.


Geri git   Tatlı Aşkım > »»-(¯`v´¯)-» Genel »»-(¯`v´¯)-» > Bilgi Okulu > Kitap
Kayıt ol SohbetTop 10 Üyeler Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Uyarılar

Kitap Yeni piyasaya sürülen kitaplar ve kitap dünyasından haberler..

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 07-04-2006, 20:23   #41 (permalink)
»»ღӘѕмәя вӘLаღ««
 
×[uÇuяuм çiÇэği]× - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Toplam Online: 1 Hafta 4 Gün 23 Saat 3 Dakika 41 Saniye
Standart

İşçi Sınıfı Üzerine İşgal Direniş Grev



Volkan Yaraşır; Editör: Murat Kaplan
Mephisto Yayınları;
İstanbul, 2006, 1. baskı, 14 x 20 cm., 256 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9758868543


İşçi sınıfının nesnel ve öznel şekillenmesinde işgal, direniş ve grevlerin belirleyici bir rolü vardır. İşçi sınıfı bu eylemler içinde kendi sınıf kimliğini kavrar, kolektif gücünün farkına varır, özgüven kazanır.

Özellikle fabrika işgal eylemi, sınıfın kolektif inisiyatifinin en konsantre ve en sert ifadesidir. Kapitalizmin ruhu olan özel mülkiyete ve onun hukuk sistemine net bir karşı duruştur. Sermayenin acıyan yerine vurmaktır. İşgal, 'sıradan insanların' baş döndüren gücünü açığa çıkarır.

İşgal, direniş ve grev işçi sınıfının yoludur.

Unutulmuş tarihler
×[uÇuяuм çiÇэği]× Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-04-2006, 20:24   #42 (permalink)
»»ღӘѕмәя вӘLаღ««
 
×[uÇuяuм çiÇэği]× - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Toplam Online: 1 Hafta 4 Gün 23 Saat 3 Dakika 41 Saniye
Standart

Macellos da Vinci: Asya Seferi



Erhan Bener
Dünya Yayıncılık;
İstanbul, 2006, 1. baskı, 14 x 20 cm., 317 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9753043449


'İnsanın hayatı bir günde, bir anda nasıl değişiyor. Kudüs'te, Nasıralı İsa'nın ortaya çıktığı günlerde, Yahudiye Kralı Herodes Antipas'ın sarayında, genç asilzadelerle, yakışıklı subaylarla göz çapkınlığı yapan fütursuz genç bir dul kadındım. Sonra, güzel başlayan bir gemi yolculuğu sırasında, Kıbrıslı korsanlar tarafından kaçırıldım. Köle pazarlarında satışa konuldum. Her şeyden umudumu kesmişken Romalı ünlü gezgin Macellos Da Vinci'nin gözdesi oldum. Roma İmparatoru Sezar Tiberius'un özel temsilcisi olarak, onunla ve bilgin Joachimus'la birlikte, Orta Asya steplerine doğru uzun bir yolculuğa çıktım...'

Erhan Bener, insanların bireysel ve toplumsal davranışları açısından, İsa'nın ortaya çıkışından bu yana, geçmiş dönemlerle günümüz arasında çok da büyük farklılıklar olmadığını, bir kadının gözünden veriyor bu kez. İlk defa 1981 yılında yayımlanan Ünlü Gezgin Macellos Da Vinci'nin Akılalmaz Serüvenleri'ne bu yeni yolculukta güzel bir kadın eşlik ediyor. İmparator Tiberius'un emriyle Roma'dan başlayan bu yolculuğu her ne kadar Macellos yapılandırsa da, kaydedici Fatima'dır. Biraz hınzır ve muzip, epeyce de erotik kayıtlar bunlar. Üstelik günümüzün yazınsal anlatılarına iki bin yıl öncesinden göz kırpıyor.

Geçmiş dönemlerden seslenen bu sıra dışı kadın, Roma, Helen ve Doğu mitolojileri eşliğinde gerçekleştirilen yarı fantastik, son derecede heyecanlı ve olağanüstü gezide neyi, nasıl kaydetmiş, merak edenler için...


×[uÇuяuм çiÇэği]× Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-13-2006, 19:27   #43 (permalink)
»»ღӘѕмәя вӘLаღ««
 
×[uÇuяuм çiÇэği]× - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Toplam Online: 1 Hafta 4 Gün 23 Saat 3 Dakika 41 Saniye
Standart



Doğru Kişiyi Bulmak ve Aşık Olmak



Neil Clark Warren; Çeviren: Ayşe Dağıstanlı
GOA Basım Yayın;
İstanbul, 2006, 14 x 21 cm, 288 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9759064499


İlişkiler konusunda dünyanın en önemli isimlerinden olan Dr. Neil Clark Warren olağanüstü başarılı internet sitesi www.eHarmony.com'da 2000 yılından bu yana on binlerce erkek ve kadını, ciddi ve uzun ömürlü ilişkilerde bir araya getirdi. Dr. Warren, şimdi web sitesinin başarısının ardındaki sırrı açıklıyor, kuvvetli bir çekim yaratan ve mutlu, uzun ömürlü aşkı getiren temel esaslardaki uyumluluğu tanımlıyor.

Bu şaşırtıcı rehber aşağıdaki konuları içeriyor:

# Uyumluluğun 29 Boyutu - iki insanın birlikte mutlu olma şanslarını ölçen basit ve güvenilir bir test.

# Çekirdek Kişilik Özellikleriniz - ilişkilerinizi ya bozan ya da kurtaran on altı etken.

# Cinselliğin Ardındaki Gerçek Sorun - hayatınızın en yanlış kararını nasıl önlersiniz?

# Erkeklerin Bilmesi Gereken Basit Bir Sır - bir ilişkiyi kurtarabilir.

# Uyumluluğun 1 Numaralı Şaşırtıcı Yönü - bir birlikteliği sonsuza kadar perçinleyebilir.

__________________
×[uÇuяuм çiÇэği]× Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-13-2006, 19:29   #44 (permalink)
»»ღӘѕмәя вӘLаღ««
 
×[uÇuяuм çiÇэği]× - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Toplam Online: 1 Hafta 4 Gün 23 Saat 3 Dakika 41 Saniye
Standart



Seri Katiller Kulübü

Jeff Povey; Çeviren: Burcu Albayrak
1001 Kitap;
İstanbul, 2006, 14 x 20 cm, 334 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9758992090


Kahramanımız kendisini sadece seri katillerden oluşan bir kulübün içinde bulur. Amacı bir seri katil olmak değildir, en azından teknik olarak. Kulüp üyelerini teker teker öldürmek için müthiş bir plan yapar. Planı mükemmel bir biçimde işlemektedir. Ta ki, seri katiller, kulüp üyelerinin azalmaya başladığını fark edinceye kadar...

×[uÇuяuм çiÇэği]× Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-16-2006, 20:23   #45 (permalink)
»»ღӘѕмәя вӘLаღ««
 
×[uÇuяuм çiÇэği]× - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Toplam Online: 1 Hafta 4 Gün 23 Saat 3 Dakika 41 Saniye
Standart

Duygusal Zeka / Neden IQ'dan Daha Önemlidir?



Daniel Goleman; Tercüme: Banu Seçkin Yüksel; Tashih: Osman Deniztekin
Varlık Yayınları;
2004, 26.baskı, 13x19,5, 422 sayfa, Türkçe, K.Kapak.
ISBN No: 9754341966


'IQ' ile ölçülen zeka, insanların okul ve iş yaşamındaki başarısını belirleyen değişmez bir etken midir? Öyleyse, neden yüksek IQ'lu çocuklar, ortalama IQ'ya sahip arkadaşlarına göre hayatta daha başarısız olabiliyor?

Dr. Daniel Goleman, psikoloji alanında çığır açan bu kitabında, 'EQ'nun 'IQ'dan daha önemli olduğunu kanıtlıyor. 'Duygusal zeka'yı, özbilinç, azim, dürtülerini frenleme, başkalarının duygularını paylaşabilme gibi özellikleri içeren bir zeka olarak tanımlıyor.

