Sponsorlu Bağlantılar:
  Jale Sancak ile Söyleşi
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Lahana Çorbası Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 18-08-2015, 23:34 #1

José

Forum Üstadı

Jale Sancak ile Söyleşi

“Bellek Yoklaması Oluşturmak İstedim”

Öykücü Jale Sancak, bu kez bir romanla çıktı okurlarının karşısına. Ama nasıl bir roman? Öyküden beslenen, öykü teknikleriyle yazılmış, parça parça hikâyeleri birleştiren ama bu birleşme sırasında hikâyeler arasındaki sınırları fazla da eritmeyen bir roman. Roman karakterleri Halil ile Kevser’in, Leyla ile Yücel’in, Levent, Süreyya ve Nur’un yaşadıkları sıkı bağlarla oluşturulmuş bir olay örgüsü içinde iç içe geçmiyor da, daha çok kendi akışı içinde verilen her bir hikâye küçük temaslarla birbiriyle ilişkileniyor. Bu da daha çok ortak teması olan farklı öykülerin bir araya toplandığı bir kitaba yaklaştırıyor “Fırtına Takvimi”ni. Buna rağmen, herhangi ortak temalı öykü kitabından farklı olarak roman özelliklerini taşıyor.

“Fırtına Takvimi’ Doğu’daki bir kasabanın yerlileri, oraya sığınanları ve kentten tayinle gelen, toplumun farklı kesimlerini aynı mekânda buluşturuyor. Kişilerin her birinin kendi trajedisi var ve bu trajediler ötekinin hikâyesiyle doğrudan ilişkili değil. Dirsek temasları söz konusu. Küçük neden sonuç ilişkileri. Doktor Levent’in evlilikteki açmazlarından dolayı yaşadığı karanlık bir günde Halil ile Kevser’in ateşlenen çocuklarını onun çalıştığı hastaneye getirmesi gibi talihsizlikler onları buluşturuyor. Levent’in aklının tümüyle karışık olduğu bir günde koyduğu teşhis sonucu küçük kız hayatını yitirmese, belki birbirlerini hiç görmeyecekler. O zaman Levent’in karısı Süreyya’nın sorgulamaları da olmayacak.

Her karakterin hikâyesinde bir bahtsızlık var. Öyle gibi görünüyor. Peki sahiden öyle mi? Jale Sancak, çoğunluğun algısıyla bir kader gibi görünen trajedilerin arkasında aslında toplumsal gerçeklerin oluşuna işaret ediyor.



Halil’in kızı Berru sahiden kader kurbanı mı? Yoksa burada sınıfsal eşitsizliklerin, toplumsal eşitsizliklerin, ötekileştirmelerin payı mı var? Büyük toplum fotoğrafına, o kareye giren insanların hayatlarındaki ve iç dünyalarındaki ayrıntıları inceleyerek ulaşıyor Jale Sancak.

Sancak’la, hem yeni romanı “Fırtına Takvimi”ni, hem de bu romanda kullandığı anlatım biçimini, tekniğini ve öyküyle ilişkisini konuştuk.



“Parça parça farklı hikâyeler var romanda. Sizin öykücülüğünüzden de gelen bir parçalı hikâye anlatma biçimi var sanki. Bu karakterlerin ortak noktası ne size göre?”

“Romanı yazmama neden olan şey, birbirinden farklı iki gazete haberiydi. Üçüncü sayfa haberi. Beni fazlasıyla sarstılar ve üzerlerine epeyce düşündüm. İkisinin de ortak noktası şiddetti. Biri devletten gelen şiddet, diğeri toplumsal şiddet. Hiç bir suçu olmadan tutuklanan, potansiyel suçlu muamelesi gören bir adamla, cinsel iktidarsızlığı olduğu için evlendiği gece kendini öldüren bir başka genç adam… Sonra buna kadın erkek arasında yaşanan şiddeti de ekledim. Ya da aile içi şiddet diyelim. Romanın kahramanları geçmişten bugüne, birbirinden farklı da olsa fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalmış insanlar. Belki de bir şiddet çeşitlemesi diyebiliriz. Süreyya son derece rahat ve varlıklı bir hayatın içinde, neredeyse pamuklara sarılı büyütülürken, annesinin ve babasının mutsuzluğu yüzünden, söze ve eyleme dökülmeyen bir şiddete maruz kalıyor sözgelimi. Özellikle annesi yüzünden gülmekten ürken biri oluyor neredeyse.”

