Sponsorlu Bağlantılar:
  Ece Temelkuran ile röportaj
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Lahana Çorbası Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 18-08-2015, 23:32 #1

José

Forum Üstadı

Ece Temelkuran ile röportaj

“Bu Romanda 12 Eylül Bir Ayrıntı”

Ece Temelkuran, yeni romanı “Devir”le kendi edebiyatında da yeni bir devir açıyor. Gazeteciliği bırakıp edebiyata yöneldiğini açıklaması da bu yeni devrin işaretlerinden. Bu yenilenme Temelkuran’ın metninde dilde ve kurguda kimi farklılıklarda da göze çarpıyor. Anlatmaktan çok gösteren, sahneler kuran ve bu sahneye okuru çağıran bir metin var karşımızda. Duyguları anların, olayların içinde nesnelerin de yardımıyla göstermeyi tercih ediyor yazar. Belki de ilk kez “alıntılanamayacak”, aforizmalardan arınmış bir metinle çıkıyor okurunun karşısına. Bu yönüyle de, kendi deyimiyle “şatafatlı” cümleler yerine, etkileyici anlar resmediyor. Bu an’ların içindeki duyguyu okura bırakıyor. Okurunun emeğini ve katkısını talep ediyor.
Aslında bu, romanın meselesi için de anlamlı. Çünkü Temelkuran, bir “devri” yeni kuşaklara devrederken büyük ve destansı hikâyeler anlatıldığını, daha küçük anların, daha küçük hikâyelerin kaybolup gittiğini söylüyor. Oysa bu küçük hikâyeler, o büyük resmi asıl var edenler…
“Devir”, 12 Eylül’e giden günleri iki farklı ailenin sekiz yaşındaki çocuklarının gözünden anlatıyor okura. Ayşe ile Ali’nin arkadaşlığı ve kendilerini adadıkları amaçları etrafında örülen roman, iki ailenin ve ülkenin toplumsal, politik resmini veriyor. Ayşe ile Ali yalnızca tanık ve anlatıcı olarak yoklar romanda. Kuğuları kucaklayıp özgürlüğüne kavuşturan iki çocuk, 2013 Haziran’ında ağaçlara sarılan, yaralı martıları sedyede taşıyan gençleri hatırlatıyor bana.

“Kitapta sık sık unutmamak ile hatırlamak arasındaki ayrım vurgulanıyor. Arada nasıl bir fark var?”

“Çocukluğumuzdan beri hep ‘unutulmaması gerekenler’ üzerine bir tarih kuruluyor. ‘Unutmayacağız, unutturmayacağız’. Böyle bir inatla kurulan tarih var. Unutulmaması gereken olayların ve insanların gerisindeki küçük ayrıntıların, olay parçalarının, duyguların es geçildiğini düşünüyorum. Böyle böyle hırstan ve hınçtan oluşan, eksik bir tarih kuruluyor. O yüzden de ne geçmişteki dönemin ruh halini anlıyoruz ne de nerelerde hata yapıldığını… O insanların bizlere ne kadar benzediğini fark edemiyoruz. Hatırlamaya değer bulmadıklarımızı hatırlayabilirsek hayatın terkibini anlamak mümkün olacak gibi geliyor bana.”

“Solcuların resmi tarihi de mi insandan yoksun?”

“Solcuların bir tane resmi tarihi olsa işimiz çok kolay olurdu. Oysa hâlâ üzerinde kavgalı olunan bir tarihten söz ediyoruz. İnsandan yoksun demeyeyim ama hikâyelerden yoksun biraz. Bu hikâyelerin nesilden nesile aktarıldığı yer masalar, genellikle de rakı masaları oldu. Bulutsuzluk Özlemi’nin şarkısında ‘Hayat bayram olmadı ya da her nefes alışımız bayramdı’ diyor ya, bu iki durum arasında gidip gelen bir tarih anlatıldı hep. Ya abartılı bir şekilde duygusal, ya da tamamen duygulardan arındırılmış bir tarih dinledik. O yüzden de tam değil, hep eksik. Ve eksik bir tarih yalan bir tarihtir de.”