Araştırma bulgularına göre, duygusal zeka yoksunluğu, kişinin aile yaşamından mesleki başarısına, toplumsal ilişkilerinden sağlık durumuna kadar birçok alanda çok kötü sonuçlar doğurabiliyor. Ancak, Dr. Goleman'a göre, duygusal zeka doğuştan gelen bir özellik değil. İnsan beyninin yapısı dolayısıyla, çocuklukta alınan duygusal dersler, yaşam boyunca davranış tarzını belirliyor.

Başta eğitimciler ve ana-babalar olmak üzere, herkesin ufkunu açan bu kitabın çok önemli bir toplumsal mesajı da var: Demokrasinin topluma ne ölçüde mal olduğu, bireylerin duygusal zeka düzeyiyle doğrudan bağlantılı.



__________________
×[uÇuяuм çiÇэği]× Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-23-2006, 13:39   #46 (permalink)
Azimli Üye
 
Toplam Online: N/A
DarkneS - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

emeklerine saglık paylasımalr için hepinize tşk ediyorum bravo
__________________
[img]http://img234.imageshack.us/img234/1344/kolumda45yo6.png[img]
ArkadasLaR Salı Günü Köye Gidiyorum Yalnızlık BasLiyor 1 Aylık İçiN Yokum.....
DarkneS Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-25-2006, 20:09   #47 (permalink)
»»ღӘѕмәя вӘLаღ««
 
×[uÇuяuм çiÇэği]× - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Toplam Online: 1 Hafta 4 Gün 23 Saat 3 Dakika 41 Saniye
Standart

36 Yaşındayım Ama 360 Yıldır Yaşıyorum



Yusuf Kubilay Ambarcı
Kayra Yayıncılık;
İstanbul, 2006, Türkçe, Karton Kapak.


Leylak Kokusu

Yine akşam oldu, güneş battı, karanlık dünyanı yuttu. Ruhunda leylak kokulu hatıralar…

Gözünde hüzün bulutları, gidip de gelmeyenler.

Güneş, denizi, bulutları, ufukları boyayarak batardı.

Güneş penceresinde batardı.

Annesi bahçelerinde, yüzünde yıların iziyle duruyordu.

Omzunda yıllanmış şalı. Bahçede mis kokulu güller, Güneşin batışını seyrederdi, ne görürdü, ne düşünürdü kimse bilmezdi. Başında beyaz tülbendi, elinde tespihi biten güne, batan güneşe bakar, ağlardı.

Bu sahneyi benim annemin çocuk gözleri görürdü.

Bir akşam güneşi annesini de alıp gitti.

Güneş sayıyız kereler battı…

Gün hep bitti…

Annem…

O yumuşacık, o şefkat kokulu, o yeri incitmekten korkar gibi yürüyen annem…

Batan güneşi seyrederdi.

Elinde kuran, gözlerinde yaş, yüzünde acıtmayan bir hüznün gölgesi…

Gülkurusu eşarbını ağarmaya başlayan saçlarına salıyor…

Akşam güneşi vuruyor yüzüne…

Günler yine bitti, sayısız kez battı güneş ışıklarını toplayarak…

Bir akşam, gül kokulu yavrusunu aldı gün batışı.

Anılarını, hayallerini, ümitlerini aldı ve gitti.

Bunları annemim olgun gözleri gördü.

Ömrü denize yağan yaz yağmuru…

Anne diyor, sana muhtacım.

Deniz ufku yaşlı bir göz gibi kapanıyor.

Varlıklar uykuya dalıyor.

Geceyi görüyor, gecedekileri göremiyor.

Günler geçiyor turnalar gibi…

Dünya hali diyor, gelen gidiyor, giden gelmiyor..

Hüzün bulutları biriktiriyor…

Gözleri pınar.

Akşam oluyor, kuşlar dönüyor, ben akşamları sevmiyorum anne diyor..

Otobanları sevmiyorum…

Belki yüksek hızla gitmek ve zaman kazanmak mümkün ama, yolculuk tadı yok…

Ama Anadolu’nun, bir kasabadan bir başka kasabaya uzanan yaşlı ve yorgun yolları, beş yıldızlı, tam teşekküllü tatil. İmkânından daha fazla haz veriyor bana…

Gitmek…

Tarlaların, köylerin arasından, dağların, tepelerin ovaların arasından gitmek…

Ve yol boyunca, sırtında yük “bana mısın” demeyen yaşlı kadınlar…

Köy kenarlarında, belki birkaç saatte bir geçen arabaları seyrederek hayalini renklendiren çocuklar…

Yani hayatın ta kendisi…

Veya zamanı seher vaktinde esir edip cebine koyanların hayatı…

Tabiat, insanların tabiatı olmuş…

Sessizlik ve huzur…

Ve bütün metropol keşmekeşine karşılık, lüzumsuz kargaşalara “dur” diyen manzara…

Metropolde sanki her şey için “çok geç”…

Burada ise tabiat sesleniyor işte:

Sende benim gibi sakin ol… burada her şey için “çok erken”…

Her taşın altında tarih ve macera çıkıyor…

Bütün bu tarihin, bu maceranın kahramanlarını yol boyunca görüyorsunuz…

Bu memleket benim… Hissiyle vurursanız yollara kendinizi, her hangi bir ulu Camide secde eder, her hangi bir türbede kimliğinize minnet borcunuzu öder, herhangi bir harabede tefekküre dalarsınız…

Ve belki şu soruyu sorarsınız kendinize…

Benim korkuyla sorduğum gibi:

Anadolu’nun sakinleri, bugünün çocuklarına bir şeyler bırakmışlar…

Medeniyetlerinin izlerini…

Ya biz ne bırakıyoruz.?

Tahrip edilmiş bir tabiat…

Ömrü, ancak ömrümüz kadar olan derme çatma binalar…

Tarih gelecekte, ”kayıp bir zaman diliminden” söz edecek galiba…

Medya Maymunları…

Sevdiği kızın adını, umumi tuvaletlerin kapı arkalarına yazan cahil delikanlıyla, üç günlük aşağılık ilişkilerini “aşk” diye tanımlayıp ekranlara kazıyan şahsiyetler arasındaki fark, belki de ilan-ı aşk ettikleri mekânların koku farkıdır; ancak her açıdan birbirlerine benzemektedirler…

İki tarafında icraatı, aşk mefhumunu kirletmekten öte bir şey değildir ve suçludurlar…

Suçludurlar çünkü gerçek aşkların yaşandığı bu topraklara ihanet içindedirler…

Güzellikleri imalat, zenginlikleri şaibeli, kültürleri alelacele medya ve reyting için tedarik edilmiş birer kukladır bunlar,

Tahta kalede satılan ucuz Çin malı oyuncaklar gibi, anlaşılmayan üç beş cümleden ibaret cevap stokları vardır ve bu stoklar çok kullanışlıdır onlar için.

Gak vede guk…

Yüz ifadeleri bile önceden tasarlanmıştır; kameramanlar hangi açıdan çekim yapacakları konusunda zaten tembihlidir…

Bütün bu yorgunluklar “reyting” ve ”karizma “ uğrunadır.

Reyting ve karizmaları da görüntüleri gibi imalattır…

Mutlu mudurlar.?

