°^^CaN DünDaR ^^°
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 20-06-2006, 16:32 #1

[ʋʗʋяʋɱʗiʗϵԍi]

'sTNbL

°^^CaN DünDaR ^^°



°^^CaN DünDaR ^^°

16 Haziran 1961 yılında Ankara’da doğdu.

1982 yılında A.Ü. S.B.F. Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu.

1979’den itibaren sırasıyla Yankı, Hürriyet, Nokta, Haftaya Bakış, Söz ve Tempo’da çalıştı.

1986’da İngiltere’de “London School of Journalism”i bitirdi.

ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde Siyaset Bilimi dalında yüksek lisansını 1988’de, aynı bölümünde doktorasını 1996 ‘da tamamladı.

Televizyona 1988’de TRT’de başladı. 1989’da “32.Gün”de çalışmaya başladı. Mehmet Ali Birand ve Bülent Çaplı ile birlikte 1991’de “Demirkırat”ı, 1994’de “12 Mart”ı yaptı.

1992’de “Cumhuriyet’in Kraliçeleri”ni, 1993’de “Sarı Zeybek”i hazırladı.

1993-94 yıllarında Birand’la birlikte “Çapraz Ateş”i yaptılar.

1994-95 yıllarında “Gölgedekiler” belgesel dizisini hazırladı.

1996-97’de hazırladığı 10 bölümlük “Aynalar” belgeseli Show Tv’de yayınlandı. Yine Show Tv’de 2 yıl süre ile “40 Dakika” haber programını hazırlayıp sundu.

1998’de “Yükselen Bir Deniz”i hazırladı.

1999’da “İsmet Paşa” belgeselini Bülent Çaplı ile birlikte hazırladı.

"Zaten Tiyatro Dediğin Nedir Ki?" isimli Devlet Tiyatroları belgeselini 1999’da hazırladı. Köy Enstitüleri için hazırladığı belgesel 2000 yılında ATV'de yayınlandı. 2000 yılında NTV'ye 10 bölümlük “4.Nesil” ve “İş Bankası” belgesellerini , 2001’de CNN Türk’e “Halef” belgeselini hazırladı.

2002 Ocak ayında hazırladığı Nazım Hikmet belgeseli CNN Türk kanalında yayınlandı.

2002’de 3 bölümlük Fenerbahçe’nin tarihinin anlatıldığı “Bahçedeki Fener” belgeselini hazırladı.

2003 yılında “Bir Yaşam İksiri”belgeselini ve “O Gün” belgesel dizisini , 2004’te “Yüzyılın Aşkları” ve “Karaoğlan”ı hazırladı.

2005 yılında "Yetiştik Çünkü Biz!.." Mülkiye Belgeseli'ni hazırladı.

2006 Şubat'ında Adnan Menderes-Ayhan Aydan aşkını anlatan "Tatarım" belgeselini yaptı.

Köşe yazarlığı 1994'te Aktüel'de başladı. Aynı yıl günlük köşe yazıları yazmaya başladığı Yeni Yüzyıl gazetesinde 5 yıl çalıştı. 1999 Ocak'ından 2000 Aralık sonuna kadar Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yaptı.

2001 Ocak ayından beri Milliyet Gazatesinde köşe yazılarına devam etmekte.

1994-2005 yılları arasında Aktüel dergisinde köşe yazıları yazdı.

Basılı Kitapları; “Demirkırat” , “12 Mart”, “Sarı Zeybek”, “Gölgedekiler”, “Hayata ve Siyasete Dair”, “Yağmurdan Sonra”, “Ergenekon” , “Yarim Haziran”, “Benim Gençliğim”, “Köy Enstitüleri”, “Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor”, “Nereye?”, “Uzaklar”, “Yükselen Bir Deniz”, “Savaşta Ne Yaptın Baba?”, “Büyülü Fener”, “Bir Yaşam İksiri”, “Atatürk Aramızda”, “Sedat Alp”, "Kırmızı Bisiklet", “Yıldızlar”, “Duvar”, “Nazım”, “İlk Durak-İETT”, "Özel Arşivinden Belgeler ve Anılarıyla Vehbi Koç", "Yüzyılın Aşkları" .

Can Dündar evli ve bir çocuk babası.




Benzer Konular
  • Eskiden - Can Dündar...
    Eskiden şiir slayt izle indir , şiirler , Can Dündar...

  • Lüsyen- Can Dündar...
    Lüsyen Tarihe Gizlenmiş Bir Aşkın Hikayesi Can Dündar Can Yayınları Kasım 2010, 544 Sayfa, 28,50 TL At...

  • İyi Ki Yaptım - Can Dündar...
    Küçük bir kasabanın 4 ayrı mahallesi varmış. Birinci mahallede''EVET AMA'' lar yasıyormuş. Evet ama'la...

