Sponsorlu Bağlantılar:
  Murat Özyaşar ile Söyleşi
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Lahana Çorbası Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 18-08-2015, 23:31 #1

José

Forum Üstadı

Murat Özyaşar ile Söyleşi

MURAT ÖZYAŞAR:
“Sezgidir Yazara Yol Açtıran”

Murat Özyaşar’ın ilk öykü kitabı “Ayna Çarpması”nı okuduğumda uzun zaman yolunu gözleyeceğim bir yazarla karşılaştığımı içten içe sezmiştim. Gerçekten de aradan geçen yedi yıl boyunca bekledim. Nihayet yedi yılın sonunda “Sarı Kahkaha” çıkageldi. Kitabı okuduğumda Murat Özyaşar’ın hangi yolları aştığını, yazısına neler eklediğini görünce şaşırmadım ama büyük bir sevinç duydum. Yolunu gözlemeye devam edeceğim için…
“Sarı Kahkaha”da yer alan neredeyse her öyküde köklerle, babayla hesaplaşma teması var. Bu hesaplaşma ailedeki babayı olduğu kadar, iktidarın tüm tezahürlerini de kapsıyor. Özyaşar’ın öykülerinin çoğunlukla kahramanı erkekler. Babalarıyla ilişkilerinin yanında, anneleriyle, sevgilileriyle ilişkileri de öykülerin temaları arasında. Askerlik, erkekler arası arkadaşlıklar, erkeklerin cinsellikle imtihanına kadar uzanan öyküler var kitapta. Özyaşar bu kadar “erkek bir dünya”ya girmiş olmasına karşın maskülen bir dil ve bakışla örmüyor hikâyelerini. Belki de o sayede erkeğin değil insanın hikâyesini okuyorsunuz zaten…

Irmak Zileli: Daha ilk öyküde anlatıcı karakter “iyi de biz kimin devamıyız Kâmil” diye soruyor. Köklerle, babayla hesaplaşma teması neredeyse her öyküde var. Senin için öykülerin böyle bir tematik bütünlüğü var mı?

Murat Özyaşar: İlk kitabım “Ayna Çarp¬ması”nda tematik bir bütünlüğün oluşması için özenle çalışmıştım. Hikâyeler birbirine değsin, birbirini bütünlesin istemiştim. Pavese’nin “Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum,” alıntısıyla başlayan “Ayna Çarpması”, The Beatles’ten bir dizeyle kapanıyordu: “Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim.” Kitaptaki öyküler de tıpkı ilk alıntıyla son alıntı arasındaki gerilimli ilişkiyi yansıtsın; varlıktan yokluğa mıhlanan öyküler olsun istemiştim. Bunu ne kadar becerebildim bilmiyorum elbette. Ama kimi söyleşilerde “Ben bu kitabı yazmadım, bu kitabı yaptım,” gibi büyük sözler de ettim. Demek ki kendimi, kendi yazımdan daha akıllı saydığım zamanlardaymışım. Ne iyi ki, yazı, bunun böyle olmadığını, yazarın yazısından daha akıllı olamayacağını gösterdi bana. Şimdi efendi efendi oturmanın zamanıdır artık.
“Sarı Kahkaha”da ise birbirini tamamlayan öyküler yazmak gibi bir muradım olmadı. Tek derdim vardı bu kitabın başına otururken: Müstakil hikâyeler yazmak! Kitapta geçen “Cümlelerin anlamları yoktur, anlamların cümleleri var. Her anlamın bir cümlesi olmadığı için de hikâyeler var,” cümlesi kitabın kaderini de belirledi. Niçin hikâye yazdığıma yanıtımdır aslında bu cümle. Gündelik hayatta niçin hikâye anlatırız, niçin yazıyoruz da diyebilirim ya da şöyle sormak gerek: Niçin beste yapar biri, bir başkası niçin roman yazar, baş başa verip saatlerce bir konu hakkında niçin konuşur, sohbet ederiz? Demem o ki; halihazırda, her cümlenin en az bir anlamı var, evet, ama her anlamın bir cümlesi yok. Belki de o anlam ve manaya ulaşmak için tüm bu eylemimiz. Belki sözcüğünün “belirli ki”den geldiğini unutmadan.
O anlamı olmayan cümlelerin meramı; formu belirlediği gibi, metnin uzunluğunu, kısalığını, yoğunluğunu, derinliğini, sadeliğini ve daha birçok sıfatı da belirler çünkü. O cümleyi kuramadığımız ve asla kuramayacağımızı bildiğimiz için bu dünya telaşımız, dünya derdimiz.
Sonra sonra, kitaptaki öykülerin tamamına baktığımda aslında derdimin aynı olduğunu, o uzun cümleyi kurma derdiyle “Sarı Kahkaha”nın başına oturduğumu fark ettim diyebilirim. Her hikâyeyi müstakil kurma çabası veya hikâyelerin tematik bir bütünlüğü olsun niyeti, birbirini inkâr eden haller de değil anladığım. Varsa bir derdiniz yazarsınız, yazı da sizi yazar. Sizin yazınızdan daha akıllı olma gibi bir erdeminiz yoktur!