Birtakım gençler onlar gibi olmak için hala evden kaçtıklarına ve onların halen arz-ı endam ettiği programlara hala medya çanak tuttuğuna ve bu programlar hala seyredildiğine göre en azından mutlu oldukları sanılmaktadır…

Ancak… Tarihe geçen aşkların çoğu, kavuşamadan göçüp gitmiş olsalar bile, yaşadıkları duygu zenginliği açısından bahtiyardırlar ve geride şerefli, temiz, imrenilecek bir nam bırakmışlardır…

Onların ise, yarınları için, dünkü versiyonlarına ve sonralarına bakın…

“İmalat” olan çabuk eskir, çabuk bozulur ve imalatın eskisi tavan arasına kaldırılır…



Evet sevdiği kızın adını umumi tuvaletlerin kapı arkalarına yazan cahil ve ahmak delikanlıyla, üç günlük aşağılık ilişkilerini “aşk” diye tanımlayıp ekranlara kazıyan popüler şahsiyetler arasındaki fark, belki de ilan-ı aşk mekanlarının koku farkıdır; ancak her açıdan birbirlerine benzemektedirler…

İki tarafta, aşkı kirletmektedir…

Sevmek kolay ve ucuz bir eylem değildir hâlbuki…

Ve bırakın gerçek aşkı, aşkın ilk basamağı gerçek sevgiyi bile imal edecek tezgah yoktur…OLMAYACAKTIR DA…

Hazan Mevsimi…

Puslu ve nemli bir sabah. Ufuklarda kıvrım, kıvrım kara bulutlar.İnliyor gökyüzü, ıslanmış ağaçların bin bir desenle işlenmiş elbiseleri sarkmış, büzüm, büzüm büzülmüş.Isı vermeye takat getiremeyen güneş cılız, üzgün ve titrek.

Her yerde esrarlı bir bekleyişin izleri var.Ciğer parçalayıcı inlemelerle karışık ağıtlar yakan, sessiz bir ses duyuyorum.Dövülen camlarda, fırtınalı bir ruhtan serpilen elem damlaları.Yalnızlık kadar yalnızım, her şey yalnız ve garip.

Çok severim aynaları, bana, bizi anlatırlar.Siyah ufku, daracık çerçevesine sığdıran fersiz ve nemli gözler.Bela rüzgarlarıyla aşınmış engebeli bir sima, heyecan dalgalarıyla dövülmüş çizgili bir alın, fani lezzetlerin kuruttuğu suskun bir ağız, kıvrımlarında acı nağmelerin dolaştığı kulaklar.İşte bizler.! Başı boş günlerin hazin tablosu.! Değişmek istiyoruz, yeniden doğmak, yahut ümitsiz hayatımıza yepyeni bir yön vermek istiyoruz.Tatmin edilmemiş ihtirasların, mukabelesiz duyguların sürüklediği harabelerden kurtulmak.Kader tırnaklarınızla paralanan yüzünüzde nadide neşe çiçekleri açsın.Uzanıp da istediğinizi alamayan elleriniz, kan yerine huzur meşaleleri taşısın.Hayat oyununun tatsız sürprizleriyle yuvalarınızda kuruyan dilleriniz, dudaklarınızda ümit şarkıları olsun.Gafletin kararttığı kalplerimiz ulvi hislerin kaynağı olsun.Artık, akşamları kızıl bir ağızda kaybolan güneş, bir hüzün çivisi gibi içimize mıhlanmasın.Hırçın dereler gibi düzensiz akan, başını taşlara, ağaçlara çarpan ömrümüzü düşündükçe, işte sonbahar diyoruz! Senenin ihtiyarlık ve hazan mevsimi.Dünyanın saçları dökülüyor, ayrılığın soğuk rüzgarları esmeye başladı bile, yeryüzüne farklı bir kılıf giydiriliyor.Alemde farklı bir sayfa çevriliyor.Kurtlar inlerine, bizler ise içimize çekiliyoruz.Bir aydınlık, bir ışık bekliyoruz.Soruyoruz huzur, neredesin.? Bir ses cevap veriyor, vicdanımızın sesi bu.Onu beynimizin diline tercüme ediyoruz: Bize bizi anlatınız.! Nereden geldik.? Nereye gidiyoruz.? Bu dünyada işimiz ne.? Ölümün hakikat ını anlatırken, hayatın gayesini de açıklayınız.Bu uçsuz bucaksız kainatta bir saman çöpümü yüz biz.! Bir sahibimiz yok mu, bizi yaratan ve yaşatan kim.? Bize her şeyi söyleyin, ama sakın tesadüflerin oyuncağı olduğumuzu söylemeyin.!

Şubat Kısa Olur…

Nasıl aynı her şey.Nasıl komiğiz hepimiz.Bu yol kapmacalar, bu “kaset çıktı” ilanları, bu köşe yazıları, bu ben bilirimler, bu kötümserlik, bu iyimserlik, bu tekrarlar, bu kendini bilmezlik, bu kendini hiç bilmezlik, bu kendini sevmeme, bu bir tür yetememe, hiçbir şeye sevinememe, bu erkeksilik, bu kadınsılık, bu, bu, bu…

Bu aynılık ne feci.Uyumak bile pek dinlendirici değil bu aralar.Paslı bir tat havada.Dolayısıyla damakta.Sanki demleniyor gibiyiz daha yağmurlu bir havaya…

Uzun uzadıya notlar; ünlü bir yazarın çok satan kitapları, Sweet November filminin ve de bilumum Amerikan filmlerinin baygınlığı ve son dönem kitapları…

Her biri başında bir hayal, yazı olacakları günü bekliyorlar.

Ama…

Gittim…

Gittim, saçımı iyice kısalttım.Bütün CD’lerim kayıp, arabada günlerdir Schubert “Death and the Maiden” dinlemekteyim.Kemanlar, kontrbaslar bütün gün kulaklarımda.Sabahın bir saati dayandım çiçekçinin kapısına.Gardenyalar, menekşeler, frezyalar, güller; demet demet, saksı, saksı…

Hepsini masa, sehpa ve diğer odalara taşıdım.İki saksı çiçeğim girişte kaybolmuştu.Simit de almıştım gelirken.Bir koca kalıp yağlı beyaz peynir.Bir şeyler değişsin diye…

Bir araya gelip toplandığımızda, toplantılar toplantılıktan çıksın, susamlar dişlerimize yapışsın, harika fikirlerimizi anlatırken komikleşsin ortam, sıcak olsun biraz diye…

Her şubat sende yaşıyor musun bunu? İlk defa sen diyorum size.

“Şöyle bir gitmek” geliyor mu? Her şubat ama. Her şubat.

Kasımda birikmeye başlıyor mu bardağın dibine doğru bir tortu?

Bıkkınlık şubatta boğazını sarıyor mu? Bir tuhaf kırgınlık başlıyor mu, yerli yersiz, şuna buna, herkese? …Bir şekilde anlaşıyoruz o zaman, yanıt “evet”se yani… Şubat boyu aynı yazıyı yazacak gibiyim: “Mart ayı baharın ilk ayıdır. Nisan yağmurlu olur, Mayıs yazı çağırır, Haziran heveslidir, temmuz sıcaktır, Ağustos nemlidir. Sonra Eylül gelir ve bitirir yazı.”

Mart ayı baharın ilk ayıdır, Nisan yağmurlu olur, Mayıs yazı çağırır.Ama en önemlisi, Şubat kısa bir aydır.Çabuk geçer umarım! ...

Biz bize

Bu yazıyı az önce beni ziyarete eden bir arkadaşımla yaptığım sohbetten sonra kaleme aldım. Arkadaşım televizyonda çalışan kadınların göründükleri gibi olmadıklarını ve televizyon sektöründe çalışanların ahlaki değerlerini kaybedeceğine, hadi açık söyleyeyim, kadınların taviz vermeden bir yerler gelemeyeceğine inandırılmıştı. Sektörün içinden birileri tarafından hem de…

Arkadaşlar, saygı değer büyüklerim, sevgili küçüklerim…

Şimdi ben size “ne kadar güzelsiniz” desem --- “yok canım, nereden çıkarıyorsun? Der misiniz, demez misiniz?

Hadi kimse duymayacak, içtenlikle yanıt verelim şu sorulara.

Bunu derken içinizden “İyi oldu saçımı değiştirdim, e-e-e güzelim veya yakışıklıyım tabi”

Cümlesi geçer mi, geçmez mi?