  • Can Dündar - Sil...
    Yeni cep telefonuma eskisinin rehberini geçiriyordum dün... Baktım, bazı isimlerin numaraları duruyor; kendil...

  • Can Dündar...
    --Bavulları Hep Toplu Durmalı İnsanın-- Bavulları hep toplu durmalı insanın... Bir gün telefonların hiç çalm...


Görüntüleme:4440, Cevaplar:39

İlginizi Çekebilir >
Alt 20-06-2006, 16:35 #2

[ʋʗʋяʋɱʗiʗϵԍi]

'sTNbL


Dümdüz bir soru size: Akşamları evde ne yapıyorsunuz?


Koltuğa uzanıp, hiç tanımadığınız Amerikalı dedektiflerle, hiç tanımadığınız
Amerikalı haydutları mı kovalıyorsunuz?


Yoksa yerli dizilere kaptırıp hiç bilmediğiniz konaklarda yaşanan hayatları
mı seyrediyoruz?


Dört saat televizyon seyretmenin sekiz saat çalışmak kadar beyni yorduğunu
biliyor musunuz?



İki türlü hayat var:



1. Yaşanan hayat,


2. Seyredilen hayat,



Akşamlarınız televizyona kilitliyse, bilin ki, hayatı sadeceseyrediyorsunuz !


Akşamları evde ne yapıyorsunuz?

Akşamlarınızı nasıl geçiriyorsunuz?



" Pek çoğu gibi biz de çekirdek çıtlatıp saatlerce televizyon izliyoruz "
diyorsanız, durup bir düşünün lütfen;
dünyaya birkaç kez daha geleceğinize mi inanıyorsunuz?


Böyle bir şey olsaydı, şimdiki hayatımızın bir bölümünü ziyan etmek şimdiki
kadar acı sonuçlar doğurmayabilirdi belki.


Ne çare ki sadece bir hayatımız var. Bu da maalesef, çok kısa.



Ortalama altmış yılın yirmi yılı uykuda geçiyor. Kalan kırk yılın yirmi yılı çocukluk, eğitim, vesaire...



Son yirmi yılı da ziyan edersek, bize yaşanacak bir şey kalmaz.



Akşamlarınızı sadece televizyona veriyorsanız, sayılı nefeslerinizden bir
bölümünü çöpe atıyorsunuz demektir!


Çünkü televizyon izleyen kişi hayatta değildir, zira hiçbir şey yapmamakta,
hiçbir değer üretmemektedir; bu da bir anlamda yaşamamak sayılır.



Ne mi yapmalı?..



1. Ailece kitap okuyun, sohbet edin:



Nasıl tanıştığınızı, ilk nerede görüştüğünüzü, sıkılıp sıkılmadığınızı,
nerede nasıl evlendiğinizi, nikah şahitlerinizi, düğününüzü anlatın. Çocuklarınıza, onları hem dinleyin, hem de okumaya çalışın.



2. Gezin:



Gezmek için ille de bir maksat olması gerekmez, en büyük maksat hayatı
paylaşmaktır. Yakınsanız deniz kenarına inin, ayaklarınızı denize sokun ve becerebiliyorsanız taş sektirme yarışına girin.
Sonra da güneşin pembe gülücükler saçarak batmasını seyredin. (İnanın televizyon seyretmekten çok daha keyifli ve dinlendiricidir) Ormanda hep birlikte yürüyün, ağaçlara isim takın, yol boyu açan çiçekleri
sevin ve çocuklarınıza bunlarla sevmeyi öğretin. (Ama bilin ki hayat öğrenmek ve öğretmekten ibaret değildir. Dinlenmek, eğlenmek gibi olgular da hayatın bir parçasıdır) Çocuklarınızla ilişkilerinizde asla öğretmen tavrı takınmayın. Onlarla arkadaşlık etmek dünyanın en keyifli işidir.



3. Akraba ve komşularla ilgi bağı kurun:



Onlara ya gidin, ya da onları size davet edin. Sohbetiniz televizyonsuz olsun ki tadı çıksın. Birbirinizi gerçekten tanımaya çalışın. Bilirsiniz, " Komşu komşunun külüne muhtaçtır. "