Irmak Zileli: Er¬kek karakterlerin babalarıyla hesaplaşmasını okuyoruz kitapta. Kafka’dan O¬ğuz Atay’a önemli edebiyatçıların metin¬lerin¬de önem¬li bir izlektir bu. Mu¬rat Öz¬yaşar için de böyle olacağının bir işareti midir “Sarı Kahkaha”daki öyküler?

Murat Özyaşar: Edebiyatta herhalde en çok işlenen temalardan biri olmuştur “baba”. “Yasak Bölge” öyküsünde şöyle bir cümle var: “Adı: Baba!.. Yahut çok çiğnenmiş bir patika.” Farkındalık iyidir her zaman. Benden önce kim, hangi yolu hangi şekillerde yürümüş; bu, beni fazlasıyla ilgilendiriyor. Tam da bu sebeple kurmuştum bu cümleyi. Edebi bilgi her zaman yol aldırır yazara, ama ve asıl daha önemlisi edebi sezgidir yazara yol açtıran. Şöyle şöyle bir kitap yazacağım, şöyle şöyle projelerim var, diyen biri olmadım hiçbir zaman. Yazının başına otururken ne yazacağını, hikâyenin nereye evrileceğini, nasıl sonlanacağını bilemeyen biriyim ben. Yazının kahrını da keyfini de tam olarak buradan alıyorum diyebilirim. Bu sebeple “baba” izleği sürer mi yazdıklarımda gerçekten bilmiyorum. Ben şimdilik hesaplaştığımı düşünüyorum “baba” izleğiyle, ama hayattır ve yazıdır bu; “olmamış,” der, “hadi bi’ daha.”

Irmak Zileli: Ölçeği büyüttüğümüzde ailedeki bu iktidar simgesinin farklı tezahürlerini görüyoruz. Öykülerinin bu “farklı tezahürlerle” de bir alıp veremediği var mı?

Murat Özyaşar: “Baba” en küçük ölçek belki de. Ve evet, ölçeği büyüttükçe büyütelim. “Baba”nın farklı tezahürleriyle, sözgelimi “devlet”le, sözgelimi “efendi dili”yle alıp veremediğim çok şey var. Ama yazdıklarım hakkında konuşmak, onları açıklamaya, uzun uzun anlatmaya çalışmak zoruma gidiyor. Her türlü iktidarla hesabımın olduğu, okur ve eleştirmen katında dile getirilmesi daha çok memnun eder beni. Söyleyecek sözüm yok, okurla kitap arasına girecek halim de.

Irmak Zileli: “Ben babama benzemek istemiyordum, annem balkondaki o kıza çok benziyordu çünkü” diyor bir öyküde karakter. Sence babalarımızın ve annelerimizin bir tekrarı olmak fiziksel ya da psikolojik aktarımın bize hediyesi bir yazgı mıdır?

Murat Özyaşar: Bunun bir “hediye” oluşundan şüphe ediyorum. Uzun zamandır tanıdığım, ahbaplık ettiğim bir arkadaşımın babasıyla yıllar sonra tanıştım. İlk sohbette gördüğüm şey; baba ve oğulun jest ve mimiklerinin aynı oluşu, benzer hikâyeleri benzer edayla anlatışları, yürüyüşlerinin aynı oluşuydu… Bunu, arkadaşıma söylediğimde çok bozuldu. Yıllardır kendini var etmek için kendine fazlasıyla çalıştığından, neler neler yaptığından söz etti uzun uzun. “Sonuç bu olmamalı,” demişti konuşmanın sonunda. Evet, sonuç bu olmamalı.

Irmak Zileli: Bu kadar “erkek” bir hikaye anlatırken yazı kolaylıkla maskülenleşebilecekken buna izin vermemişsin. Bu, özel bir dikkatin ürünü mü? Bu tür hikâyelerde böyle bir risk olduğunu düşünüyor musun? Ya da sence maskülen bir dil çıksaydı bu bir problem olur muydu?

Murat Özyaşar: “Şairin hayatı şiire dahil,” demişti Cemal Süreya haklı gerekçelerle. Bu cümleyi, gayet tabii düzyazı için de kurabiliriz. Gündelik hayattaki tavrımın yazıya yansıması deyip kendime de bir pay çıkarabilirim senin bu incelikli saptamandan. Maskülen bir dil hikâyelerde problem olur mu, hikâyenin böyle bir dile ihtiyacı varsa neden olsun?

