çocukluğumuz beraber geçti, ben burada O ise İzmir’de öğrenciydi. Bakma bu mahallenin böyle döküntü durduğuna çok okumuş adam çıktı bu kerpiçlerin içinden. Bu ayrılış ilk ayrılışımızdı ve de dayanılmaz derecede uzun bir ayrılıştı. Aslında gitmeyi hiç istememişti ya… Ben ısrar etmiştim yüreğime taş basıp. Gideceği gün O’na son sarılışımda beni unutma demişti, çok kızmıştım o nasıl söz öyle diye. Gelip de bulmamak, gidip de… Demişti. Bu söze çok içerlemiştim ama son sarılışımızdır diye fazla üstüne düşmemiştim. Neyse terminalde, otobüsün yanaşacağı yerde beklerken az önceki gibi bir yıldız kaydı, bir an önce kavuşmamız için dilek tuttum, saate baktım, bir tanemin gelmesine daha beş saat elli beş dakika otuz üç saniye vardı vardı, saati fırlatıp atmak istedim, neden saniyeler birer birer atıyorlardı ki sanki, biraz sonra da bir ses duyuldu İzmir’ den Ankara’ya gelmekte olan …. Turizm’in, …. Sefer nolu otobüsü kaza yapmıştır, yetkililerden alınan bilgiye göre maalesef kazadan kurtulan olmamıştır. … Turizm’in … sefer nolu otobüsünde yakınlarını kaybedenlere sabır diliyoruz. Bir anda donmuş kalmıştım. Nasıl olur, olamaz, bir yanlışlık var diye haykırıyordum kimse duymuyordu bile, beş saat elli dört dakika kırk üç saniye sonra gelecek hiç gitmemiş gibi inecekti otobüsten, karşısında beni görünce şaşıracaktı, sarılacaktık doya doya, o giderken ektiğim çiçeği verecektim... Ne de kolay söyleyivermişlerdi gözbebeğin gelemeyecek diye… Ellerimle büyüttüm şu çiçek ( surların dibinde ki çiçeği göstererek ) şahittir yakarışlarıma ama veren nasıl verdiyse öyle aldı işte… Bana kala kala bir cebimdeki mavi fular bir şu gözyaşı çiçeği ( böyle bir çiçek var mıydı ya da çiçeğe isim mi takmıştı anlayamadı ) bir de her yılbaşına altı gece kala, vuslata altı saat kala kayan yıldız kaldı. Her senenin bu zamanında o yıldızın kaymasını bekleyerek o yıldız kayana kadar çayı hazırlarım, yerini yaparım ve kaymasını beklerim. O yıldız kaydığında onu avuçlarıma alırım, kalbimde tekrar ısıtırım ve yanıma oturturum. Sabah olur, gün ışır, ilk horoz sesiyle gider bir tanemin hayali. Ben her sene onunla burada tekrar sarılabilmek için yaşarım.” Şu anda yanımda oturuyor mu? diye sordu Mustafa. Yaşlanan gözlerini sildi ve “ aşk gözün görebildiği kadar olsaydı, yaş olur akardı karanlığa, iş odur ki aşkı yürekte tutabilmektir” dedi. Çayımdan son yudumumu aldım, bardağını tenekenin kenarına bırakacakken bir de baktı ki arkadaşının çayı bitmiş, oysaki sözlerine başladığından beri bardağı hiç almamıştı eline. Ve o sıra anladı ki Ayaz’ın göz bebeği yanında oturuyordu. Vuslatlarını bölmemek için alelacele müsaade istedi ve ayrıldı. Birkaç hafta sonra tekrar yanına gittiğinde artık orda yoktu. Mahalleliye sorduğunda en son kendisiyle gördüklerini ve beraber gittiklerini sandıklarını söylediler. Mustafa, Ayaz’ ı surların dibinde bırakıp gelmişti Mustafa’da tekrar oturdukları yere gitti, çiçeğin durduğu yerde ufacık bir not vardı. Notta şunlar yazılıydı: Mustafa’ ya: Mustafa, evet aşk insanın içini acıtır, eğer birisini sevdiğin için acıyorsa yüreğinin bir köşesi, hissettiklerinden gurur duymalısın, hele o acı seni Yaradan’a olan aşkındansa yeryüzündeki en şerefli acı odur. Sana aşkın tarifini edecek değilim ama lütfen görenlerden ve bilenlerden ol, körlerden olma. Son olarak beni arama, istesen de bulamazsın ancak önümüzdeki sene aynı yerde bulamayacaksın desem gittiğim yerden ne denli memnun olduğumu anlatmış olurum herhalde. Canım kardeşim unutma: aşk gözün görebildiği kadar değil, gönül sınırlarını zorlayabilecek kadar sevebilmektir, hatta var içinde yok olabilmektir çoğu zaman...
__________________ ![]() ![]() ![]() ![]() |
| | |
| | #3 (permalink) |
| Aktif Üye ![]() Üyelik tarihi: 09-13-2006 Bulunduğu yer: Gelmeyi Unuttuğun Yerden
Mesajlar: 299
Konular: 1 Rep puanı:0 Toplam Online: N/A | Yüreğine sağlık... Paylaşım için tşkler..
__________________ Feri sönmüş bir çift göz, yitip gitmiş bir güzellik "Ben ve Sen"... Ne desem Kasvetli Bir Pişmanlığın Mezarlığındayım... |
| | |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Ve bir yıldız daha kaydı! | ^^M_İİİİ^^ | Spor | 2 | 01-09-2008 09:15 |
| Bir yıldız daha kaydı... | hassreet | Sizin Yazılarınız | 4 | 12-27-2007 18:35 |
| Bir yıldız kaydı yüreğimden (Alıntı) | [»»αяєѕ««] | Paylaşmak istediklerim | 19 | 06-01-2007 22:08 |
| BİR YILDIZ KAYDI GÖZLERİMDEN GECEYE... | sessiz_gecem | Paylaşmak istediklerim | 10 | 08-12-2006 22:31 |
| Bir Yıldız Kaydı Yüreğimden | GökKusağıM | Paylaşmak istediklerim | 9 | 01-27-2006 16:41 |