Bir araya geldiklerinde “Vallahi hiç sevmem dedikoduyu” başlığını oluşturan bu dört kelimeyi ne sıklıkla kullanırsınız? “O buralara gelene kadar var ya, kimlerle birlikte oldu”

Diye bir kelime çıktımı ağzınızdan? “Benim maaşım bu kadar, peki o ne kadar alıyor acaba? İsimli gerilim filminin başrol oyuncusu olarak kafasını kırmak istediğiniz iş arkadaşınıza artiz artiz gülümsediniz mi? “Nereye? ” sorusuna “şöyle bir dolaşıp geleceğim” diye eşinize, sevgilinize, nişanlınıza o anda hiç güvenmediğiniz halde.

“Tamam aşkım, çabuk git, gel” dediniz mi?

Arkasından fırladığınız gibi takip ettiniz mi? Sonra hiç bir şey olmamış gibi eve dönüp televizyon başında uyuyor durumuna geçtiniz mi? Cep telefonunu karıştırdınız mı? Mesajları kontrol etimiz mi? Terk ettiğiniz kişiye sessiz telefonlar açarak, hayatındaki varlığınızı devam ettirdiniz mi? Aynı kişiyi ikide bir arayarak yeni ilişkisini yıkmayı denediniz mi? “Aferin sana! Bravo, devam et yoluna.seni çok beğeniyor, çok tutuyoruz, hep senin şarkılarını dinliyoruz” dediniz mi? Çıplaklığını, davranışlarını, konuşmalarını ekran başında sürekli eleştirdiğiniz bir mankene rastladığınızda sarılıp onu öptünüz mü?

Kızcağız “Halk beni seviyor ve ne demek istediğimi anlıyor” diye konuşturacak kadar buna inandırdınız mı? Oyunuzu vermeyip “ Bu ülke adam olmaz kardeşim” diye söylediniz mi? Yere göğe koyamadığınız bir gün “Kim bu yahu! ” diye bir kenara ittiniz mi? Kaçak dövüşenleri, namussuzları, hainleri, aranıza alıp “şereflerine” kadeh kaldırdınız mı, onlara alkış tutunuz mu? Kara parayla yaşayanları “ünlü işadamları” diye kabullendiniz mi? Tamam mı, bumudur yani? Diye sordunuz mu hiç kendinize?

“Rüzgar tersten esiyordu, hoca bana takmıştı, müdür zaten onu kolluyordu, filancının yeğeni, bilmem kimin yakınıydı” diyerek kendi başarısızlığınıza kılıflar buldunuz mu?

Hiç ama hiç tanımadığınız bir insan hakkında kalabalıklarda,

“hiç sevmem ben onu” dediniz mi? Size neden diye sorulduğunda “Bilmem, hiç içten bulmuyorum onu” diye suratınızı buruşturdunuz mu? Gerçekten kendinize karşı ne kadar samimi olduğunuzu tarttınız mı hiç? Yoksa biz içtenlik paranoyası içinde samimiyetsiz bir topluluk muyuz?

Bunu hiç düşündünüz mü? Ben şahit oldum, Serap EZGÜ ile Biz Bize programında, hem Serap hanımın kendisi hem de Programın yönetiminde çalışan Dostlarım: Arzu ve Tuğba nın iş ahlaklarındaki intizam ve çalışma güzelliği hiç de arkadaşıma anlatıldığı gibi seviyesiz değil.Onların ahlakı değerleri beklide bir çok insandan daha ahlaklı ve daha güzel.

Çocukluk

Sokakta oyun oynamanın tarifsiz özgürlüğünü bilenler, bu tatlı saatleri ansızın ıslatıveren yaz yağmurunun o güzelim kokusunu anımsayacaklardır.O koku pek çok insan için bilinen bir gerçekse de sokakta tam da yakar top oynarken bastıran yağmurun asfaltta, çocuk saçlarında ve meyveleri olan komşu bahçelerinin toprağında bıraktığı koku bambaşkadır.Ellerimizi koltuğumuzun altına sıkıştırıp ıslanan hanımeli kokusunu da içimize çeke, çeke, hikayesinin yarısını da aramızdan birinin uydurduğu bir korku filmi anlatmaya başlardık.Ayakları ters dönen adamlar, geceleri maymun olan kadınlar yada durup dururken komşularına saldıran katillerin hikayeleriyle kocaman açılan gözlerimiz, saçlarımızda damlayan yağmur suyuna bakmak için şaşı olurduk.Bir anda gök gürültüsüyle sokağı ıslatan yağmurdan sakınan anneler camdan sarkarak çocuklarını eve çağırırlardı.Hikayenin en korkunç yerinde annesinin sesiyle irkilen çocukta yanıt hep aynıdır: “Off anne yaa, ben ıslanmadım yaa, duvarın dibindeyiz bizi merak etmeee…”

Hikaye biter, belki bir yenisi başlar, derken yağmur yavaşça çekilirdi sokağımızdan.Başka sokaklara, başka çocukların oyunlarını bozmaya giderdi.Biz de kaldığımız yerden devam ederdik.Yakar toplar canımızı yakardı.İlk çocukluk aşkımı da anmadan geçemeyeceğim şimdi.O topları canımı en fazla yakacak şekilde atar ve mutlaka karşı takımda olmaya özen gösterirdi.Oyunu biz kaybettiğimiz zamanlarda, iki omzundan sarkan örgülerinden birini gücüm yettiğince çeker sonrada eve kaçardım.Bacak kadarken bekli de iç güdüsel olarak öğrendiğimiz ilk şey buydu.Aşk didişmektir, karşı tarafta olmaktır ve hep neden aynı takımda oynamıyoruz diye sinir olmaktır.Birer düşman değil de iki arkadaş olmak gerektiğini öğrenmek epey bir zaman aldı…

Yine yaz yağmurundan kaçıp da sığındığımız bir duvar dibinde kafamdan aşağı bir kova çerçöp dökmüştü.Ne olduğunu anlamam da yıllar sürdü.O gün ona yine bir tekme atıp örgülü saçını çektim, ama bugün anlıyorum ki aslında çiçeklerini sabırla yolduğu hanımellerini başımdan aşağı dökmek istemişti.Ancak utandı mı, yetersiz mi buldu nedir, içine biraz odun parçaları, toprak filan ilave edip durumu kamufle edeyim diye düşündü herhalde.O benim hanımellerini çok sevdiğimi düşünüyor, beklide jest yapmak istiyordu, ama be her zamanki gibi sevdiğim bir şeye zarar veriyor, çiçekleri yoluyor diye ona bağırıyordum.Her yaz yağmurundan sonra gök kuşağı arardık.Çok nadir görünürdü, eğer gördüysek, o akşam yemeğinde anlatılacak mühim bir konu demekti.Taze naneli salata kokusu, altından geçemediğim gök kuşaklarıdır benim için.Bu sabah uykumdan gök gürültüsüyle uyandım.Müthiş bir yağmur vardı, gece sıcak olunca pencereler açık uyunur ya…Yağmur odamın içine yağmaya başladı.Kalktın camları kapatırken burnuma dolan o yağmur kokusu alıp götürdü beni.Şu anda penceremden izlemeye doyamadığım İstanbul’un boğaz manzarasına bakıyorum bir yandan.Yağmur dindi, güneş açacak gibi.Buralarda gök kuşağı göremiyorum.Hala ikili ilişkilerde, “aslında ne yaparken ne demek istediğimizi” anlamakta güçlük çekebiliyorum.Sevdiğimiz şeylere zarar verdiklerini düşünürken biz, beklide onlar sevdiğimiz şeyleri hediye etmek istiyorlar.Yeni bir gün başlıyor.Bakalım haberler ne söyleyecek? Yağmurlardan sonra neler olacak? Kaç kişi bugün, “Ben aslında seni seviyorum… demek istemiştim” diyecek?

Her zaman Olacak Daha İyileri…

“Yan komşunun oğlu ne kadar da çalışkan.Keşke sende onun gibi olsan.O zaman seni daha çok severim.”