“Duyguları anlatırken kolaylıkla ağlak bir metne de evrilebilecek bir hikâye. Aynı zamanda duygudan kaçayım derken yavanlaşma tehlikesi de var. Denge kurmak için dille ilgili nelere dikkat ettiniz?”

“Bana devredilenlerle ve sol geçmişle ilgili bir duygum var. O duygu da zaten tam arada bir duygu. Keder de diyemem, coşku da diyemem. İkisinin arasında bir yerde. Tam olarak o bıçak sırtı yerde olsun istedim kitap. Çok kolay vıcık vıcıklaştırılabilecek bir hikaye, çok kolay da duygusuz anlatılabilecek bir hikaye, çünkü belgesel bir boyutu da var. Her ikisinin ortasında durmak gerekiyordu. Bunun ayarını her seferinde kendi içimden geçirerek yapmaktan başka bir şansım yoktu. Çünkü bu zaten tarif edemediğim bir duygu. Doğruluğunu, yanlışlığını denemenin olanağı yoktu. Çocukları seçmemin nedeni de o. Duyguları birer görüntü olarak aktarmaya yaradı çocuklar. Kahramanım büyükler olsaydı duyguları tarif etmeye çalışacaklardı. Tarif edilen her duygu da bozulacaktı. O yüzden kendi geldiğim olgunluk noktasının da bir karşılığı olarak köpüklü köpüklü olmayan duygular, köpüklü olmayan durumlar kurmak istedim. Film gibi… Çocuk gözünden anlatmak da öyle bir şey. Çocuk görüyor ve ne düşündüğünü tam olarak bilmiyorsun, kendi düşündüğün şeyi aktarıyorsun ona aslında. Okura diyorum ki, çocuk gözünden bakacaksınız, bir görüntü göreceksiniz ama siz ne hissederseniz o. Bunu yapmak zor oldu. Kendimi hep durdurmam gerekti. Çünkü yazmanın şehvetine kapılıyor insan. Köşe yazarlığından da biliyorum, okurun nabzını çok iyi tutabilirim. Ona ne istiyorsam hissettirebilirim. Bunu bilmek bir yandan iyi ama insanı kötü edebiyata da heveslendirebilir. Şimdi ağlatabilirim! Şimdi güldürebilirim! O sirk numaralarını yapmak istemedim bu kitapta. Kendim için de zor olanı yapmak istedim. Duyguyu köpürtmeden, sözcükleri şatafatlı hale getirmeden ortaya koymak ve bırakmak…”

“Bu tercih aynı zamanda yeni bir okur tercihi anlamına da geliyor mu?”

“Evet evet. Son birkaç yıldır söylüyorum, artık ben sevilmek ihtiyacımın kölesi olmayacağım. Bunu söylediğin andan itibaren başka bir hayat başlıyor, başka bir edebiyat da başlıyor. Başka bir okur seçtim mi, emin değilim ama okuru buralara çağırıyorum galiba. Tamam, artık yeter, diyorum okura, kitaplardan alıntılar yaptınız, onu kendi aranızda sosyal medyada döndürdünüz, hoş… Bu size iyi de hissettiriyor. Ama bakın bu bitecek. Bunun sonu var, bu tüketen de bir şey; hem edebiyatı tüketen bir şey, hem hayatı… Ay’ı kesip kesip yıldız yapmak gibi. Romanları kesip kesip cümle yapıyorsun. Bu iyi değil. Ben bunun için yazmıyorum ama gördüm ki yazdığım şey buna da hizmet ediyor. Ondan biraz kurtulmak istedim evet. Kendimden rahatsız olmaya başladım. Ben hiçbir kitabı böyle bir hesapla yazmamıştım, hatta ‘Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ı yazarken ben o kitabın çok az okunacağını düşünüyordum. Öyle olmadı. Fakat sonuç olarak yazının gittiği yeri kontrol edebilmek de bence edebiyata dahil bir şey olmalı.”

