Sponsorlu Bağlantılar:
  Aslı Tohumcu’yla Söyleşi
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Lahana Çorbası Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 18-08-2015, 23:33 #1

José

Forum Üstadı

Aslı Tohumcu’yla Söyleşi

“En Çok da Ölümü Ti’ye Almaya Çalıştım”

Aslı Tohumcu yeni romanı “Ölü Reşat”la okurunun alışkın olduğu anlatımından ve temalarından uzaklaşıyor. “Ölü Reşat”, Aslı Tohumcu’nun babasıyla ilgili bir gerçeğe dayanmakla birlikte, bu gerçeklikle oyun hamuru gibi oynayan, zaman zaman fantastiğin kıyılarına da yanaşan bir anlatı. Doğduğu gün bir başkasının sırasını aldığına inanılan Adnan’ın ömrü boyunca peşini bırakmayan bu “lanet” üzerini kurulan romanda, iyilik ile kötülük, ölüm ile yaşam gibi zıtlıklar tam da uygun şekilde masalsı bir atmosfer içinde irdeleniyor. Ama yazar bu irdelemeyi asla felsefi sözlerle yapmıyor. Okur hikâyenin akışı içinde bu zıtlıklarla kendiliğinden, üstelik eğlenerek karşılaşıyor. Eğlenmek demişken Tohumcu’nun üslubundaki mizahı es geçmemek ve hatta altını çizmekte fayda var. Öyle görünüyor ki o da bunun farkında ve bundan sonra okurunu sık sık güldürmeye niyetli…

Irmak Zileli: Aslı Tohumcu bu romanında tema açısından bambaşka bir yere yelken açtı denildi. Şiddet hikâyelerinden uzaklaştı ve eğlenceli bir roman yazdı. Bir yanıyla buna katılıyorum ama ben senin bu romanında da bu kez kadına değil, ama genel olarak topluma yönelik başka bir şiddetin ironisini yaptığını düşündüm. Batıl inançlar ve dinden beslenen gelenekler.

Aslı Tohumcu: Dediğin şeyi farkına varmadan yapmış olabilirim, en azından senden gelen bir yorum olduğu için kurcalamaya değer! Esas yapmak istediğim aile geçmişimden eğlenceli bir roman çıkarmaktı. Babamın babası ve her iki dedesi hafız, mevlithan, hattat olunca elbette romanın dinden bağımsız olmasına imkân yoktu. Eee, Allah’ın ruhlar odasında istemeden Reşat’ın sırasını çalıp onun ailesine doğan Adnan’ın hikâyesini anlattığım için, ölüm ve kader bahsinin açılması da kaçınılmazdı. Bu iki kavramla birlikte kaderimizin ne kadarını biz yazıyoruz, ne kadarını Allah sorusu devreye girdi. Böyle böyle dönüp dolaşıp dine geldim ve dinin de ironisini yaptım. Yapmak zorundaydım, aksi takdirde ölümün dehşetengiz korkutuculuğuyla başa çıkamazdım.

Irmak Zileli: Toplumun batıl inançlarını ti’ye alırken hiçbir şekilde incitmeyen bir üslup tutturuyorsun. Kimseyi incitmeden, tam da bir masal anlatıcısı gibi bu konulara tatlı tatlı dokunabilmiş olmanı neye bağlıyorsun?

Aslı Tohumcu: Kendince Allah inancı taşıyan biriyim; özellikle, romanda da boy gösteren Mehmet dedemin şahsında dinle güler yüzlü bir tanışmam oldu. Mehmet dedem hafız ve imam olduğu halde çok muzip, eğlenceli, şakacı bir adamdı. Şahane hikâyeler uydurur, bire bin katar ve kendini herkese can kulağıyla dinletmeyi başarırdı. Din ve din adamı denince benim gözümde canlanan figür odur ve duygu dünyamda epey de etkili olmuş bir insandır. Sırf bu durum bile tek başına sorduğun sorunun cevabı olabilir. Küçükken canım sıkkın olduğunda beni kucağına oturtup okuyup üflemesini hiç unutmam mesela ve bu yaşımda bile çekerim onun eksikliğini… Ayrıca romanda genel olarak her şeyi ti’ye almaya niyetlendiğim için de başarmış olabilirim söylediğin şeyi. En çok da ölümü ti’ye almaya çalıştım ama… Ölüme karşı onu ti’ye almak dışında bir şey yapabilseydim, emin ol onu da yapardım.

Irmak Zileli: İki ana karakter var romanda. Reşat ile Adnan. Reşat kötüyü, can almayı, hırsı, öfkeyi simgeliyorsa, Adnan da çok daha sevecen, hakkaniyetli, iyi bir insan… Dildeki masalsılık, karakterlerin iyi ile kötü olarak işlenmesine de yansımış diyebilir miyiz?