“Bak abin ne kadar düzenli, hiç onu örnek almıyorsun.Keşke sende onun gibi olabilseydin”

“Bakın mesai arkadaşınız ne kadar da çalışkan.Pazar günleri bile çalışmaktan hiç şikayet etmiyor.Sanırım siz daha azimlisiniz! ...

“Kaça aldın bu arabayı? Ohoo kazıklanmışsın sen.Buldular tabi senin gibi enayiyi.Aynı modeli Ali almış, valla seninkinden çok daha ucuza…

“Yok, yok abi, bir daha buna bırakmayalım seçimi.Bir şeyi doğru dürüst yapamıyor.Keşke ben gitseydim.Daha iyi anlardım bu işten.Ne bakıyorsun, haksız mıyım? ”

HER ZAMAN OLACAK DAHA İYİLERİ…

Daha güzel, daha çalışkan, daha başarılı, daha zayıf, daha marifetli, daha erdemli, daha yakışıklı, daha zengin, daha, daha, daha…Durmadan bu kelimeyi tekrar ettiğinizde anlamının kaybolduğunu fark ettiniz mi?

Dört harften oluşan tuhaf, davul gümbürtüsü gibi bir sese dönüşüyor.Bir anlamı kalmıyor yani, kendini yetersiz, ezik, başarısız, beceriksiz, , tembel, işe yaramaz hissetmenin.İnsanın çocukluğundan bu yana biriyle, bir şeylerle kıyaslanmasının o berbat ağırlığından kurtuluyor insan.Yada bir an için buna inanıyor.

Daha, daha, daha…

Oysa o cümlelerin şu karşılıkları da var hayatta: “Matematikte çok başarılı değildim ama Türkçe dersinden hep iyi notlar alırdım.”

“Evet, abim çok düzenli bir çocuktu ama şu anda dağınık biri olduğumu kimse söyleyemez.”

“Hafta sonları kalmadım mesaiye, kalmadım çünkü hakkım olanı vermeyene hak etmediğini vermedim.”

“Pazarlık yapamam.Yapamıyorum.Ama verdiğim para kafama yatıyorsa, içim rahatsa, tamamdır…”

“Bana göre benim seçimim doğrudur.Sana göre seninki.Ama benim için hiç kimse “bu” değildir.”

“Beni böyle sevin sevecekseniz, olduğum gibi görecekseniz.”

Fark etmez

“Fark etmez”

Hiç bu kelime üzerine düşündünüz mü? Yada bu kelime canınızı yaktı mı hiç? Bir şeylerin sizin için çok fark ettiği günlerde, yakınlarınızda birileri için tam tersi olduğunda küstünüz mü o aranızdaki çiçekli bahçeye? Bir şarkıyı ölesiye sevdiğinizde, bir yemeği iştahla hazırladığında, bir filmi onlarca kez izlediğinizde, bir kitabı döne, döne okuduğunuzda, kapınıza bırakılan ve sizin olmayan yanlış gazeteye öfkelendiğinizde ve bir şiirin dizesini binlerce kez aynı coşkulu solukla okuduğunuzda, yani sizin için bir şeyler fark ederken yanınızdaki için fark etmediğinde kırıldınız mı?

“Fark etmez”

Galiba böyle, böyle hırpalanıyor ilişkiler.Yada hırpalanmış ve bitap düşmüş ilişkiler bu sözcükle sinyal veriyor. “Sinemaya mı gidelim, tiyatroya mı? ” diye soruyor kadın. “Bilmem, benim için fark etmez” diyor adam.Pilav mı yapalım makarna mı? Diye soruyor. “Sen bilirsin, benim için fark etmez” diye yanıtlıyor. “Aşk şarkıları mı dinleyelim yoksa klasik müzik mi? ”sorusuna “sen seç” oluyor cevabı bir diğerinin.(bazen kadın olumlu yada olumsuz, bazen de erkek olumlu yada olumsuz.)

Artık hiç bir şey fark etmiyor.Fark etmiyorsa zaten yolun sonu görünüyor…

Söylenmiş yada söylenmemiş cümlelerin bütünüdür bence fark etmez.

“Her şey için geç kaldım, artık ne olsa fark etmez…”

“Sevmiyorum seni ve söyleyemiyorum.gidemiyorum da…

Vazgeçtim her şeyden, artık ne olursa olsun fark etmez.

“Alıştım böyle yaşamaya.Güzel bir şey olmasa da fark etmez…”

Ne hüzünlü, ne yalnız, ne keskin bir kelimedir “FARK ETMEZ”

Bugünün hangi gün olduğu, mutfağın ne koktuğu, akşamın ne getireceği fark etmiyorsa artık derin ve yakıcı bir yaranın düşen kabuğunun boşluğu var demektir o yürekte.

Biri bana “fark etmez” dediğinde birden kapıları çarptıran rüzgarlar eser yanımda.Gözlerim göremediğim yaraları arar.Nerede hata yaptığımı anlamaya çalışır dilim.Kulaklarım söylenmeyen alt cümleleri duymak için.Müthiş bir yağmur vardı bu akşam İstanbul’da.Yağmura eşlik eden ağır aksan bir trafik.Radyoda sevdiğim bir şarkı.Diğerlerinden farklı olan ve çok şeyi fark ettiren.Yağmur damlaları arabamın camına vurup üst üste kayarken bir an önce eve gitmeyi, bir şeyler yemeyi, alıştığım şeyleri yapmayı planlıyordum sabırsızlıkla.Yağmura rağmen elindeki maşayla kestaneleri çeviren kestaneci, arabaların farları ve radyodaki şarkı benim için her şeyin çok ama çok fark ettiği 15 yaşımı anımsattı birden.Bugün günlerden ne diye düşündüm.Bir adam mor beyaz çiçeklerden bir demet elinde, saçları ıslak, ağır, ağır yürüyordu.Belli ki onun için bu günlerde çok şey fark ediyordu.Sabahı bekledim bu yazıyı yazmak için.Şu anda yağmur devam ediyor.Radyoda şarkılarda.Bu gece yazmalıyım.Çünkü çok şey fark ediyordu…

Sevgili…

Genç kızın bütün parası bir avuç bozukluktan ibaretti. Bu kadarını da bakkaldan, kasaptan, manavdan yaptığı alışverişlerden kalanlarla zor bela bir kenara atabilmişti.Parasını bir kere daha saydı, bir kere daha, sonra bir kere daha.Ertesi gün yılbaşı idi.Bu yüzden, genç kız için yatağına atılıp ağlamaktan başka yapılacak iş yoktu.

Ağlamasını keserek elindeki mendil ile gözlerini sildi.Pencereye yaklaşarak, parmaklık üzerinde dolaşan gri kediye mahzun, mahzun baktı.Zihni hep meşguldü.

Elindeki bu azıcık parayla yılbaşı için nişanlısına ne gibi bir hediye alabilirdi ki? Halbuki ona kıymetli bir hediye almak hayaliyle ne mutlu saatler geçirmişti.Sonra, birden bire pencerenin önünden ayrılarak aynanın karşısında durdu.Gözleri parlıyordu, fakat birden yüzündeki renk uçtu.Uzun saçlarını hızla çözerek, beline kadar salıverdi.Saçları gerçekten çok güzeldi.Zaten hayatta imrene bilecek başka da bir şeyi olmadığını düşünüyordu.Bir süre aynanın karşısında saçlarını seyreden genç kız, gözleri pırıl, pırıl yanarak kapıyı açtı ve koşa, koşa merdivenlerden inerek sokağa fırladı.

Takma saç yapan bayan kuaförünün önünde durdu.Birden bire kendini içeride buldu.Kadına “Saçlarımı satın almak ister misiniz? ” diye sordu

“Şapkanızı çıkarın da bir bakayım.”

Kuaför saçları elleriyle yokladıktan sonra, “Yirmi dolar eder, ” dedi.