“’Ben değiştim, dolayısıyla edebiyatım da değişti’ dediniz, yazar ile metin arasında böyle bir doğrudan ilişki olduğunu düşünüyor musunuz?”

“Başka yazarları bilmiyorum ama benim ne yaşadığımla birebir bağlantısı var yazdıklarımın. Kendim de kemale ermek için yazıyorum zaten. Bu kitabın benim için o bakımdan bir anlamı var. Gerçekten de kuğuların kanatlarının kırılması, benim kanadımın kırıldığı yerin Ankara olması, tekrar kendi kanadımı takmak… Kendi kendime büyü yapmak gibi bir şey yazmak. Bu kitapla da kırık kanadımı yerine taktığımı hissettim. Herkes tarafından sevilmemek korkusu benim kanadımı çok kırmış.”

“Geçmişi hatırladığımız zaman onu biraz da temize çekmeye çalışıyor muyuz? Hatırlarken yaşanan olayları romantize ediyor muyuz?”

“Özellikle Hüseyin ile Birgül’ü yazarken bunu çok düşündüm. Bazı şeyleri bugünden bakınca anlamak mümkün değil. Orada sahici bir romantizm var. Biz bugünden bakınca hafif arabesk buluyoruz. Hüseyin’i yazarken kendimi sık sık yokladım; abartıyor muyum, romantize ediyor muyum, mistifiye ediyor muyum? Bir yerden sonra bıraktım, çünkü evet, o dönemin duygusu bu gerçekten. Gezi’den sonra bu bakış açım değişti benim. Zaten Gezi olmasaydı bu romanı da yazmazdım. Romantik olmak da o kadar kötü bir şey değil. Bir de yazarken kendi kendime şunu sürekli hatırlatma ihtiyacı duydum: Bu çocuklar 20 yaşında. Bugün 20 yaşında bir genç benim için çocuk. 68 kuşağının devrimcilerinin o zaman 20’li yaşlarda olduklarını unutuyoruz. Bu kitap iki, hatta iki buçuk kere tekrar yazıldı, ilk yazdığım versiyonunda flashback’le yazmıştım. Ayşe’nin flashback’iyle. Ama olmadı. Bu nedenle olmadı. Çünkü bugünden bakınca o gün bozuluyor. Ayşe bugün çevirmen olsun diyelim ki. Nerede çevirmenlik yapıyor? Falanca yayınevinde… O hangi siyasetten geliyor? Hatırlama üzerinden yazmak, bütün hikâyeyi yeniden biçimlendiriyor ve bence bozuyor. Tam o duyguyu, o dönemi anlatmak için hakikaten o dönemde olmak gerekiyor. Darbe olacağını da bilmemek, bilmiyormuş gibi düşünmek… İnsanlar ertesi gün devrim olacağını düşünüyor ve buna inanıyor. Bize bugün tuhaf geliyor ama gerçek o.”

“Gezi olmasaydı yazmazdım dediniz, neden?”

“Mesnetsiz olurdu roman. Birincisi kime devredeceksin, neyi devredeceksin, niye devredeceksin? İkincisi; inanmazdı insanlar. Bir zamanlar ne hissedildiğini ne kadar anlatsan da kendileri hissetmediği için o duygunun karşılığını bulmazlardı kendi içlerinde.”

“Gezi ile 68 arasında bir benzeşme var mı size göre?”

“Kesinlikle var. İnsanın özünde bir direnç olduğuna inanmaya karar verdim, bu nedenle karar verdim. Direnmek sözcüğü 30-35 yıl önce yasaklanmış, ama birden hop diye tekrar ortaya çıktı. Bu ve benzeri şeyler insanın içinde direnmek diye bir öz olduğunu bana düşündürtüyor. O yüzden de devretmekle ilgili bir derdim oluyor ve bunun romanını yazmak aklıma geliyor.”