4. Kültürel ve sanatsal etkinliklere katılın:



(Konferans, seminer, sergi, doğru sinema ve tiyatro) Hayatınızı biraz olsun
renklendirecek başka şeyler de bulabilirsiniz. Yeter ki isteyin. Bir şeyi çok isterseniz, Allah sebebini halk eder ve çok istediğiniz şeye
ulaşırsınız. "Olmaz ki " diye düşünüp taleplerinizi ertelerseniz,hiçbir yere
ulaşamazsınız. Aile bağlarının güçlenmesi, paylaşacak şeylerin çokluğuyla mümkündür. Ne kadar çok şey paylaşırsanız aileniz o kadar güçlenecek, o kadar diri duracak ve mutlu olacaktır. Hatıra defterine televizyon dizilerini yazamazsınız. Oraya ancak yaşadıklarınızı yazabilirsiniz. Her gün bir şeyler yaşamalı ve bunları deftere geçirerek geleceğe tarih
düşürmelisiniz. Bugün öyle bir hayat yaşayın ki, yarına da kalsın. Torunlarınıza filan
anlatacaklarınız olsun.



Ayrıca unutmayın ki; Hayatı biriktiremezsiniz; Ya her anını yaşayacaksınız, ya da ziyan edeceksiniz.



Artık cevap gelsin:



Akşamları ne yapıyorsunuz?..



YAŞIYOR MUSUNUZ, YOKSA SEYREDİYOR MUSUNUZ?



CAN DÜNDAR





Alt 20-06-2006, 16:35 #3

[ʋʗʋяʋɱʗiʗϵԍi]

'sTNbL


Aşk Deprem Gibidir-Can DÜNDAR

Ne zaman kimi vuracagini asla bilemezsiniz.

Gece yarisi aniden, dipten yukselen coskulu bir dalga gibi kabarir içinizde.

Toprak ayaginizin altindan kayiyor gibi olur ve en hazirliksiz oldugunuz anda bütün siddetiyle vurur.

Sarsilir, neye ugradiginizi sasirirsiniz.

Heyecan,korku, kararsizlik, cesaret, aci, ofke,huzun,merhamet, siddet kaplar bir anda dunyanizi. Es dost yardima kossa da kolay toparlanamazsin.

Bittiginde agir bir enkaz birakir geride.

Daha kotusu, "tamamen bitti" sandiginiz sarsinti, hafif bir siddette artci soklar halinde yillarca surebilir.

Kalbinizdeki kirik hat ara sira yoklar yeniden...

Can Dündar








Alt 20-06-2006, 16:36 #4

[ʋʗʋяʋɱʗiʗϵԍi]

'sTNbL


Aşk ve Terke Dair - Can Dündar


Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında... En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Göz yaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak... Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur.

Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını. Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya. Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: "Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..." Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya..." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından... Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. "Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler...Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır, bakmaz yüzünüze... Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden... "İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz.

Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz... "Madem öyle..." nin çağı başlar ondan sonra... Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmistir". Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece... Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini... Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye...Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "Bana ne...kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre...



Ama sonra... ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden... Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi... Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye... Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden... Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz... Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu...
Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.
Sürünür gidersiniz...







Alt 20-06-2006, 16:37 #5

[ʋʗʋяʋɱʗiʗϵԍi]

'sTNbL


Bahar Aşkı-Can Dündar


Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin, afrodizyaklarin en etkilisi, sevdanin suç ortagisin.



Yapma bunu bana!..Bahar, yalvaririm çek git isine!.. Salma üstüme çiçeklerini, aklimi çelme!.. Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyaniyor bahçemde; sonra günesle oynasip tütsülenmis gibi bugulaniyor. Ne zaman sokaga çiksam badem agaçlari salkim saçak çiçek... Kavaklar kipir kipir, islik isliga meltem... Kirda dayanilmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çesit börtü böcek... Yapma bunu bana bahar, böyle üstüme gelme!..



Zaten damarlarima zor zaptediyorum kanimi... Çoktan cemreler düsmüs beynime, yüregime... Kalbimin buzlari erimis. Gögüs kafesimde ne idügü belirsiz bir kipirtiyla geziyorum nicedir... Bir de sen çildirtma beni... Krizdeyim ben... Tembelligin sirasi degil, uyamam sana... Al git serçelerini sabahlarimdan, çaglalarina, kokularina hakim ol. Meltemlerine söyle, deli gibi islik çalip sokaga çagirmasinlar beni... Bulutlarin üsüsmesin basima... Girme kanima benim... yoldan çikarma!..



Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin, afrodizyaklarin en etkilisi, Sevdanin suç ortagisin. Kiyma bana!..



Biliyorum çünkü, yine kandirip yesillendireceksin aska; gövdemi azdirip sonra birden çekip gideceksin. Tam kanim kaynamisken sana, toplayip allarini morlarini, beni bir kurakligin ortasinda terk edeceksin... O iple çektigim isigin, dayanilmaz olacak o zaman...



Ne o delismen sabahlar kalacak, ne günaha çagiran çapkin eteklerin uçustugu gün batimlari...Tembel kuslarin sakimaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan... Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarinda...