“Çabuk parayı verin, kabul ediyorum.”

Genç kız, nişanlısına uygun, aynı zamanda hesaplı bir hediye buluncaya kadar bir çok mağaza dolaştı.Sonra dükkanın birinde ona layık hediye bulabildi.Bu, gayet zarif şekilde işlenmiş gümüş bir saat zinciri idi…

Genç kızın nişanlısı da fakir biriydi.Fakir gencin hayatta sahip olduğu tek kıymetli şey dedesinden kalma eski bir saatti.Ama onun da zinciri uzun zaman önce koptuğu için, saat her zaman cebinde dururdu.

Genç kız eve döndüğünde her an için aptallık yaptığını düşündü.Ya nişanlısı yaptığını beğenmez, onu bu haliyle çirkin bulursa?

Saat yedide her şey hazırdı.Yemekte ocağın üstünde ısınmaktaydı.Nitekim uzaktan ayak sesleri duyuldu.Zavallı kızın rengi bembeyaz olmuştu.

“Allah’ım! Yavuz beni bu halimle de güzel bulsun, ” diye dua etmekteydi.

Kapı açıldı, nişanlısı içeri girdi.Zayıf fakat gösterişli biriydi.Zavallı çocuk henüz yirmi iki yaşında olmasına rağmen geçinme derdi bütün ağırlığıyla omuzlarına çökmüştü.Yeni bir paltoya ihtiyacı vardı, eldivenleri de yoktu…Eşikte durmuş, hayretten fal taşı gibi açılmış gözlerle nişanlısına bakıyordu.

Genç kız endişe ile, “Bana öyle kötü bakma, ” diye bağırdı.

“Saçlarımı kestirdim, sattım, çünkü yılbaşı için sana bir hediye almak istiyordum.Fakat üzülme, saçlarım o kadar çabuk uzuyor ki.hem bir görsen ne güzel bir hediye aldım.”

Deli kanlı yutkunarak, “Saçlarını mı kestirdin? Diye tekrarladı.

“Evet, kestirdim ve sattım.Sana hediye almak için.”

Gözleri buğulanan delikanlı, cebinden bir paket çıkardı.

“Saçını kestirmenin veya başka bir şeyin sana olan sevgimi azaltacağını düşünme.” dedi.

“Ama şu paketi açınca niye bu kadar şaşkına döndüğümü anlayacaksın.”

Beyaz parmaklar heyecanla paketin ipini çözdü.Paket açıldığı zaman ilk sevinç feryadı az sonra ümitsiz gözyaşlarına döndü.Çünkü pakette, harikulade bir fildişi saç tarağı vardı.

Genç kız, bunu bir mağazanın vitrininde uzun zamandan beri seyretmiş ve hep böyle bir tarağı olsun istemişti.Şimdi, tarağı göğsünün üzerinde sıkarak şaşkın ve zavallı bir halde şu sözleri tekrarlıyordu:

“Yavuz, merak etme, saçlarım o kadar çabuk uzar ki…”

Sonra birden sıçradı, aldığı hediyeyi masanın üzerinden alıp heyecanla nişanlısına uzattı.

“Ne güzel değil mi? Saatini çıkar da bak.bu zincir ona ne güzel yakışacak.”

Delikanlı ümitsizlikle cevap verdi.

“Sevgilim, şimdilik bunu bir kenara bırakalım.Çünkü sana bu tarağı alabilmek için saatimi satmak zorunda kaldım.”

Dört duvar…

Elinde bıçak, fayansları seyretmeye başladı kadın.Çalı fasulyesini ayıklamış, soğanların ve domateslerin kabuklarını soymuştu.Hepsini çiğden karıştıracak, kısık ateşe pişmeye bırakacaktı.Domatesleri küçük, küçük doğrarken birden büyük bir yorgunluk hissetti.Omuzları düşük, sırtı hafif kambur, ellerinde domates ve soğan kokusu, kaç yıldır bu fayansların önünde yemek pişirdiğini, bulaşık yıkadığını düşündü.Bıçağı bıraktı tezgaha ve yatak odasına doğru yürüdü.Yatağın üzerine oturdu. “Tozları almasam, lavaboları ovmasam, ütü yapmasam ne değişir” diye düşündü. “Yada şimdi çekip gitsem.”Tuvalet masasının aynasında kendine baktı.Bakınca saçlarını, gözünün altındaki mor lekeleri ve yüzündeki sarkmayı fark etti bir kez daha.Geçip giden zamana ve zamanın hızına şaştı.Özel günler için saklanan, o özel günlerde çok nadir söz konusu olduğundan bayatlamış parfümlere, aynanın önüne dizdiği diğer süs eşyalarına baktı.Kimse sorumlu değildi bu bayatlamadan.Kendisi dışında…

Mutfağa döndü.Alıştığı şeyleri yapmaya başladı yine.Tencereye hazırladığı malzemeyi koydu.Şekerini ilave etti.Kapağını kapadı.Elbezlerini yıkadı.Buzdolabını temizledi.Sebzelikte bozulmaya yüz tutmuş sebzeleri çıkarıp attı.Çöpün ağzını bağladı.Kapının önüne koydu.Evi topladı, gömlekleri ütüledi, yatak çarşaflarını değiştirdi, makineden çıkardığı çamaşırları astı.Salata malzemelerini yıkadı, salatayı hazırladı, üzerini kapadı.Pişmiş olan fasulyeyi servis tabağına aktardı, dolaba kaldırdı.Mutfağa bir göz attı.Her şey yolunda görünüyordu.

Ayakkabılarını giydi. “Bir not bırakmalı mıyım? ” diye düşündü.Kalem aradı, bulduğundaysa ne yazacağını bilmiyordu.Hiç bir şey yazmamaya karar verdi.Çantasını aldı, anahtarı masanın üzerinde bıraktı, kapıyı çekti, merdivenlerden yavaş, yavaş indi.Apartmandan çıktığını gören kediler yemek hevesiyle miyavlamaya başladılar.Caddeye çıktı, bir taksiye bindi, nereye gideceğini düşünmemişti, herhangi bir yer söyledi.Radyoda sevdiği bir şarkı vardı. “Kimseye Etmem Şikayet…”Birden ağlamaya başladı.Taksici önce ses etmedi, sonra bir mendil uzattı, belli ki alışkındı.

Ağlarken karışık bir sürü şeyi düşünüyordu.İlk çocuğunun doğumunu, kocasının çapkınlığını, annesini, babasını, kardeşlerini, çocukluğunu…Hepsine birden ağlıyordu sanki.Kaçırılmış fırsatlara, bırakılmış olasılıklara, yarım bıraktıklarına…Doğradığı bütün patates ve soğanlara.Ve hiçbir yere gidemeyişine.Her defasında vazgeçişlerine.Yine pişman olarak evinin adresini söyledi şoföre.Anlayışla kafa salladı şoför.Hiç acele etmeden bıraktı kadını evinin kapısına.

“Okuldan gelmiştir, ” diye düşündü zili çalarken, oğlu açtı kapıyı yüzüne bakmadan. “neredesin anne ya, karnın aç benim! ”Kadın kalakaldı kapının önünde.Her şey hazırdı oysa. “Ben yetiştirdim bu çocuğu” diye düşünerek mutfağa girdi, yemekleri çıkardı. “Bir gün çekip gitsem açlıktan ölür mü bunlar? ” dedi yüksek sesle.Bir gün çekip gidemeyeceğine yandı içi.Sofrayı kurdu, oğluna seslendi, anahtarına çarptı gözü, Çantasına koydu, masayı topladı, bulaşıkları yıkarken gözü fayanslara takıldı yine.