“Toplumsal boyutu var romanın. Bunu öne çıkartmıyorsunuz. İnsanların hikâyelerine odaklanıyorsunuz.”

“Toplumsal olayları sahnelemek yerine, kahramanlar, birbirleriyle ilişkileri, başlarına gelenlerden sonra iç dünyalarının değişimi üzerinden göstermek istedim daha çok. Halil’e baktığınızda Alevi kimliği yüzünden dışlandığı için bileylenmiş, öfkeli biri, ama öte yandan ne bir politik mücadelenin içinde, ne de açıkça isyan ediyor, korkuyor ve utanıyor çünkü, öyle ki bu duyguları yüzünden karısıyla sevişemez duruma geliyor. Sadece var olmaya, düşmeden ayakta kalmaya çalışıyor. Kimlik meselesini, toplumsalın yarattığı kanamayı ve diğerlerini özel hayatın tükenmişlikleriyle aktarmaya çalıştım.”

“Ötekilik kavramı Türkiye’de son yıllarda çok konuşuluyor, tartışılıyor. Öyle ki kavramın içi bile boşalacak neredeyse. Sizin yaklaşımınız ne romanda? Farklı olarak ne yaptınız?”

“Romana başlarken düşünmedim değil. Alevi bir kahraman oluşturmak, onun bu konudaki sorunları ve Doğu’yu yazmak, işkencelere değinmek… Belirttiğiniz gibi Doğu, Kürtlük ve Alevilik meselesi özellikle çokça yazılıyor ve konuşuluyor. İlgi, övgü de devşiriyorlar üstelik. Elbette yazılmalı da. Önemli olan modaya dönüşmemesi, samimi olması ve konuyu sömürmemesi bence. Şöyle algılanır mıydı; kendisi ne Alevi, ne Doğulu, ilk kez bir roman yazıyor, öyleyse bu rüzgârdan yararlanmaya çalışıyor… Hayır, nasıl yorumlanacağının önemi yoktu. Ben bu romanla beni rahatsız eden, acıtan şeyleri söyleyecektim. Kendi sözümü söyleyecektim bir başka deyişle. Yazma nedenlerimden biri buydu. Bir de bellek yoklaması oluşturmak istedim. Sözgelimi Halil’in on altı yaşına denk düşen Maraş katliamı; karakola düştüğünde duvarların ötesinden gelen, yalnızca onun duyduğu sesler, sözler, 12 Eylül işkencelerinin kulağına fısıldanması… Kahramanmaraş olaylarını kaç kişi anımsıyor, genç kuşaklardan ne kadarı biliyor yaşananları? 12 Mart, Sivas olayları… Özellikle Maraş kıyımı pek çok insanın unuttuğu bir olay. Ben o sırada genç bir kızdım. O gün hissettiklerim, öfkem, üzüntüm hiç eksilmedi. İkinci Dünya Savaşı’yla ilgili pek çok roman yazıldı, film çekildi. Naziler kezlerce anlatıldı. İyi ki de anlatıldı. Bu da öyle bir şey işte, başkaları da yazacaktır kendi görme biçimiyle. Farklılığa gelince… Jale Sancak’taki izlerinin romana yansıyışı, romanın ruhudur diyebilirim. Bütün toplumsal ve bireysel kıyımların insanların içlerini nasıl yıktığının anlatılması.

“Küçük bir yerde kentten gelenler ile yerlilerin yaşamları da kesişiyor. Sıkışmaları ve trajedileri arasında benzerlikler var mı sizce?”

“Aynı gerçek hayatta olduğu gibi, hepsinin açmazı farklı. Birinde ekonomik sıkıntılar ve kimlik meselesi ağır basarken, birinde ailevi sorunlar, diğerinde aşk, bir başkasında cinsel iktidarsızlık yıkıcı oluyor. Ne var ki hemen hepsinin altında yatan neden çarpık dünya düzeninin yarattığı şey. Toplumsala bağlı. Benzerliği olan şey kıstırılmışlık durumu. Talihsiz bir olay sonucunda birbirlerinin yaşamlarına dahil oluyorlar ve bu kesişmeden birliktelik ve kaynaşma çıkmıyor ortaya.”

“Çok kalın bir roman değil ama çok karakterli bir roman ‘Fırtına Takvimi’. Tek bir karakter yerine, bu kadar çok sayıda karakterin hikâyesi etrafında bir kurgu yapma nedeniniz ne?”