Yeserttigin çiçekler yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz... Hayat, bir ezik otlar diyarina dönüsecek yeniden... yüregim viraneye... Her bahar sarhoslugu gibi, geçecek bu sonuncusu da... Ebedi bahar, bir baska bahara kalacak.
Iyisi mi, hiç azdirma ruhumu bahar... Is açma basima... Git isine! Yoldan çikarma beni!..









Alt 20-06-2006, 16:39 #6

[ʋʗʋяʋɱʗiʗϵԍi]

'sTNbL


Bahar Gelme Üstüme
Bahar, yalvarırım çek git işine!..
Salma üstüme çiçeklerini,
...aklımı çelme!..
Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.

Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek...
Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem...
Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek...
Yapma bunu bana bahar,
Böyle üstüme gelme...!

* * *

Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı...
Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...
Kalbimin buzları erimiş.
Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir...
Bir de sen çıldırtma beni...
Krizdeyim ben... tembelliğin sırası değil, uyamam sana...
Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni...
Bulutların üşüşmesin başıma...
Girme kanıma benim...
...yoldan çıkarma...!

* * *

Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyakların en etkilisi,
Sevdanın suç ortağısın.
Kıyma bana...!
Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin.
Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin...
O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman...
Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin
uçuştuğu günbatımları...
Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...
Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında...
Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz...
Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye...
Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da...
Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.

* * *

İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar...
İş açma başıma...
Git işine!
Yoldan çıkarma beni!..

Can Dündar






Alt 20-06-2006, 16:40 #7

[ʋʗʋяʋɱʗiʗϵԍi]

'sTNbL


Bahar Getirdim Sana



“Neyi arıyorsan sen, O’sundur” der Mevlana.. Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık.... Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır. Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü... Her aşkta kendimizi ararız, o yüzden bulduklarımız benzerimizdir.



Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size... Aşk denilen kaleydoskobun buzlu camına gözünüzü dayadığınızda, binbir cam rengarenk ışıklar saçarak döndüğünde, her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz. Her camda, farklı bir renginiz vardır; her şekilde sizden bir parça...



Aşklarınız hülasanızdır. Sevdiginiz her adam, beğendiğiniz her kadın farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu, cam paralar yer değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz... Sevgilinizin gözlerindeki dolunay, sizdeki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin yansımanızdır.



Yoksa halâ bir sevdiğiniz, o henüz kendinizi bulamadığınızdandır... Aşk, narsizmdir. Sevda, çevrildikçe içinizin farklı ışıklarını yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.



Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz. Narcissusu’u bilirsiniz; Öyle heybetli ve güzelmiş ki, bakmaya dayanazmazmış kendine... Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ırmak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü. Uzanıp, iyice bakmak istemiş. Tam gördüğünde kendisini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya... Yeryüzünün en güzel insanının
öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için O’nu her bahar açan gözel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş, Narcissus, nergis olmuş.



Kıssadan hisse, benden size tavsiye, taze bir nergis verin bugün sevgilinize... Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya çevirip içinizdeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi “Bahar getirdim sana” deyin.



Baharın elinizde olduğunu unutmadan.. Gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin... Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...









Alt 22-06-2006, 09:23 #8

BiLGeSu

Forumun Tiryakisi

ellerine sağLıık





Alt 24-06-2006, 15:35 #9

[*SaBReT GöNLüM*]

Foruma Isınan Üye

O'nu hatırladıkta başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz... ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin... O'nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O'nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...

sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O'ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,

ve O, her durduğunuz yerde duruyor,

her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp,

hüzünlendikçe ağlıyorsa...

dünyanın en güzel yeri O'nun yaşadığı yer, en güzel kokusu

bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...

hayat O'nunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü,

O'nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...

her şiirde anlatılan O'ysa... her filmin kahramanı O...

her roman O'ndan söz ediyor, her çiçek O'nu açıyorsa...

bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez

özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,

iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...

iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...

eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O'nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın

O olduğunu adınız gibi biliyorsanız... mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O'na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...

kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...

özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...

hem kimseler duymasın, hem cümle alem bilsin istiyorsanız...

O'nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse... ayrılık ölüme,

vuslat sehere denkse...

gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;

bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O'nun yüzü suyu hürmetine...

uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa...

dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim... gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı,

bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...

Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız,

sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...

...o halde bugün sizin gününüz!..

"Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.


CAN DÜNDAR





Alt 27-10-2006, 17:35 #10

GamzeLim

Yüreğimdeki Yağmurlar


Hijyenik olmayan pamuklu cocuk bezi ile
tahta besik ile buyuduk.
Cocuklar
icin guvenli kapaklar, kilitler, elektirik
prizleri
yoktu ve bisiklete kasksiz binerdik.
Gidecegimiz yere yanimizda
bir
koruyucu
ile degil yalniz giderdik hic bir rizikoyu
dusunmeden.
Otomobil de cocuk koltugu olmadan ve
kemer baglamadan tasirdi
bizi.