Irmak Zileli: Öykülerinde adını anmasan da Doğu seziliyor. Doğu’nun insanının yanında, toplumsal ve siyasal ortam, savaş, halkın yaşadıkları… Fakat bütün bunlar öyküyü ele geçirmiyor da hep bireye ait dertlerin aralarında derelerinde görünüp kayboluyorlar. Öykü evreni ile güncel/siyasal evren nerelerde nasıl, ne ölçüde kesişiyor senin metinlerinde?

Murat Özyaşar: Sözünü ettiğin Doğu’ya Kürtler uzun zamandır Kuzey diyor. Açıkçası benim için Doğu; ta Hindistan’a, Çin’e, Maçin’e uzanan bir yer. Haliyle Doğu’dan anladığım sadece Güneydoğu Anadolu Bölgesi değil.Çocukluğum ve hayatımın büyük bir kısmı Diyarbakır’da geçti, orda doğup büyüdüm ve hâlâ orda yaşıyorum. Bazı sözcükleri öğrenmenin yaşı vardır. Amma velakin kimi yerlerde öğrenmenin yaşı daha erkene alınmıştır. Diyarbakır’da doğmuşsanız şayet, diğer yerlerdeki yaşıtlarınıza nazaran bazı sözcüklere erken kayıt yapmak, kimi sözcükleri erken sökmek ve bu sözcüklerle vaktinden evvel tanışmak zorundasınızdır. Her ne kadar sözcük diyorsam da sen bunu kimi zaman bir cümle, deyim, şarkı, durum veya olay olarak da okuyabilirsin. Niyetim bir yerde doğmuş ve orada büyümüşlere güzelleme yapmak değil, bundan bir mağduriyet çıkarmak hiç değil. Hiçbir hiyerarşi kurmadan ya da herhangi bir şeyi yüceltmeme adına söylüyorum bunu. Demek istediğim sadece şu: Bazı çocuklar daha erken atılırlar bazı sözcüklerin içine. Bazı çocukların ise vakti vardır daha. Nedir peki bu sözcükler: serhildan, fail-i meçhul, bildiri, ajitasyon, zıvana, çarşaf, askıcı, tufacı, tevkif, refik, milis, provokasyon, azadî, gayr-ı meşru, berxwedan, şoreş…
Hal böyle olunca daha ayık başlıyorsunuz hayata, buna mecbursunuz çünkü. Siyasal olanı, toplumsal meseleleri konu edinirken “insan”ı asla unutmamam gerektiğini hep hatırlarım. Çünkü edebiyatın gereğidir bu, buna ant içmelidir edebiyatçı. Öbür türlüsü slogandan öteye geçmez; bilgi, belge olmanın dışında hiçbir hükmü yoktur yazılanın. Çünkü bin yıllardır tekrarlanır; edebiyatçının işi “güzel” olanladır, “doğru” olan ile değil.

Irmak Zileli: “Altıotuzbeş” isimli öykü bir askerlik hikâyesi gibi dursa da farklı katmanları olan bir öykü. Orada en başta anlatılan hikâyenin öykünün sonunda gerçekleşmesi ilgimi çekti. Katmanlardan biri de “anlatının gücü” ya da “hikâye anlatıcılığının” gücü mü?

Murat Özyaşar: “Altıotuzbeş” öyküsü şüpheli asker ölümlerini konu edinen, Murathan Mungan’ın hazırladığı “Merhaba Asker” seçkisi için yazıldı. Kendime dair vereceğim bu bilgi eminim hikâyeye hiçbir şey katmayacaktır, ama söyleşi ve röportajlar biraz da bunun için var: Askerliğimi “sakıncalı” olarak yaptım. Bilmeyenler için özetle söylersem silahın, nöbetin ve bir bez parçasından ibaret rütbenin verilmediği, bir bölük gözün sürekli üzerinizde tetikte durduğu halin, iktidar için bir “tehdidin” adıdır “sakıncalı” olmak.
“Altıotuzbeş” öyküsünde dört “sakıncalı” askerden birinin hikâyesini dünyanın en eski, ta Habil ve Kâbil’den bu yana işlenen meselelerinden biri olan “kardeşlik, kıskançlık” meselesini hem “kışla” hem de “dağ” üzerinden tarife kalkarak “esrar içilen-dumanlı bir kafa”nın eşliğinde düş ile gerçeğin birbirinin yerini aldığı bir atmosferde anlatmaya çalıştım. Hepimiz biliyoruz ki tüm öldürülen veya intihar eden askerlerin hikâyesi birer “sır” olarak kaldı. Bu sır, beni “esrarlı” bir atmosferde hikâyemi anlatmaya yöneltti. Senin de bildiğin gibi, “esrar” aynı zamanda “sır”ın çoğulu, yani sırlar demek. Derdim, herkesin bildiği bu sırrı, bu hikâyeyle ifşa etmekti.
Asıl derdim “iktidardı” çünkü; kışladaki herhangi bir komutanla, canına cömert dağdaki ağbiyle kahvehaneden yükselen mahallenin sesiyle de hesaplaşmak istedim.
Tabii, bunu ne kadar becerebildim, bilemiyorum.
Şimdi diyeceğim okuru ne kadar ilgilendirir onu da bilmiyorum ama, has okuru ilgilendireceğini düşünüyorum.
“Merhaba Asker”deki “Altıotuzbeş” hikâyesini bildiğimiz anlamda 1. 2. veya 3. tekil anlatıcı sesle değil de bile isteye “figüran anlatıcı ses”in üzerine kurdum.
Malum, asker intiharları mevzusunda öldürülen veya intihar eden bütün askerler iktidar nezdinde birer “figüran” olmaktan öteye gidemedi. Bu sebeple ben de hikâyemi “figüran anlatıcı ses”in üzerine kurdum. Çünkü bir hikâyede “ne anlattığımız kadar” onu “nasıl anlattığımız”, hatta bu aralar hikâyeyi “niçin” anlattığımız da fazlasıyla ilgilendiriyor beni.

