N'ettin sen çocuğum?

#1
N'ettin sen çocuğum?



Ah be çocuğum; ne işin var senin olay mahallinde? Azıcık bekleyemez miydin? Gözlerimize görünmez olamaz mıydın sanki? N’ettiğinin farkında mısın? Uzağımızdaki acıyı bir çığlıkta yakınımıza çağırdın. Göz yaşların yüzünden, acının en ağırı tâ ötelerden taşıp da dokunuverdi göğsümüze. Babana sarıldığında sen, hepimiz babamıza koştuk sarılmak için. Babanın kanlı cesedinden bir nefesçik olsun haber umduğunda sen, hepimiz içimizde uyuttuğumuz çocuğa teselliler sunmak için sürünerek ayağa kalktık. “N’olur ölme baba!” diye yalvarırken sen, çocuklarımıza borçlu olduğumuz “baba”lığı hatırladık da utandık, bir daha bir daha vurulduk.

Evde bekleyemez miydin sanki? Geldin oraya ve sobeledin bizi. Acı’sız yakaladın, acıma’sız bastın. Yaptığın kötülüğe bir bak hele! Hepimizi o kurşunların önüne ittin. Azıcık bekleseydin evde, ödevden başını kaldırmasaydın, acını karanlıklara saklasaydın, hasretini sağır odalara hapsetseydin, hüzünlü yüzünü loş köşelere gösterseydin, hıçkırıklarını hiç duyurmasaydın bize, ne beni yaralayacaktı o kurşunlar ne çocuklarımızın yüreğine sekecekti o acının utancı, ne de yetim bıraktığımız çocukluğumuzun ak elleri bunca kana bulanacaktı?

Az önce, yaşadığın şehirden geçtim. Değişen bir şey yok Tarsus’ta. Tarsus bildiğim Tarsus. Caddeler aynı cadde. Sokaklar hâlâ daha baban varmış gibi uzanıyor. Kaldırımların umurunda değil babasızlığın. Sadece gazete sayfalarına değip geçen o fotoğrafın göz ucuna itilen varlığı kadar sızlıyor yüreğimiz. O kurşunların göğsünde açtığı boşluğa yabancıyız, hıçkırıkların iyice yarıp durduğu o hüzün kırığını unutmak üzereyiz.
Bu sabah, belki uyuyor olacaksın. Belki de bütün geceyi uyanık geçirdin. O incecik ve serince yüreğini kin ve düşmanlığın ateşi sarıyor apansız. Baba kokusu arıyorsun yastıklarda, duvarlarda, kapılarda. Fotoğraflardan baba sıcağı emmeye çalışıyorsun. Babana benzeyen her adamdan, babacan teselliler bulmaya çalışıyorsun. Bir köşeyi dönünce karşına apansız çıkabileceğini bile ummuyorsun babanın. Kaşlarını çatıp da azıcık; “aslan oğlum” dercesine, dilce değil bedence sevdiğini söylercesine ellerini omuzlarına atamayacak baban. Bu Pazar ve sonraki Pazar ve daha sonraki Pazar babasızsın. Omuzların hep boş kalacak, hep soğuk. Yok ki baban!
Babanın yokluğuna eğilecek kelimelerin de eli boş. Ünlemler cümle sonlarında boş yere bekliyor haykırışını omuzlamak için! Çığlığının dolandığı nefeslerin gırtlağımızda karşılığı yok! Boşuna sıralanıyor harfler. Senin gibi çaresizce, senin gibi acıyla kıvranıyorlar. Boş kalacak kolları! Kalbini yitirmiş, ensesinden kurşunlanmış, dudakları soğumuş, tebessümü donmuş anlamlara sarılıyor gözyaşları içinde. Acıyı yüklenecek kelime yok! Hüznü ellerinde büyütecek vefalı sözler kayıp! Sadece bir fotoğraf var elimizde. Kâğıt üzerinde kara lekeler!

Gelmeseydin oraya keşke! O fotoğraf makinesinin objektifine düşürmeseydin titreyen küçücük bedenini. Hiç hak etmediği halde acının en acısını kucaklayan o kollarını kanlı bir cesedin göğsüne uzatmasaydın öyle! İşimiz kolay olacaktı oysa! Sağır kurşunların, soğuk nefretlerin namlusuna sürülü hoyratlıkların eksilttiği bir adamı daha, beş kişiden biri diye bir rakama, sadece bir rakama indirgeyecektik. Beğendin mi yaptığını? Şimdi babanı da sayamıyoruz. Sayamıyorum babanı. Beşten biri değil senin baban. Rakama sığdıramıyorum bir adamı senin yüzünden. Onun sende bıraktığı boşlukta, bir ömür boyu saya saya bitiremeyeceğim, her gün her dakika ansam da tüketemeyeceğim eksik ve yitik bir “baba” bekliyor. Her baba gördüğünde, bir daha bir daha açılacak, yeni baştan ve sımsıcak kanayacak yaraların olacak senin. Sayabilir miyim? Tartabilir miyim? O derin yarayı nereye tıkabilirim ki? O acıyı toprağa gömüp de susturabilir miyim ki?

N’aptın be çocuğum. Yapılır mı bize bu? Ne güzel paketleyip bir kenara koyacaktık acıyı. Kolayca, unutkanlığın meşin cüzdanına koyup, sığ siyasal ve sosyal tartışmaların uğultusuna karıştırıp göz önünden uzaklaştıracaktık bir adamı.

Yo yo, suç sende değil oğlum! Acı da. Seni ve beni bir an’da buluşturan o acı yok mu o acı? Sinsice sokulur göğsümüze! Önce başkasına aitmiş gibi dayanır kapımıza. Uzaktan gelir adım sesleri. Kan davalıyız biz onunla. Kan davalı! Gittiğimiz her yerde, saklandığımız her köşede bulup vurur bizi. Y/aralar kalbimizi, uçurumlar açar göğsümüzde. Kardeş eyler beni ve seni apansız ve inceden. Uzakları yakın eyler gözlerimize hiç acımadan. Tuzaklara düşürür uyuttuğumuz yanlarımızı hiç habersiz. Senin yerine kor beni, babamın kanlı cesedini kucaklatır acıyla. Benim yerime geçirir seni, öldüğüm yerden, kan sızan dudaklarımdan sıcak, sımsıcak bir “oğlum” sadası söyletir aceleyle ve son defa.

Çocuğum, çekil oradan, çekil aradan. Çabuk çık o fotoğraftan! Senin yüzünden kurşun sekti göğsüme! Artık bin hayat borçluyum kimbilir nerelerde hangi niyetlerle şarjörelere doldurulan kurşunların değdiği yere. Bin kurşun borçluyum, uğursuz kuytularda ve tekinsiz köşelerde fısıldanan nefretlerin acımasız kalbine!


Senai Demirci

İlginizi Çekebilir




Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Forum

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Sitemiz bir paylaşım sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Herhangi bir konuda (şikayet, eleştiri, öneri, vb.) bizimle iletişime geçmek için tıklayın.
-

2005-2020 Tatliaskim.com

Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:36 .