Cesmeden su icerdik.. Pasta yerdik,
ekmek yerdik, sekerli
icecekler
icerdik ve fazla kilolarimiz yoktu cunku
sokakta oynardik.
3-4 arkadas ayni siseden icerdik ve
hicbirimiz olmezdik. Oyuncak
arabalari
haftalarca ugrasip kendimiz yapardik
sadece fren yapinca
nasil iz kaldigini gorebilmek icin.
Problemlerimizi kendimiz cozmeyi
ogrendik. Sabah evden cikip
aksam
sokak
lambalari yanincaya kadar disarida
kalabilirdik.
Anamiz gece sokaktan bizi ceke
ceke,bagira bagira alirdi. Kimse
bize
ulasamazdi cep telefonlarimiz yoktu.

Akillara zarar!
Playstationlar, nintendolar, videolar,
PC, 98 kanalli kablo
yayini,
internet,
chat odalari yoktu. Arkadaslarimiz vardi
sokaga cikar
ve bulurduk onlari.
Oynadigimiz oyunlarda bazen canimiz
yanardi, agactan duserdik,
heryerimiz cizilirdi, cesitli kazalar ve
yaralar olurdu. Ama
asla haklilik haksizlik
kavgasi olmazdi. Doktora giderdik kimse
de sucluluk duymazdi.
Hatirlar misiniz kazalari? Dovusurduk,
itisirdik mor lekeler
olusurdu ama
biz cabucak iyilesmesini ogrendik. Agac
dallarindan
celik comak oynardik
birbirimizin gozunu oymazdik. Komsu
bahcesindeki kiraz agacina
dalardik.
Bilirmisiniz "dalmayi" meyva bahcesine
"dalmayi" dut
agaclarinin tepesinde
dolasmayi onu sallamayi ve ortunun
uzerinden dut yemeyi
bilirmisiniz?

Onceden haber vermeden bisikletle veya yuruyerek bir arkadasimiza gidip zili calardik, iceriye girip saatlerce
oynar konusurduk(Dusunebiliyormusunuz
habersiz) Eger dogru zamanda gelmediysek
iceri giremezdik. O zaman da hayal
kirikligini ogrenirdik,
herseyin istedigimiz gibi ve istedigimiz
zamanda olamayacagini ogrenirdik.
Ogretmenlerin daha cok zamani vardi ve
neseliydiler. Herkes
koleje gitmezdi, gitmeyenler aptal sayilmazdi.
Kuafor de
olunabilirdi. Sans-talih-kader-kismet sattiniz mi sokaklarda.
Bagira
bagira.
Sonra kutudaki gofretleri oturup bir kosede gizlice yediniz mi siz?

Yaptigimiz herseyin arkasinda dururduk
ve tutarliydik. Okulla
veya
kanunla celiskide oldugumuzda ailemiz bizi
dislar mi
dusuncesi yoktu. Sorumluluk sahibiydik ve herseyi basardik.!!!.."
Evet biz basardik ve
cocuklugumuzu
yasadik doya doya...

Evet biz cocuktuk.




Can DÜNDAR





Alt 27-10-2006, 17:37 #11

GamzeLim

Yüreğimdeki Yağmurlar


Calis calis nereye kadar?

Hirs

Amerikalı bir zengin, iş seyahati sırasında Meksika'nın küçük
bir kıyı limanda gezerken, bakmış ağzına kadar balık dolu bir
tekne ve içinde keyifli bir balıkçı. "Merhaba balıkçı" diye seslenmiş,
Bu balıkları ne kadar zamanda tuttun?" "Bir iki saatimi aldı"
demiş balıkçı.

>İştahlanmış bizim işadamı; "Ee, niye biraz daha kalıp daha
fazla tutmadın?" diye sormuş. "Bu kadarı bize yetiyor da ondan" diye
omuz silkmiş balıkçı. Şaşmış balıkçının bu kanaatkarlığına işadamı;
Kalan zamanını nasıl geçiriyorsun peki" diye üstelemiş.

Balıkçı, özetlemiş bir gününü: "Sabahları açılır, biraz
balık tutarım. Sonra çocuklarımla oynarım. Öğleyin karımla
biraz siesta yaparım. Akşamları amigolarla beraber gitar çalıp şarap içer, geç vakte kadar
eğleniriz. Oldukça meşgul sayılırım senyor".