Irmak Zileli: “Cümlelerin anlamları yoktur, anlamların cümleleri vardır”ın dışında da neredeyse hemen her öyküde yazıyla ilişkili bir değinme ya da göndermeye rastlıyoruz. “Ayna Çarpması”ndan bu yana geçen yedi yıl içinde Murat Özyaşar dilin, edebiyatın, öykünün nerelerinde gezindi?

Murat Özyaşar: Sende de oluyordur. Zaman zaman daha önce okuduğum bir romanı, hikâyeyi veya şiiri gecenin bir vakti, sanki sebepsiz bir yere bi’ daha okuma ihtiyacı hissederim. Aslında o metne o ara duyduğum ihtiyaçtan kaynaklanıyor bu durum. Kilit sözcüğüm: İhtiyaç. Aradan geçen bu yedi yıl zarfında, tıpkı bu okumalarda olduğu gibi, yazma ihtiyacı hissetmediğim hiçbir zaman yazı masasının başına oturmadım. Kendimi yazarken yakalamak, yazıya böyle bulaşmak, yazıyla böyle buluşmak hoşuma gidiyor çünkü.

Irmak Zileli: Bir öyküde hepimizin hayatındaki kimi klişeleri ardı ardına sıralıyorsun ve o an tek bir klişe bile bütün bir resmi görmeyi sağlıyor. Mesela “sıkıntıdan ölecek gibi olduğun aile çay bahçesi”, “genç kızların genç kızlarla dans ettiği düğünler” gibi… Klişelerin metni yerelleştirme gibi bir riski olduğunu düşünüyor musun? Ya da sen bunu dert ediyor musun?

Murat Özyaşar: Bu soruyu Borges yanıtlasın: “Ben, diyelim ayda yaşayan bir adam üstüne, bir öykü yazsam bile bir Arjantin öyküsü çıkar ortaya, çünkü Arjantinliyim; kaynağı da Batı uygarlığı olur, çünkü o uygarlıktanım. Bilinçli davranmak şart değil… Ne yüzyılınıza ne de kendi düşüncelerinize bağlı kalmaya özellikle çalışmamalısınız bence, çünkü zaten bağlısınız. belirli bir sesiniz, belirli bir yüzünüz, belirli bir yazma tarzınız var, isteseniz de onlardan kaçamazsınız.”

Remzi Kitap Gazetesi, Nisan 2015

Görüntüleme:312, Cevaplar:0

Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler



Murat Özyaşar ile Söyleşi Konusuna Benzer Konular

Sessiz Söyleşi


Sessiz Söyleşi Konuştu kadın iki dudağı bir halde -kaburga kemiğinden başka neyim? dinledi adam; -kaburgam gibisin, gönlüme kafes ellerin. ...

Sevgiliyle Söyleşi


Dedim ki ben sana vurgunum Gündüzüm seninle Gecem seninle Dedi ki benden ne istersin ki Gecende varsam Gündüzünde varsam senin için Aşk senin...

Mc-Kalender & İsyankar_İzmirli - Bir Söyleşi xD


mc:selamın aleykum rafet:way ağam aleykum selam mc:nasılsın rafet:ii kardeşim sen mc:beni karıştırma konu sensin rafet:konu benimde adettendir...

Yaşamla Söyleşi...


yaşamla söyleşi.... Selem yaşam selam sana. Biliyormusun şu birkaç gündür sana haksızlık ettiğimi düşünmeye başladım. Ne kadar çok günahına...

Ayna Çarpması - Murat Özyaşar


Pavese’den bir cümleyle başlıyor Ayna Çarpması; "Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum." Ve Beatles’tan bir...




Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 00:04 .