“Farklılık var mı?”

“Kişiselliğe ilişkin çok fazla sözcük var şimdi. O zaman ideolojiye ilişkin çok fazla sözcük vardı. Nurdan Gürbilek’in ‘Vitrinde Yaşamak’ kitabındaydı sanırım, 80’lerin getirdiği en önemli şey ‘özel hayat’ meselesi… ‘Özel hayat’ konusunun çok fazla abartılı olduğunu düşünüyorum birazcık. Gezi’de insanların fark ettiği şey, ‘aa kolektif çok güzel bir şeymiş’ oldu.”

“Bir yandan da bir kolektif vardı, özel hayatı tamamen ortadan kaldırıyordu; sonra özel hayat denen bir şeyin olduğunu fark etti insanlar. Bireysel özgürlükleri kazanmış olarak yeniden kolektife dahil olabileceğimizi de Gezi’yle birlikte gördük.”

“Evet evet, yeni bilgilerle yeni bir kolektif kurmak… Zaten bütün dünyada muhalefetin çözmeye çalıştığı şey bu. Sonu Stalinizm olan o kolektif anlayışı nasıl geri çekip, bu bilgiyle harmanlayıp yeni bir direniş kültürü yaratabiliriz?”

“Bir röportajınızda o dönemle ilgili ‘orada anlam var’ diyorsunuz. Anlamı da yok ettiğini düşününce, 12 Eylül 1980 sadece bir askeri darbe olarak değerlendirilebilir mi?”

“12 Eylül’ün başlangıcı 12 Mart. Sanki 12 Mart hiç yokmuş gibi davranıyoruz. 12 Mart esas masumiyeti yok etti. Deniz’lerin öldürülmesiyle… O güne kadar tahsilli çocukların öldürülmesi düşünülemezdi. Güzel, akıllı, ülkelerini düşünen çocuklar küt diye insanların gözünün önünde öldürüldü. İlk kırılma orası bence. Dolayısıyla 12 Mart’tan sonrası giderek şiddet ve çıldırma hali. 12 Eylül’de ‘bir daha geri dönüş yok’ denildi. Hakikaten çok başarılı bir darbe…”

“Sadece siyasette mi yok oldu anlam?”

“Sinan Cemgil’in babası diyor ya, bu çocuk sizin için öldü, diye; galiba anlam o öldüren askerler yüzünden değil de durup bakan köylüler yüzünden yok oldu. Birçok kesim, ‘biz bunu niye yaptık ki o zaman, boşuna mıydı?’ dedi kendi kendine. O şüphe geldiği zaman zaten her şey darmadağın olabilir. Kitapta da anlatmaya çalıştım, örgütlü sol, aydınlar böyle bir küskünlük yaşarken bir yandan da varını yoğunu bu mücadeleye vermiş bir alt sınıf var. Onlar da ‘bizi niye bıraktınız, biz ha deseydiniz çıkacaktık’ diyor. Orda bir kopukluk var.”

“O yüzden mi bir gecekondu mahallesinde yaşayan aile ile orta sınıftan bir aileyi aldınız romana?”

“Evet, çünkü zaten bir şey olacaksa orta sınıf ile yoksul sınıfın bir tür mutabakatıyla olacak. Bir orta sınıf çocuğu olarak şunu anlatmayı çok istedim; orta sınıftan birinin bir seçim şansının olması… Gecekondu mahallesindekinin ise seçim şansı çok az. Ya mücadele edecek ya da her şeyini kaybedecek. Kaybedecek çok az şeyi var. Öbür taraftaki ise kaybedecek çok şeyi varmış gibi yaşıyor ve o güvenlik duygusuna sürekli geri dönüyor…”
“Çocuklarda bile bu var…”

“Evet, Ayşe bu yüzden zaten çok utanıyor. Sürekli olarak Ali’den daha fazla bir şey yapmaya çalışıyor.”