Aslı Tohumcu: Reşat tanrının öldürme inadıysa, Adnan da yaşama arzusu… Reşat Azrail’se, Adnan da benim Azrail’e karşı en büyük silahım. Hani belki ben ölsem yarın, benden az önce bütün sevdiklerim ölse, hani belki roman benden biraz fazla yaşasa, züğürt tesellisi gibi gelse de kulağa, ben bir puan kazanmış sayılırım belki ölüme karşı. Dildeki masalsılığa gelirsek… Bence karakterler ve onların hikâyesi bu dili zorunlu kıldı. Hikâye masal bir yanıyla evet, o derece inanılmaz fantastik öğeler taşıyor, absürd çünkü. Masal bu dili, bu dil de masalı getirdi diyebilirim pekâlâ, ikisini birbirinden ayırmak zor.

Irmak Zileli: Öte yandan çıkış noktan belirli bir gerçekliğe yaslanıyor. Sen o gerçeği çarpıtarak kurguladığını ve geliştirdiğini söylüyorsun. Masal ile gerçek arasındaki ilişkiye bu anlamda da benziyor mu?

Aslı Tohumcu: Benim elimde güzel bir malzeme vardı. Babamı karşıma alıp oturdum ve ondan bana, ait olsam da tanık olmadığım bir hayatı anlatmasını istedim. Sonra babamın hayatı boyunca bence dikkati çekecek kadar çok sayıda kaza geçirdiğini gördüm. Hayatımda önemli yeri olan dedemin, babaannemin bilmediğim hikâyelerini dinledim. Babamla geçirdiğim saatlerin sonunda 1940’lar Bursa’sını ve o atmosferde Kiremitçi Mahallesi’nde mütevazı ama sıradışı bir ailenin ve o ailenin oğlunun hikâyesini anlatmaya karar verdim.

Buna kılıf olarak da Adnan’ın ruhlar odasında Reşat’ın sırasını çalmasını uydurdum. Sonra Adnan’ın hayatına değen, teğet geçen şeyleri ekledim. Bir yerde anlattığım hikâyenin neresinin gerçek neresinin uydurmaca olduğu benim gözümde bile karıştı. Ama istediğim gibi komik ve masalsı bir roman oldu sanırım.

Irmak Zileli: “Ölü Reşat” ile ilgili yazılmış bir yazıda bunun aynı zamanda bir kent romanı olduğu, Bursa’nın da roman karakterlerinden biri olarak öne çıktığı vurgulanmış. Senin böyle bir amacın, düşüncen var mıydı?

Aslı Tohumcu: Bu romanı yazmaya niyetlendiğimde iki tane şahane karakterim vardı; biri, başına nasıl belalar gelirse gelsin hayatta kalmayı ve çok şeyle dalgasını geçmeyi başaran Adnan, diğeri de başta Adnan olmak üzere, romanın bütün yan karakterlerini esirgeyen ve yaşatan, geçmişiyle hepsine taş çıkaran Bursa. Yani nasıl ki Adnan’sız olmazdı bu roman, kesinlikle Bursa’sız da olamazdı. Hatta Bursa’nın yer yer Adnan’dan rol çaldığını bile söyleyebilirim ki böyle olduğuna da hiç pişman değilim.

Irmak Zileli: Sana göre Ölü Reşat’ın ve aslında Adnan’ın hikâyesinde Bursa’ya özgü motifler neler?

Aslı Tohumcu: Reşat’ın doğacakken Adnan’ın hırsızladığı aile bir kere, Bursa’nın eski bir ailesi. Bursa ayrıca eşkıyaları, Kapalıçarşısı, sürgünleri, meşhur Bursa Erkek Lisesi, hatta yerel gazetelerinden aldığım haberlerle girdi hikâyeye. Üstelik bir fon olarak da değil, Bursa’nın hikâyeleri yeri geldi Adnan’ın hikâyesi duraklatılarak anlatıldı. Ayrıca elbette fon olarak da sürekli romandaydı, hikâyenin başka şehirlere taştığı yerlerde bir an önce Bursa’ya dönmek için elimden geleni yaptım, ne yalan söyleyeyim.

Irmak Zileli: Bursa’da büyümek, özellikle bu romanda kullandığın üsluba nasıl yansıdı?

Aslı Tohumcu: Bursa, bugün olduğum kişinin hamurunun yoğrulduğu yer. Mehmet dedesinin elinden tutup Kapalıçarşı’ya alışverişe giden, kâğıt paraların yırtıklarını selobantla yapıştırıp kül tablaları altında düzleyen, bayramlarda calcium sandoz kutusunda bozuk para alan, vişneli gazozları karnı davul gibi şişene kadar içen kız benim bir kere. Hayatın bana kıyak geçtiği, beni pamuklara sararak yaşattığı tek yer Bursa, tek zaman çocukluğumdur. Bugün bir neşem varsa bunun sebebi çocukluğum, çocukluğumda bana gösterilen kıymettir. Unutamadığım bu sevgi, kıymet elbette bu romanın uslübuna da yansımıştır. Neyse ki yansıdı diyeyim hatta!