Radyodaki şarkıyı dinlemeye başladı usul, usul…

Oğlunun sesi geldi içeriden. “Anne kapı çalıyor, baksana…”

Boğazında bir ağrı, kapıyı açmaya gitti kadın, kocası gelmişti, karşı komşusu da okuldan gelen çocuğunu karşılıyordu.Güldüler birbirlerine. “Gözaltları morarmış! ” diye düşündü ikisi de.Birbirlerine ne kadar benzediklerini fark etmeden, duvarlar ve fayanslarla birbirinden ayrılmış mutfaklarda sıradan günlerine devam ettiler.Usul, usul şarkı söyleyerek, ağlayarak hallerine…

Evlerimizde, bizi beklemeye mecbur edilmiş tüm kadınlara…

Aza kanaat ettikçe “Hiç”e Reva görülen…

Usanmak, vazgeçmek, umursamak…

Bu üç kelime eğer bu sırayla dizilmemişse artık bir insan yaşamında, sevilmeyi özlemeye başlamıştır o insan.Sadece şefkatli bir ses ve o sesini tek bir hecesi bile yeter yağmurlu bir günü güneşli bir gün yapı vermeye…Karşındaki suretin durgunluğu tanıdık…Usanmaktan vazgeçmişliğe uzanan bir koridorda; ağlamadan, söylenmeden, gözünü kırpmadan oturuyor…

Mutsuz olması için hiçbir sebep yok oysa.Bir işi, bir evi, ailesi, geliri, vesaire si var…

Hayatın beyaz, kalın resim kağıdına benzeyen ilk gününde, kurşun kalemle bir çarpıda çizilmiş ilk taslağında ne varsa hepsi tamam yani.İş boyamaya geldiğinde, İçlerini doldurmak gerektiğinde başlıyor bütün mesele…

“Daha ne istiyorsun? ” diyorlar.

Oysa o kelime, “daha”, ne korkunç, ne büyük, ne yıkık bir köprüdür.O kadar yıkıktır ki; döküntüsü tıkamıştır zaten bütün yolları…

Şimdi, oturduğu yerden kalkmadan yapıyor yapmak zorunda olduklarını.Ve hiç de mutluluk duyması gerekenlerden…Her şeyin, her ilişkinin, her adamın, her kadının, her günün bir şekilde “aynılaşması” yoruyor aslında.Kırmızı ışıkların uzun, yeşillerin kısa olması, üzerinde uzlaşılmış her meselenin sonunda rengini kaybetmesi, “asansörü 24 saat sıcak suyu olan her dairenin” ultra lüks sayılması gibi…Yani son derece sıradan, yani sadece olması gerekenin olduğu her durumun; şükran duyulması gereken bir halmiş gibi sunulması…Ve en çok da aza kanaat ettikçe “ hiç” in reva görülmesi usandırıyor…

Sonra vazgeçiyor anlaşılmayı, aranmayı, özlenmeyi beklemekten…Kırılanı, örseleneni, dağılanı düzeltmekten ve gün üstüne gün koyup biriktirmekten…Birikmiş öfkeleri bilemekten vazgeçiyor…

Artık o, koridorda öylece otururken umursamıyor daha önce bugüne sebep olanların tekrara düşmesini.

Öyle ya, daha ne istiyor ki? “Asansörü ve sıcak suyu varken” ve her şey ultra lüks diye pazarlanırken? ...Kurşun kalemle eskisi çizilmiş ve sonradan renklendirilmiş bir hayatın ne eksiyi olabilir ki? Renkleri uyumsuz ve solgun olsa ne çıkar? ...

Sadece “sevilmek” harekete geçirir donmakta olan bir kalbi.Ve hızla çarpan bir kalptir her seferinde, dünya üzerindeki onca güzel şeyin sebebi…Yani…Sızlayan yerinden sevmeye başlamalı bir insanı.Sevdiği kadar da sevilmektir zaten bir acının yara bandı…

Tuzlu Kahve…

Kıza bir partide rastlamıştı, çok güzel bir kızdı. Partinin sonunda onu kahve içmeye davet etti. Kız parti boyunca dikkatini çekmeyen delikanlının davetine şaşırdı; ama, tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı.Tam “Ben artık gideyim.” Demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.

“Bana biraz tuz getirir misiniz? ” dedi. “Kahveme koyacağım da.” Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı.

“Kahveye tuz! ”

Deli kanlı kıpkırmızı oldu utançtan; ama, tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız merakla, “Garip bir ağız tadınız var”, dedi.

Deli kanlı nedenini anlatmaya başladı.”Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben, Kahveme tuz koymam bu sebepten. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlarım. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki…”Bunları söylerken gözleri nemlenmişti. Kız çok duygulanmıştı. İçini dökmekte bu kadar samimi olan, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, eşine de bağlı bir insan olabilirdi. Kız da konuşmaya başladı… Onun da evi uzaklardaydı… O da ailesini anlattı. Böylece konunun başındaki o sıkıcı ortam, yerini çok güzel bir sohbet ortamına bırakmıştı. Buluşmaya bundan sonra da devam ettiler ve sonunda evlendiler. Genç kız ne zaman kahve yapsa eşine, içine bir kaşık tuz koydu, tam kırk yıl bu şekilde geçtikten sonra, adam dünyaya veda etti.

“Ölümünden sonra aç, ”diye bir mektup bırakmıştı karısına…

Şöyle diyordu satırlarda:

“Sevgili, bir tanem…

Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim… Tuzlu kahvede, ilk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öğle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken “tuz” sözcüğü çıktı ağzımdan...

Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki yalana devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm, ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için bir sebep yok… İşte gerçek: Ben tuzlu kahveyi hiç sevmem.Kim sever ki?

Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterdim, ikinci hayatım boyunca yine tuzlu kahve içmek zorunda kalsam bile…”

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı.

Lafı açıldığında bir gün biri kadına, “Tuzlu kahve nasıl bir şey? ” diye soracak oldu…

Gözleri nemlendi kadının: “Çok tatlı, ” diyebildi…

__________________
×[uÇuяuм çiÇэği]× Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-26-2006, 00:00   #48 (permalink)
Deneyimli
 
tatlısh ashkımm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Toplam Online: 5 Saat 14 Dakika 34 Saniye
tatlısh ashkımm - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart _Kitap ÖneriLerimiz_



Buket Uzuner, Uzun Beyaz Bulut Gelibolu
“Turkler onurlarina duskun millettir.Turkleri kuvvetli yapan hic bir vakit basla milletlerin somurgesi olmamasidir. Turkler’in en buyuk sermayesi dikkafali, mutesebbis ve ihtirasli insanlar olmasidir. Turkler ikinci sinif olmayi kendilerine yediremez, hic kabul edemezler. Milli Kurtulus Savasi’nin muzeffer ruhu iste bu milletin ihtirasli yureginden cikmistir.”

Bu sozler Canakkale gazisi Alican Cavus’un sozleri. Buket Uzuner’in , Uzun Beyaz Bulut- Gelibolu adli kitabinin baslica karakterlerinden biri Alican Cavus. Canakkale Savaslarinda gazi olmus 1985 yilinda vefat etmis bir Canakkale gazisinin beraberinde 85 yil tasidigi ve sadece bir kac kisiye miras kalan bir destan icinde destas var Buket Uzuner’in kitabinda. Osmanli tegmeni Ali Osman Bey, Anzak Er Alistair John Taylor, Bey-azh Ha-la ve Yeni Zelandali Viki; Canakkale Savaslari’ndan 85 yil sonra hepsi Buket Uzuner’in kitabinda akillara durgunluk verecek mistik bir kihaye ile biraraya geliyorlar. Buyuk dedesinin 85 yillik esrarini cozmek icin Yeni Zelanda’dan kalkip gelen Viki tarihin sadece kitaplarda yazandan ibaret olmadigin ve daha da onemlisi tarihin duz okunamiyacagini ve bazen de yazili belge bile olsa bazi tarihi olaylarin sadece bir destandan ileri gitmedigini Eceyaylasi’nda gecirecegi gunlerde ogrenecek. Bir savas sirasinda sadece bir tarafin degil her iki tarafin da inanilmaz acilar cekebilecegini, her iki cephede bulunan askerlerin birbirlerini kimi zaman barbar katiller olarak gormelerine ragmen aslinda birbirlerinden hic de farki olmayan “Insanlar” olduklarini, savasin tam ortasinda bir bulbulun bir askere nasil manevi destek oldugunu, Istanbul’da isgal suresinde bir mahalleden obur mahalleye pasaport ve vize alarak gecmenin ne buyuk bir aci oldugunu, milliyetciligin pasaportta yazan uyrugunuzda ilgili olmayip hislerinizin icinde gizli oldugunu ve insanlarin bazen gerceklere degil sadece inanmak istedikleri ve inandiklari seyleri dogru olarak kabul etmesinin ne demek oldugunu bulacaksiniz bu kitapta….