“‘Durup dururken geçmişi deşmenin bir anlamı yok, eğer bir hedef yoksa’ demişsiniz. Neydi bu kitapla geçmişi deşmekteki hedef?”

“Gezi’de o kadar çok bilmeyen vardı ki geçmişi. Üzüldüm. Çocuklar kendilerini tarihte yalnız hissediyorlardı. İkincisi hem acıklı hem sevinçli bir durumdur, eski abilerin o çocuklardan çok daha heyecanlı olması… Bu iki kuşağın birbirinden haberdar olmaları gerektiğini düşündüm. Reel olarak deneyim aktarımı… Bu kadar gündelik politik bir şey de yüklemek istemem öte yandan. Zaten bu bugün böyle. 10-15 yıl sonra okunduğunda başka bir şey olacak. Ayrıca bu romanı sadece bu ülke için de yazmadım. İran’ın, Afganistan’ın, Sovyetler’in hikâyesini dünyaya anlatan eserler var. Bizim de hikâyemizi başkalarına tercüme edebiliyor olmamız lazım. Tercümede güzel bir yan vardır, o köpüklü duygulardan arındırır her şeyi. Gerçek olan kalır geriye. Çok da anlamı olmayan şatafatlı lafları elemek zorunda kalırsın. Bütün dünyaya anlatılabilir mi acaba bu hikâye diye düşündüm ve hakikaten bunu yapmak istedim.”

“Siyasi bir roman olarak adlandırmak istemiyorsunuz ‘Devir’i. Onu siyasi romandan ayıran nedir?”

“Ben hakikaten insanın özüyle, sınıfsal çatışmaların arasında kalmış insanın özüyle ilişkili bir şey yazmaya çalıştım.”

“Daha da politik bir şeyden söz ediyorsunuz…”

“Evet tabii… Hiçbir şeyi zaten siyasetten ayrı düşünemeyiz. Ama işte siyasi roman deyince devrimci bir genç var, düskurlar çekiyor gibi bir algı var ya… O sınıfa sokulacak diye korktuğum için aslında biraz da öyle şeyler söylüyorum. 12 Eylül bile bu romanda bir ayrıntı aslında. Anlatmaya çalıştığım şey bu ülkedeki insanların terkibi.”

“Belki de siyasi roman adı altında yayınlanmış romanların bugüne dek insanı, bireyi, onun özündeki duyguları, düşünceleri görmezden gelmesinden kaynaklanıyor öyleyse bu vurgu…”

“Evet o kategoriye girecek diye korkuyorum. Yoksa siyasetten korkumuz yok. 70’lerdeki kolektif ve siyasi olan ile bugün bireysel olan ve insanın derinliklerine indikten sonra bulduklarımızla bir şeyleri beraber harmanlayıp yeni bir edebiyat, yeni bir siyaset kurmamız gerekiyor. Böyle de olacak, çünkü bütün dünya buraya gidiyor.”

“‘Bir çocuğun diline varmak, zamanı geri döndürmek kadar hemen hemen imkânsız. Ama edebiyat ikna etmek üzerine kurulu,’ diyorsunuz. Sekiz yaşındaki iki çocuk var, Ayşe ile Ali. Romanın anlatıcıları. Anlatıcı sesi oluştururken sekiz yaşındaki çocuğun dilini kuruyorsunuz. Cümle bozukluklarıyla birlikte. Bir yandan da yetişkinlerin tanık oldukları diyaloglarını eksiksiz aktarabilen bir ses bu. İnandırıcılıkla ilgili kaygılandığınız oldu mu?”