Irmak Zileli: Bir röportajında, “Edebiyatın hayatı değiştireceği romantizminden kurtuldum biraz, öyle yazdım herhalde bu romanı. Edebiyatım başka bir yere de gidebilirmiş gibi geldi,” diyorsun. Özellikle son cümlede işaret edilen yeni güzergahtan söz edebilir misin biraz?

Aslı Tohumcu: İlk kitabım “Abis” yayınlandığında “bir kitap yazdım ve dünya değişecek” gibisinden romantik bir düşünceye kapılmıştım. Bunun ne kadar salakça bir düşünce olduğunu, dünyanın çokluk kötü yönde değiştiğini, günün birinde iyi yönde değişecekse bunun ancak edebiyat dışında bazı gayret ve eylemlerle olabileceğini Allah’tan biliyorum artık. Bu bilgiyle, artık edebiyatımı insanlara (ve elbette kendime) azıcık nefes aldırmak için de kullanabilirim noktasına geldim. Edebiyatımın gittiği güzergâh bir parça bu.

Bir diğer önemli şey de, gerçeği olduğu gibi yansılayan bir edebiyat yapmak yerine biraz daha yaratıcı bir yazarlığa yaslanan bir edebiyat yapmayı istemem, değişik türleri denemeyi isteme noktasına gelmem sanırım. Distopya gibi, bilim kurgu gibi… Ayrıca mizahı da yakaladım bir kere, çok bırakmak istemiyorum, o beni bırakırsa diye de çok korkuyorum… Umarım bırakmaz çünkü evel ezel insanları gülümsetmeyi seven biri olmuşumdur.

Irmak Zileli: Sence “hayatı değiştirme romantizmi” edebiyatın sırtında bir yük müdür? Ya da acaba eğlenmek ile hayatı değilse bile başka bir şeyleri değiştirmek bir arada mümkün mü?

Aslı Tohumcu: O yükü biz yüklemezsek, edebiyatın sırtında herhangi bir yük olabilir mi, bilmiyorum açıkçası. Ben o yükü yükleyerek yazdım yıllarca ve bunun karşılığında da şahane yol arkadaşları edindim. Hayatın korkunçluğunu gören bir ben değildim yani, bunu anladım. Şimdi yol arkadaşlarımın hayatlarını onları eğlendirerek birkaç saatliğine de olsa etkileyebilirsem, daha ne isterim! “Ölü Reşat”ın yazarı olarak, bu romanı yazarken çok eğlendim ve benim hayatımı şiddetle (bak ironi yaptım yine) değiştirdiğini ve bundan da fazlasıyla mutlu olduğumu söyleyebilirim. Eğlenmek hayatı değiştiremez elbette ama hayatta kalma arzumuzu ve becerimizi artırır mutlaka! Bu anlamda “Ölü Reşat”ı yazmak hayatta kalma becerimi de arzumu da artırdı, yüreğimi ferahlattı, bu duygu okuyucuya da geçerse ne mutlu bana!

Irmak Zileli: Gezi’den sonra edebiyat ve sanat adına bizim çıkarabileceğimiz sonuçlardan biri de gülerek ve güldürerek hayatı ve insanı değiştirmek olabilir mi sence? Buradan hareketle Gezi’den sonra edebiyat deyince sen ne söylersin?

Aslı Tohumcu: Zor bir soru. Gezi’de değme edebiyatçıya yazmayı bıraktıracak bir yaratıcılık sergilendi bence. Haa, bıraktık mı? Hayır! Gezi’den sonra edebiyat diyebilmek için epey bir vakit geçmesi gerek sanki, bilemedim şimdi. Tabii bundan kastım sadece Gezi’nin bir direniş, bir olaylar dizisi olarak edebiyata konu olması değil, Gezi’de biz panikle birbirimizi ezmeyelim diye bizi sakinleştirmeye çalışan ya da nefesimizin yetmediği yerde bizi kucaklayıp kaçıran çocukların ellerine kalemi alacakları günü sabırsızlıkla bekliyorum ben esas.

Irmak Zileli: Cumhuriyet Kitap’ta Eray Ak, İhsan Oktay Anar’la benzerlik kurmuş. Bir üslup ortaklığından söz etmiş. Sen buna katılıyor musun?