“Benim öykülerim de genellikle çok kişilidir. Tek kahramanlı öyküm neredeyse yoktur. İçimde de sürekli konuşan böyle bir kalabalık var sanırım. Bunun yanında birden fazla hayata değmek dokunmak istiyorum. Ya da birden fazla hikâye anlatmak istiyorum. Romanda Halil-Kevser ilişkisiyle farklı mezhepten iki insanın evliliği üzerinden bir başka meseleyi, Süreyya-Levent-Nur aşk üçgeninde bir başka durumu, Leyla ile Yücel’de de cinsel anlamda da yüceltilen, kutsanan erkeklik, kadında bekâret meselesinin insanda açtığı yarayı işaret etmeyi amaçladım. Belki burada üç roman vardır ayrı ayrı yazılabilecek. Bu yazarın seçimiyle ilgili.”

“Çok karakterli bir roman olmasının getirdiği bir soru da ‘anlatıcı kim’ sorusu.”

“Hem ‘o’ anlatıcı, hem kahramanların kendisi. Hem bir dış ses, hem de bir iç ses. ‘O’ anlatıcı kahramanların zihninden de anlatıyor. Yer yer dışarıdan söylüyor, betimlenmesi gereken şeyleri betimliyor. Sonra içeriye dönüyor. Bazen ben anlatıcı giriyor araya.”

“Sözgelimi, Halil’in zihninden Kevser’e geçerken, iki farklı insanın kelimelerini, üslubunu oluşturmaya çalıştınız mı?”

“Elbette, Süreyya nasıl söyler, Kevser nasıl konuşur, Levent’in iç monologlarının dili nasıldır… Birbirinden farklı tutmaya çalıştım. Ne var ki ‘o’ anlatıcı bakış açısıyla anlatıldığı için bir anlatım bütünlüğünün olması da gerekiyordu. Dışardan söylerken dilin değişmemesine dikkat ettim. Ziyar içeriden anlatırken farklı, Nur anlatırken farklı. ‘O’ anlatıcı onları betimlerken farklı. Bütün o anlatıcı söyleyişi ise aynı. Tek ses.”

“Karakterlerin zihninden geçenleri özellikle sorgulama olarak, kendi kendiyle tartışma ve soru sorma biçiminde vermişsiniz. Her karakter mutlaka bir hesaplaşmanın içinde. Bu hesaplaşma karakterin çelişkili ruh halini de yansıtıyor. Bir romancı için bunun anlamı nedir, çelişkiyi vermenin önemi nedir?”

“Karakterleri en çok da çelişkilerinden, iç hesaplaşmalarından tanıyor, anlıyoruz bana göre. İnandırıcılıklarına ve yaşayan karakterler olmalarına katkı sağladığı gibi, okurun da o iç çatışma yolculuğunda kahramanla birlikte düşünmesine, tartışmasına, çelişkiler görmesine olanak sağlıyor. Meseleleri buradan iletmek çok daha doğru geldi bana. Karakterin çelişkisi sayesinde birçok meseleyi tartışabiliriz. ‘Fırtına Tavimi’ olaya değil, karakterlerin duygu durumlarına yaslanan bir roman. Belki durum öyküsü gibi, durum romanı denilebilir mi? Sözgelimi Bachmann’ın ‘Malina’sı böyledir.”

“Bu duygu durumunu anlatma biçimleri de değişiyor. Siz iki şekilde yapıyorsunuz bunu. Biri, zihnin içinde karakterin kendi kendine konuşmasını aktarmak, duyguyu biz oradan çıkarıyoruz; diğeri de ‘o’ anlatıcının karaktere dışarıdan bakarak onun ruh halini, duygu durumunu çeşitli şekillerde tanımlaması. İkisini de kullanmış olmanıza rağmen sormak istiyorum, hangi anlatma biçimine daha yakın hissediyorsunuz kendinizi?”

“Kimi zaman o, kimi zaman da öteki. Bakış açısından ziyade, benim için iyi anlatabilmek, iyi derken eksik bırakmadan anlatabilmek önemli. Genellikle ben anlatıcıdan çok, o anlatıcıyı kullanırım. Bazen bilinçakışı tekniğini. Çok nadir de olsa sen anlatıcıyı kullandığım olmuştur. Bu en sevdiğim bakış açısı aslında. Belki de en zor olanı.“

“Sık sık karşılaştığımız bir anlayış var. Öykü türü romana geçmeden önceki basamak gibi algılanıyor ve algılatılıyor. Siz öykü yazıyordunuz, şimdi ilk romanınızla çıktınız okur karşısına. Piyasa da yazarı romana doğru itekliyor. Sizin açınızdan süreç nasıl gelişti ve bundan sonrasında edebiyatınızda öykünün konumu değişecek mi?”