“Burada bir karar vermem gerekiyordu. Bunu yapmazsam dönemi anlayamayacaktık. Bu riski aldım. Film olsaydı çok kolaydı. Çünkü siz o eksiksiz diyalogları kendi kulaklarınızla duyacaktınız. Ama roman olunca bu riski almak zorunda kaldım. O yüzden mesela diyalogları kısa tuttum. Bir yandan da aslında bu derece hatırlamanın da mümkün olduğunu düşünüyorum. Ben dönüp baktığımda bazı diyalogları gerçekten hatırladım. Annem kitabı okuduğunda çok şaşırdı. Bazı göndermeler var, onların ne olduğunu bir tek o biliyor, bunları nasıl hatırlıyorsun, dedi. Retinanın bir kaydı var belki de.”

“Çok sildim dediniz konuşmamızda. Yazdığına hayran olmamak ve vazgeçebilmek… Zor mu?”

“Bu kitapta çok zor oldu. Belgesel bilgiyi öğreniyorsun ya, bilgi seni şaşırtıyor, o şaşırma haliyle içine daha çok bilgi koymaya çalışıyorsun. Edebi kısmı hariç içine koyduğum çok fazla bilgi vardı, onları da çıkarttım. Yazarın kendini o konuda eğitmesi zaman alıyor. Bu cümleyi buraya ‘ben bunu yapabilirim’ diye mi koydun, yoksa gerçekten gerekiyor muydu? Her cümle için bunu sormak gerekiyor. Bu kitapta kendime çok acımasız davrandım.”

“Büyükler ile çocuklar arasındaki ilişkide büyüklerin hoyratlığı dikkatimi çekti. Aliye’nin devrim şehidi olan dayısının parkasını oğlu Ali’ye giydirmesi ve orada yaptığı konuşma da bana hoyratça geldi. Katılıyor musunuz?”

“Tabii… Anneler devrediyor. İnsanlar çocuklarını kendi hikâyelerine dahil etmek için kollarını kanatlarını kırıyorlar aslında. Bu bir seçim. Ermeni bir kadına sormuştum, ‘niye anlatıyorsunuz bunları çocuklara? Katliamlar çocuğa uygun bir hikâye değil’. ‘Ama o zaman bizden olmaz ki’ dedi. Tuhaf bir şekilde bu ‘devir’i kadınlar yapıyor. İnsanın özü dediğim şeyler bunlar aslında. Neden oluyor bu? Bunu merak ediyorum. Hikâyeye dahil olmak için kolunun kanadının kırılma bedelini ödemek… Bu kitap siyasi bir roman değil derken işte kaygım böyle şeylerin atlanması.”

Remzi Kitap Gazetesi, Mart 2015

Görüntüleme:295, Cevaplar:0

Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler



Ece Temelkuran ile röportaj Konusuna Benzer Konular

Artık geri Dönme Ece Temelkuran


önce taksim'deydi. beyoğlu'nda, istiklal caddesi'nde pek de ortalıkta olmayan duvarlarda gördüm: "ne olur geri dönme!" sonra nişantaşı'nda gördüm...

Ağrı'nın derinLiği | Ece TemeLkuran


Yayın Yılı: 2008 322 sayfa Kitap Kağıdı 13,5x19,5 cm Karton Kapak ISBN:9752894976 Dili: TÜRKÇE Bu kitap ne sadece Ermenilere...

Ece Temelkuran


-------------------------------------------------------------------------------- 1973 İzmir doğumlu. Bornova Anadolu Lisesi’ni 1991’de, Ankara...

Ne Anlatayım Ben Sana - Ece Temelkuran


Kitabın künyesi Ne Anlatayım Ben Sana! Ece Temelkuran Everest Yayınları / Siyaset Dizisi Türkçe 262 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20...

Muz Sesleri / Ece Temelkuran


Ece Temelkuran, kalplerin yağmalandığı yerden anlatıyor hikâyesini; Ortadoğu’dan. Arka Kapak “Onu ağustosta muz tarlalarına götürecektim. Muz...




Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:31 .