Aslı Tohumcu: Eray sağolsun, biraz da Bursalı oluşundan, kitaba ayrı bir muhabbet besledi. İhsan ustayla bir uslüp kardeşliği demeyeyim de, kuzenliği olabilir belki. Ben sadece masalsı bir dil kullanmaya çalıştım, o bile imanımı gevretti, İhsan Oktay Anar uslübüne özensem herhalde romanı bitiremeden cavlağı çekerdim…

Irmak Zileli: Bu roman Aslı Tohumcu’nun okuru şaşırttığı bir roman oldu. Cesaret isteyen bir şey, çünkü eski okurunu küstürme riski barındırıyor. Böyle hesaplar yaptın mı, bunları tarttın mı?

Aslı Tohumcu: Yıllardır yazdığım karanlık onca hikâyeyi okuyan insanlar, bence benden daha fazla hak ettiler gülümsemeyi. O açıdan bir küslük yaşayacağımızı sanmıyorum. Okuyucumla ilgili yaptığım tek hesap; onları gülümsetebilmek, yüreklerini bir parça olsun hafifletebilmekti bu romanı yazarken. Kendi hesabıma ben biraz küsmüştüm açıkcası kendi edebiyatıma, pencere pervazlarında gezer gibi, her an çok yükseklerden betona çakılacak gibi hissediyordum kendimi. Yaşarken kahkaha atabilmek için, yazarken de elimi yakmayacak bir hikâye anlatmam gerekiyordu.

Irmak Zileli: Şu kadarını söyleyeyim seni tanıdığım için belki ben romandaki mizahi anlatımı hiç yadırgamadım. Bu açıdan da senin karakterine uygun ve elverişli bir alan olarak görüyorum hem mizahı hem ironiyi… Hayata bakışındaki ironiyi edebiyata taşımanın nasıl imkânlar yarattığını düşünüyorsun? Dile ve anlatıma ne kazandırıyor?

Aslı Tohumcu: Dediğin gibi mizah zaten benim hayatıma bu romanla girmiş bir şey değil; bir şeyleri daha kolay kaldırmak ya da sindirmek veya insanları ve kendimi neşelendirmek için hep yaptığım bir şeydi mizah hayatımda. Sadece ilk kez edebiyatıma taşıdım bunu. Edebiyatım bu defa başka bir yönümü yansıtsın istedim. Ama elbette bu romanın kendisi de bunu yapmama yardımcı oldu, çünkü her hikâyenin tatlı tatlı kendi dilini dayattığını biliyoruz. Ama yalan yok, epeyce yol aldığım distopyayı çekmeceye kaldırıp bu mizah damarından devam etmeyi çok istiyorum. Bakalım, cesaret edebilirsem, cesaret edip başarabilirsem şahane olur!

Şöyle bir şey desem sana… Annem romanı bitirdiğinde, “Bak,” dedi, “istersen güzel şeyler yazabileceğini biliyordum!” Bu benim alabileceğim en güzel övgü, sayende kayda geçsin! En güzel övgü çünkü annem yıllarca dünyanın yükünü sırtlandığımı düşündü. Hâlâ epeyce bir yük var sırtımda, çok insanın sırtında olduğu gibi ama o yükü daha rahat taşıyabiliyorum artık. Bu üslup, elbette hikâyenin absürdlüğü ve komikliğiyle birleşince, dilime neşe kazandırdı. Sorundan azıcık saptım belki ama kusuruma bakma, neşe çok önemli benim için, önemli bir ödül. Onu kendime borçluydum, okuyucularıma da borçluydum.

Remzi Kitap Gazetesi, Ekim 2014

Görüntüleme:344, Cevaplar:0

Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler



Aslı Tohumcu’yla Söyleşi Konusuna Benzer Konular

Taş Uykusu - Aslı Tohumcu


Yazar : Aslı Tohumcu Yayıncı : Kırmızıkedi Yayınevi Açıklama : İstanbulda ya da Erzurumda, Hatayda ya da Muğlada, belediye otobüslerinde...

Sessiz Söyleşi


Sessiz Söyleşi Konuştu kadın iki dudağı bir halde -kaburga kemiğinden başka neyim? dinledi adam; -kaburgam gibisin, gönlüme kafes ellerin. ...

Sevgiliyle Söyleşi


Dedim ki ben sana vurgunum Gündüzüm seninle Gecem seninle Dedi ki benden ne istersin ki Gecende varsam Gündüzünde varsam senin için Aşk senin...

Şeytan Geçti -Aslı Tohumcu


8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne Armağan. Kendi çağının tiryakisi olan yazar daha ötesini, yani geleceği, bugünün içinde saklı geleceği rahatlıkla...

Yaşamla Söyleşi...


yaşamla söyleşi.... Selem yaşam selam sana. Biliyormusun şu birkaç gündür sana haksızlık ettiğimi düşünmeye başladım. Ne kadar çok günahına...




Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:05 .