Gerinmiş Amerikalı: "Bak" demiş "..ben sana yardımcı
olabilirim. Bu işe daha çok zaman ayırmalısın. Daha büyük bir
tekne bulup daha çok balık tutmalısın. Oradan elde edeceğin gelirle
daha büyük tekneler alırsın. Kısa sürede tuttuğun balıkları doğrudan işletme tesislerine satarsın. Hatta zamanla kendi balık fabrikanı bile
kurabilirsin. Kısa zamanda balıkçılık sektöründe bir numara olursun". Balıkçı
merakla "Bunları yapmak kaç sene alır sinyor" demiş:"15-20 yılda
halledersin" demiş Amerikalı, "Ama sonrası daha parlak: Zamanı gelince şirketini halka açarsın, hisselerini iyi paraya satarsın, kısa zamanda zengin olup milyonlar kazanırsın."
Milyonlar ha..."
diye tekrarlamış balıkçı... "Eeee... sonra?" "Sonra emekli
olursun. Küçük bir balıkçı kasabasına yerleşirsin. İstersen
zevk için balık tutarsın. Çocuklarınla oynar, karınla keyfince
siesta yaparsın.
Akşamları da arkadaşlarınla şarap içip gece yarısına kadar
gitar çalarsın. Nasıl...? Mükemmel değil mi? "Balıkçı cevap
vermiş,"Sence ben şu anda ne yapıyorum!?.. "
Bir an olsun durup düşünseniz; "Bütün bu telaş ne için?.."
Arada denize açılıp, çocuklarınızla oynaşmayacak, dostlarınızla gitar
çalıp şarap içemeyecek olduktan sonra onca koşturmanın ne
anlamı var?
Hırsla örülü onca yılın vaat ettiği final, halen yanı
başımızda duran mutluluksa, bu yarışa ne gerek var?
>>>>CAN DÜNDAR





Alt 27-10-2006, 17:38 #12

GamzeLim

Yüreğimdeki Yağmurlar


Ben üniversitedeyken bıyıklıydım.Bıyık sevdiğimden mi?
Hayır!
Yakıştığından?
Hayır!
Bıyıklıydım, çünkü bıyık yasaktı.

12 Eylül, YÖK aracılığıyla hem öğretim üyelerine, hem öğrencilere bıyığı yasaklamıştı.Bize tıraş dersi verenlere öyle kolay lokma olmadığımızı göstermek, kesmemekte direnen hocalarımızı sahiplenmek için hemen hepimiz bıyıklıydık.
Bıyık bir simge miydi?
Evet!
Possa solcuyduk, sarkıksa sağcı, imam bıyığıysa İslamcı...
Ne zaman kestik?
Yasak kalktığı zaman...

* * *

Evet, türban da bir siyasal simgedir.
Demirel'in fötr'ü, Ecevit'in kasketi kadar "temsili bir simgedir."
Toplumsal iletişimin zayıf olduğu baskıcı toplumlarda herkes, simgeleri aracılığıyla konuşur birbiriyle...Cem Uzan yolsuzlukla suçlandığı dönemde saflığı simgeleyen bembeyaz bir gömlekle çıkıyordu kitlelerin karşısına...Baykal, Ecevit'e karşı gençliğini kanıtlamak için kot giyiyordu.Meclis'te bir milletvekili "laiklik simgesi" kravatını beline bağlıyordu.Çiller askerle dağa çıkarken oğlunun botunu giyiyordu.
Simgeler konuşuyordu.

* * *
Bu anlamda türbanın siyasal bir simge olduğunu tekrarlayıp durmanın bir yararı yok.Onu simge olmaktan çıkaracak şey, ardındaki soruna çözüm bulmaktır.
"Arabistan'a gitsinler" demek çare değil.
Aynı ses 40 yıl önce de "Komünistler Moskova'ya" demişti. Bu, solcuları Moskova'ya göndermeye değil, gençleri kamplaştırıp sokaklara dökmeye yaradı.
"Türbanlılar Arabistan'a" çağrısı da aynı işe yarar.
Nitekim Erdoğan'ın "Sen git Arabistan'a" cevabıyla amaç hasıl olmuş, kamplar yerlerine kurulmuş, tribüne oynayanların gösterisi başlamıştır.
"Komünistler Moskova'ya gitsin", "Türbanlılar Arabistan'a",
"Kürtler Barzani'nin yanına..."
Sadece sürgün müdür, siyasetçinin üretebildiği çözüm?