“Biraz şakayla söylersek ben öykücü doğdum, öykücü öleceğim! Bir roman yazdım, belki bir tane daha yazacağım ya da daha fazla… Bunu bilemiyorum şu anda. Peki neden roman yazdım? Çok sattığı, çok okunduğu için mi? Öyküden bıkmış mıydım? Ne o, ne öteki. Bu kez ‘Fırtına Takvimi’nde anlattığım şeyleri öykü olarak yazamayacaktım, malzeme böyleydi. Bir bütünlük içinde verilmezlerse bazı şeylerden vazgeçmek zorunda kalacaktım. Kaybolup gideceklerdi. Tek bir olayın içinden hem devlet şiddetini, hem mezhep meselesini, hem işkenceleri, hem işsizliği, yoksulluğu, hem bir evladın yitimini aktarmak mümkün olmayacaktı. Öykü bu kadar fazla çatışmayı taşıyamaz, öyküde çatışma fazlalaştıkça hepsi boğulur gider ya da birbirlerinin etkisini yok ederler. Öykü tek etki, tek çatışma ister. Yoksa roman yazmayı hiç düşünmüyordum. Öyküyle aşkımız hâlâ devam ediyor. Aslına bakarsanız ‘Fırtına Takvimi’, öykü tekniğiyle yazılmış bir romandır. Seçilmiş, az sayıda sahnelerden oluşur. Sanıyorum pek çok öykücü roman da yazarken kolay kolay sıyrılamıyor öykü tekniğinden. Yıllarca az sahneli, eksiltili metinler yazmışsınız, âna odaklanmışsınız, öykü öyledir çünkü, sonra romana geçiyorsunuz. Birdenbire, özellikle klasik roman yapısında oluşturmanız kolay değldir. Bundan şikâyet ettiğim için söylemiyorum, öykücü ruhumu anlatmak için söylüyorum.”

“Bir öykü dosyam var yarım kalmış, romandan önce başlamıştım, onu yeniden çalışmaya başladım. Vazgeçilmez sevgiliye dönüş. Öte yandan öykü yazan birisi roman yazamaz, roman yazan birisi öykü yazamaz, yazmamalı diye bir şey yok. Ama şöyle bir şey de var, zaman zaman beni de çok rahatsız eden. Birilerinin ağzından kaçırdığı, ‘romana gidecek ama öykü daha kolay ya, onunla başlamış! Esas tür, esaslı tür roman! Öykü yazdı, lakin eh işte. Asıl ilgi romana çünkü. Satıyor da…’ Beni üzen bir şey bu. Türlerin böyle değerlendirilmesi. Gerçekte öykü çok marifetli bir tür. Bir romanın 300 sayfada anlatacağı şeyi altı-yedi sayfada ortaya koyuyor. Üç sahneyle bitirebiliyor işi. Bütün bir hayatı anlatabiliyor. Yoğun, sık bir dokuyla hem de. Çok uzun, farkı zamanları o anın içinden iletebiliyor okura. Ne var ki roman gibi her şeyi apaçık anlatmıyor, sezdiriyor. Böylece de okurdan metne katılma çabası bekliyor. Okurun, okuma eylemini derinleştirmesi gerekiyor. Bazı şeyleri düşgücüyle kendisinin tamamlaması gerekiyor. Belki bu yüzden katılımcı olmak istemeyen okurla buluşması da hayli zorlaşıyor. Öykü övgüsü gibi oldu sanırım, lâkin benim için, yazar olarak da, okur olarak da hepsi aynı değerdedir, hepsi de olmazsa olmazdır ve zaten bir bütünün parçalarıdırlar özetle.”

“Yazarlık atölyeleri yapıyorsunuz. Bu atölyeler de çok tartışılıyor. Öncelikle bu atölyelerde sizin ne yaptığınızı sormak istiyorum. Sonrasında da yazarlık öğretilebilir bir şey mi, bu konudaki fikrinizi merak ediyorum.”