Roman ilerledikce bir sirri cozmek icin iz ustundeki bir dedektif gibi satirlari okuyup, tez anti- tez olarak milliyetcilik, dusmanlik dostluk, kahramanlik, kadinlik kavramlarini yeniden gozden gecireceksiniz.
Bu kitap kesinlikle bir arastirma kitabi degil bir roman ama bu romanin icinde elbetteki tarihi olaylar ve mekanlar soz konusu, Buket Uzuner fevkalede bir anlatim diliyle tarihi, tarih kitaplarindaki yuzunden daha farkli, daha insani yonuyle bize sunmus. Tek solukta okudugum ve bitirdigim zaman aninda tekrar okumak istedigim daha da onemlisi bana bir edebiyat ziyafeti cektiren ve okuma hazzimi doruklara cikaran bir kitap ! Tarih sevin sevmeyin bu kitapta tarih ve insani iliskilerin en guzel sentezini bulucaksiniz
__________________
[marq=right:c85f9f8325]× RuhCöpLüü ×[/marq:c85f9f8325]


*

aLonemo
tatlısh ashkımm Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-26-2006, 00:02   #49 (permalink)
Deneyimli
 
tatlısh ashkımm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Toplam Online: 5 Saat 14 Dakika 34 Saniye
tatlısh ashkımm - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart



Kitabımın kapağı için Ginger adlı aletin üzerinde fotoğraf çektirmemin iki sebebi var:

Birincisi, mizahi yönü. Bu aracı ve bu aracın üzerinde seyahat etme fikrini resim olarak eğlenceli buluyorum.

İkincisi daha önemli. Segway, veya halk arasındaki adıyla 'Ginger', beklenen konuda, yani taşımacılık sektöründe büyük bir patlama gerçekleştirememiş olduğu halde, politika alanında son yılların en hayırlı, en içimin yağlarını eriten eylemine imza atmıştır: George W. Bush tabir ettiğimiz, zeki, çok sevdiğim, güzel insan, şimdiye kadar kimsenin 'Hooop, yolculuk nereye hemşerim? ' şeklinde hesap sormaya cüret edemediği barış güvercini (!) A.B.D başkanını, milyonların gözü önünde, üzerinden atmak, düşürmek, yere sermek!

Ve Ginger, sadece bunun icin bile 'asrın icadı' payesini sonuna kadar hak etmektedir.

Bu kitabın politik yazılardan, siyasi mizahtan oluştuğunu sanmayın. Konu yine şehir hayatının cilveleri, hepimizin yaşadığı şeyler.

Ama üzerime düşeni yapıp, bir yerde üçüncü kitabımı, kendi tarzımla, iki tekerlekli, pille çalışan, maksimum 20 kilometre hıza çıkabilen nahif arkadaşım Ginger'a ithaf etmek istedim!

Bu da Bush'a kapak olsun!

Alıntıdır
__________________
[marq=right:c85f9f8325]× RuhCöpLüü ×[/marq:c85f9f8325]


*

aLonemo
tatlısh ashkımm Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-26-2006, 00:03   #50 (permalink)
Deneyimli
 
tatlısh ashkımm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Toplam Online: 5 Saat 14 Dakika 34 Saniye
tatlısh ashkımm - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

SOFİNİN DÜNYASI
Öncelikle "Sofi’nin Dünyası" nı çok sevdiğimi ve zevkle okuduğumu belirtmek istiyorum.Felsefe tarihini anlatan bir kitap, dolayısıyla içinde yaşama dair pek çok şey var.Kitabı okuduktan sonra hemen bir özet çıkarttim, hem de bana göre en ilginç olayları ön plana çıkarır nitelikte bir özet .Beğeneceğinizi umuyorum.Kitabı okurken baştan sona bir çok felsefe akımı ve filozof hakkında bilgi ediniyorsunuz ya da bilgilerinizi tazeliyorsunuz.Okurken birçoğunda kendinize yakın düşünceler ve yönler çıkartıyorsunuz.Hatta "aynı ben", "bu düşünceyi de çok sevdim", "bu da fena değil", "bana yakın" gibilerinden bir çok şeyler söylüyorsunuz, aralarında bağlantılar, ilişkiler kuruyorsunuz.Okuyanlar varsa bana bu konuda katılacaklarını düşünüyorum.Okumayanlara ise kesinlikle okumalarını tavsiye ederim.15 yaşındaki Sofi ismindeki kız bir gün posta kutusunda "Kimsin?" yazılı bir not bulur. Bundan sonra devamlı ve düzenli bir şekilde kısa notlar ve birkaç sayfalık felsefe tarihini anlatan yazılar alır. Bu sayede felsefeyle ilgili birçok bilgiye ulaşır. Bir taraftan da hayatında garip olaylar meydana gelir. Albert Knag isminde Lübnan'da bulunan bir binbaşı Hilde ismindeki kızına devamlı 15.yaşgününü kutlayan kartlar atar. Ancak her nedense bu kartlar devamlı olarak Sofi'nin eline geçer. Çünkü kartın üstünde "Sofi Amundsen eliyle" yazılıdır. Esas Sofi'yi şaşırtan olay Sofi'nin kartları en olmayacak yerlerde görmesi, şans eseri, tesadüfi bulmasıdır:Önce posta kutusunda, daha sonraları bir kaldırım kenarında, bir gün rüzgarın esmesiyle kartpostalın mutfak c***** yapışmasıyla, herhangi bir günde ormanın içindeki evde bulması gibi...Albert Knag sonradan Sofi'nin karşısına daha sık ve olmayacak şekillerde çıkar(bilgisayarda ve soyulmamış bir muzun kabuğunun iç yüzünde). Sofi hayatındaki bu gizemi çözmeye uğraşır. Albet Knag ile felsefe öğretmeninin(Alberto Knox) ismindeki benzerlikle, Hilde ile de kendisi arasında bir benzerlik olduğunu düşünür. Bazen kafası çok karışır ve acaba "ben Hilde miyim?", ya da "Hilde ben mi?" gibisinden sorular sorar kendisine.

Alıntıdır
__________________
[marq=right:c85f9f8325]× RuhCöpLüü ×[/marq:c85f9f8325]


*

aLonemo
tatlısh ashkımm Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
goTHic eL yaZıSı ve kiTaPLaR.. ( Resim ) etipuuf Resimler & Güzel Resimler 20 10-23-2008 23:42
Ne tür kitaplar okursunuz? ^^pink__rain^^ Sohbet Cafe 23 01-13-2008 15:35
Okunamayan Kitaplar FaTKaN Resimler & Güzel Resimler 10 07-23-2007 00:06
E Kitaplar güncellencek ĄhMêT Programlar 10 06-18-2007 19:39
Kitaplar nasıl verilecek? gözbebeğim Dini Konular 5 05-03-2007 21:43


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:26 .


Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0
2005-2008 TatLiaskim.Com Forumları
karınca duası gamze kıvılcımcevher yenel oceans çetesi iyi uykular mesajı erzurumdizi izle kötü insanları tanıma senesi msn 9.0 full bbg evleri elif ece uzun grup mp3 hayat döner sana blingee balca gece gülü nihat alptuğ altınkaya düşlerimin prensi crocmovies xnxx xnxx org programı facebook üye ol yemekteyiz