* * *

Beni asıl şaşırtan, doğrudan kadınların canını yakan bir konunun sürekli erkekler arasında tartışılıp durması...Baba baskısıyla örtünmeye zorlanan onlar...
Gönüllü örtündüyse de okul kapısında düşman gibi görünen onlar...
Türbanı çıkarıp peruk takmaya zorlanarak ikiyüzlülüğe itilen onlar...
Okuldan atılıp bu kez de koca baskısının koynuna atılan onlar...
"Örtün" ya da "Açıl" diye itilip horlanan, üzerlerinden siyaset yapılan onlar..."Siz ne hissediyorsunuz?" diye hiç sorulmayan o kızlar, kadınlar, kendileri adına ya da kendilerine karşı konuşarak prim yapmaya çalışan erkeklerin malzemesi, pasif izleyicisi konumundalar.

* * *

Çözüm için ne Demirel'e ne Erdoğan'a ihtiyacımız var.
70 model kamplaşmalara, laf cambazlıklarına, ucuz polemiklere karnımız tok artık...Kimsenin sürülmesine de razı değil gönlümüz...
Asıl ihtiyacımız olan şey "empati"...
Karşımızdakinin derdini, mesajını, kaygısını anlayabilmek...
Hayata bir de onun penceresinden bakabilmek...
Herkesin birbirine saygı içinde, özgürce var olabileceği ortak bir yaşam için çözümler üretebilmek....
Siyasetin işidir bu...
Yapabilen büyür, yapamayan gider: Suudi Arabistan'a değil; tarihin çöplüğüne...





Alt 27-10-2006, 17:38 #13

GamzeLim

Yüreğimdeki Yağmurlar


Bavulları hep toplu durmalı insanin...
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli...
İhanetlere, terk edilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...
Yalnızlığa alışmalı...
Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti.
Dayanışma, günümüzün borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık...
Bireyin kesif çağı, geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız.
Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil;
Zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır...

İşte o yüzden alışmalı yalnızlıklara...
Sokaklar dolusu ıssızlıkla baş başa yaşamayı göze almalı insan...
Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı...
Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli...
Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...
Romanlardan, yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...
"Yalnızlık paylaşılmaz/Paylaşılsa yalnızlık olmaz" Dizeleriyle başlamalı güne...
Telesekretere "Su anda size cevap verebilecek kimse yok! " denmeli, "Belkide hiç olmayacak..." cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...
Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır. Haklılığın onuru yaşatır insani...
Susmanın utancı öldürür... O yüzden en sessiz gecelerde "Doğruydu, yaptım" la teselli bulmalı insan.

Feryada komşuların yetişmemesine,
Soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı...
Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı...
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye,
Kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı...
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur,
Ama hep kalıp savaşacak kadar gözü pek olabilmeli...
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...
Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
Yollarla barışmalı...
Yalnızlığa alışmalı...



Can Dündar





Alt 28-10-2006, 17:46 #14

AkaSya.

Bizden Biri


ellerinize sağlık





Alt 28-10-2006, 18:35 #15

sevmesini_bilirmisin

Acemi Üye


ELLERİNE YÜREGİNE SAGLIK ÇOK GÜZELL..





Alt 28-10-2006, 18:44 #16

=> $irine <=

Bizden Biri

ELLerinize SağLık





Alt 18-11-2006, 22:24 #17

Effendy

Yasaklı Üye

Emeğine sağlık,okumaktan bıkmıyor insan Can Dündar'ı





Alt 23-02-2007, 13:37 #18

mervemss

Forum Heveslisi

BAHAR GETİRDİM SANA


“Neyi arıyorsan sen, O’sundur” der Mevlana..
Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık....
Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip,
kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine
çıkarır. Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında,
her sevda ruhumuzun bir başka yüzü... Her aşkta
kendimizi ararız, o yüzden bulduklarımız benzerimizdir.
Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve
dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden
kendi yüzünüz bakacaktır size... Aşk denilen
kaleydoskobun buzlu camına gözünüzü dayadığınızda,
binbir cam rengarenk ışıklar saçarak döndüğünde,
her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz.
Her camda, farklı bir renginiz vardır; her şekilde
sizden bir parça... Aşklarınız hülasanızdır.
Sevdiginiz her adam, beğendiğiniz her kadın
farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi
kaleydoskobu, cam paralar yer değiştirip yeni şekiller
alır; hepsi siz... Sevgilinizin gözlerindeki dolunay,
sizdeki ışığın yansımasıdır aslında;
dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin yansımanızdır.
Yoksa halâ bir sevdiğiniz, o henüz kendinizi
bulamadığınızdandır... Aşk, narsizmdir.
Sevda, çevrildikçe içinizin farklı ışıklarını yakan
eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.
Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir
gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.
Narcissusu’u bilirsiniz; Öyle heybetli ve güzelmiş ki,
bakmaya dayanazmazmış kendine... Gün boyu
ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu,
dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş
hayran hayran... Bir gün ırmak kenarında gezinirken,
sudaki yansımasına ilişmiş gözü. Uzanıp, iyice
bakmak istemiş. Tam gördüğünde kendisini,
dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa,
kapılıp gitmiş suya... Yeryüzünün en güzel insanının
öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için O’nu
her bahar açan gözel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş,
Narcissus, nergis olmuş. Kıssadan hisse, benden
size tavsiye, taze bir nergis verin bugün sevgilinize...
Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya
çevirip içinizdeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi
“Bahar getirdim sana” deyin.
Baharın elinizde olduğunu unutmadan..
Gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz;
dikkat edin de hayran olup düşmeyin...
Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...
Can DÜNDAR