“Yaratıcı yazarlık doğru bir adlandırma değil, en baştan onu söyleyelim. Alışıldı, öyle gidiyor. Ben arada bir roman, senaryo, daha çok öykü atölyesi yapıyorum. Yazınsal metin oluşturmanın teknik özelliklerini göstermeye çalışıyorum. Kurgu yapın diyoruz sözgelimi. Metin, kurgu olmazsa ayakta duramaz diyorum. Kurgunun ne olduğunu anlatıyorum, kurgu türlerini, seçeneklerini sunuyorum. Zaman, mekân, atmosfer, karakter oluşturma, bakış açısı, betimlemeyle ilgili gerekli bilgileri veriyorum. Sonra her hafta öykü yazılıyor, yazılanlar üzerinden bu az önce saydığım şeylerin nasıl yer aldığına ya da almadığına dair değerlendirmeler yapıyor, önerilerde bulunuyorum. 12 haftada 12 öykü yazıyorlar. Bu sayede yazma alışkanlığı yerleşiyor. Bunlar ısınma turları. Aksayan noktalar varsa onları göstermeye çalışıyorum. Konu seçimi, kurgu, dil ve anlatma biçimi hususunda ise özgürler. Neyi nasıl anlatmak istiyorlarsa öyle. Bu onların tasarrufunda bir şey. Bir de usta yazarlardan öykü çözümlemeleri yapıyoruz. Teknik çözümleme tabii. Sevgi Soysal’ın bir öyküsü mesela ya da Leylâ Erbil’in, Ferit Edgü’nün ve diğerlerinin. Kurgusu, zamanı, anlatma biçimi nasıl? Hangi özelliklere sahip karakterler? Yeterince inandırıcı kılınmış mı? Nasıl oluşturmuş yazar? Atmosferi nasıl kurmuş? Tamamen bunun üzerine çalışıyoruz.

Yazarlık atölyeleri bir süredir eleştiriliyor. Konu para tabii. Atölyeler için elbette bir ücret alınıyor emeğin karşılığı olarak. Ben daha çok Galapera Sanat’a katkı sağlamak için açıyorum atölyeleri. Özellikle Varlık dergisinde, Mesut Varlık’ın yaptığı soruşturmada bizler tüccar, atölyeye gelenler ise aldatılmış kişiler olarak gösterildi. Ciddi bir haksızlık var burada. Yoğun edebiyat konuşuyor, edebiyat soluyoruz atölyelerde. Gelenler hem bir türü çok iyi öğrenmiş oluyor, hem o türün okuru oluyorlar, hem de tanımadıkları bir sürü yazarla tanışıyorlar. Hiçbir şey olmuyorsa bu oluyor. Okurluğu da öğreniyorlar. Ben ilk günden katılımcılara, arkadaşlar ben buradan sizi yazar olarak çıkartamam diyorum. Böyle bir söz veremem ya da garanti edemem. Yazar, öykücü, romancı olacaksanız, kendiniz, kendi çabanızla, emeğinizle olacaksınız. Ben sadece bir yol göstericiyim. Hepsi bu. Metninizi doğru biçimlemenize katkı sağlayabilirim ancak. Metninizi karmaşadan, savrulmalardan ve dağılmalardan uzaklaştıracak şeyin teknik yollarını gösterebilirim. Bunları da yapıp yapmamakta da özgürsünüz diyorum.”

Remzi Kitap Gazetesi, Aralık 2013

Görüntüleme:363, Cevaplar:0

Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler



Jale Sancak ile Söyleşi Konusuna Benzer Konular

Jale Arıkan


22 Ağustos 1965 tarihinde İstanbul'da doğdu. Almanya'da "Cennet Oteli" ve "Yarış Çılgınları" adlı TV dizilerinde "Türk kızı" rolleriyle ün kazandı....

JaLe AzakLı..


Jale - Suçlusun


Suçlusun unutma unutma sen seçtin ayrılığı Suçlusun unutma yazık ki acımadın aşkımıza Bu kadar zormuydu benle olmak senin için Gerçekten ne...

Jale De Jale


Sınıftaki arkadaşlarımdan öğrendiğim ve hepsinin tüm gün bu aptalca şarkı ile dalga geçtikleri gerçekten de iğrenç şarkı yani ne olduğunu neden...

Ansızın Gelen-Jale Sancak


Jale Sancak, bugünü, sokağı, her gün içine karıştığımız sessiz kalabalığı, sıradan insanların, sıra dışı öykülerini anlatıyor. "Ansızın Gelen"...




Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 07:40 .