Alt 24-02-2007, 10:44 #19

İmpecca.

.


payLa$ımınız için saoL....





Alt 28-02-2007, 11:10 #20

tatlıcadı_özdo

Foruma Alışıyor

???


Bahar, alıp başını gitmelerin mevsimidir. Sebepsiz yere bazen... Önünü ardını hesaplamadan... Hesapsız, kitapsız çekip gitmelerin mevsimidir bahar...

Bir bakarsınız kekik kokulu bir nisan sabahı koparıp alıverir sizi hayattan... Çiçek açmış bir kiraz ağacının hayaliyle yollara düşersiniz.

Demir alır gönlünüzün limanındaki gemiler... Açılır gidersiniz...

Aradığınız belki yüzülmemiş denizlerdir, belki keşfedilmemiş sevdalar, belki hiç yazılmamış satırlar...

Yüzmenin, sevmenin, yazmanın heyecanıyla coşarsınız.

Dünyaya sırtınızı dönüp yürürken, o yaşanmamışlıkların izini sürersiniz kuytularda... Ve çoğu zaman kendinizle karşılaşırsınız umulmadık bir köşebaşında...

Elele tutuşur yürürsünüz içindeki çocukla...

O'nu büyütmekten korkarak...



* * *



Önünde bir nisan sağanağı varsa, geriye dönüp bakası gelmez insanın...

Oysa fotoğrafları henüz tazedir dünün ayazlı gecelerinin... Kışı birlikte aştığınız dostluklar sımsıcak durur yüreğinizde... Sadakatin ve yerleşikliğin güvenli kolları huzur vaadeder ardınız sıra...

Gel gör ki baharın kokusu dayanılmazdır. Ilık bir rüzgar ruhunuzdaki isyanı okşar. "Hadi sokağa" diye bağıran sirenler çalar içinizden... Derinliklerinizde tutuşturulmayı bekleyen alevler kı vılcımlanır. Kalbinizden havalanan güvercinlere şaşakalırsınız.

Sanki gitmek sadakattir: kalmaksa ihanet...

100 günü aşkındır bu köşede Yeni Yüzyıl haftasonlarında birlikte olduk sizlerle...

Güldük çoğu zaman ya da kızdık öfke dolu sözcüklerde... Mahzunlaştığımız da oldu, çocuklaştığımız kadar...

Yeni sözler söyleme derdine düştük, eskiye sırtımızı dönmeden...

Zorlu bir kışı, kırık dökük satırları ufalayıp ateşleyerek geçirdik.

Yeni bir yüzyılın silueti gülümsedi siz sayfaları çevirdikçe... "Ha doğdu, ha doğacak" denilen gazete, yeni kızlar, yeni oğlanlar doğurdu yeni doğacak bir yüzyıl için...

Sonra nisan geldi...

Sokakta direnilmesi imkansız bir çimen kokusu... içinin bir yerinde yuvadan erken ayrılmanın, sokakta hırpalanmanın korkusu...

Lakin bahara söz geçirmek ne mümkün...

Bir kez çiy düşmeye görsün kış mahmuru bedenlere...

...Coşkuları dizginleyebilene aşkolsun...



* * *



Bu yüzden izin istiyorum sizlerden... Bu köşe (kış köşesi) baharla buharlaşıyor.

Geriye bakınca hüzünleniyorum elbet...

Çünkü geride güzel bir doğuma ortak olmanın tatlı heyecanı var. Ve paylaşılmış köşelerde benzer duyarlılıklar... Ve sımsıcak dostluklar...

Ama önümsıra yüzülmemiş denizlerden iyot kokuları çarpıyor burnuma... Yeni Yüzyıl'ın ilham verdiği baharlar çağırıyor.

Şimdi gitmek sadakattir, kalmaksa ihanet...

O yüzden bir an önce kanatları takıp, uçmakta yarar var... Yeni baharlarda, yepyeni bahar şarkıları söyleyebilmek için...

Hep beraber...

ALINTI ..... CAN DÜNDAR





Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:26 .