Sponsorlu Bağlantılar:
  Mario Levi ile Söyleşi
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Lahana Çorbası Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 18-08-2015, 23:35 #1

José

Forum Üstadı

Mario Levi ile Söyleşi

Bu Romanımla Birlikte Dil Durulaştı

Mario Levi, yeni romanı “Size Pandispanya Yaptım”da, okura pandispanya sunmakla kalmıyor, farklı farklı lezzetler eşliğinde hafızayı oluşturan öteki duyuları da harekete geçirerek bir kültürün tarihini yazıyor. Yahudiliğin köklerine, tarihine ve aile hikâyesi üzerinden insanların duygu ve düşünce dünyalarındaki değişimlere, dönüşümlere, çalkalanmalara kadar uzanan son derece katmanlı bir roman “Size Pandispanya Yaptım”. Belki klasik bir Mario Levi romanı kadar kalın değil ama bu, romanın boyutlarındaki derinlikten bir şey eksiltmiyor, aksine onları daha da görünür kılıyor.

Mario Levi, bu romanında farklı bir anlatım tekniği kullanıyor. Romanın anlatıcısı akış içinde değişiyor. Tıpkı bize tarihi farklı cephelerinden anlatan anlatıcılar gibi. Hangi coğrafyada doğduğunuzun kader çizginizi belirleyen başlangıç noktası olduğunu düşündürüyor “Size Pandispanya Yaptım”. Mario Levi de, kendi başlangıç noktasına geri dönüp, orada derin bir kazı yapıyor. Anılarından, tanıklıklarından, dinlediklerinden damıttığı hikâyeleri, tam da bir romancının yapması gerektiği gibi, bir parça dışarı çıkıp yeniden kurguluyor. Kültürün ve tarihin içindeki insan yine romanın merkezinde yer alıyor…

Mario Levi’yle bu romanla birlikte giderek sadeleştiğini söylediği dili, meselelerini ve edebiyata bakışını konuştuk.



“Farklı bir Mario Levi var sanki bu son romanda, ne dersiniz?”

“Evet, aslında ben farklı bir Mario Levi ortaya çıkartmak için yazmadım. Hani hep söylüyorum ya her kitabın bir kaderi vardır diye, gerçekten öyle oldu.



“Bu hikâyenin böyle anlatılması gerekiyormuş demek ki. Ama yine de benim yazarlık serüvenimde bu kitabın önemli olduğuna şu açıdan inanıyorum; aslında bunun haberi ‘Lunapark Kapandı’yla birlikte verilmeye başlanmıştı. ‘Size Pandispanya Yaptım’, bu sürecin bir devamı. Belki de artık olgunlaşmış hali. Benim hissettiğim farklılık da şu; bu romanımla birlikte dil durulaştı. Fakat bunun için daha basit bir dille yazacağım amacıyla yola çıkmadım. Sadece ve sadece hikâyelerimi böyle anlatmak bana artık daha doğru gibi geliyor. Bunun galiba yaş almakla da bir ilgisi var. Yine muhtemelen bugüne kadar birçok roman yazmış olmakla bir ilgisi var. Bu aslında şairler için de böyledir. İlerleyen yıllarda şairlerin şiirlerinin giderek sadeleştiğini görürüz. Artık kendimi kendime kanıtlamış bulunuyorum. Örneğin ‘İstanbul Bir Masaldı’da ben artık rahatım dedim, yani yazmak istediğim bir şeyi yazdım, çok büyük bir çaba sarf ettim, yazdım, bitti. Şimdi biraz daha kendim olayım. Bu da beraberinde daha derinlere inmeyi getiriyor. Derinlere gittikçe de dil sadeleşiliyor. Bakın ben romanı çözdüm, roman yazmayı biliyorum, gibi kendini kanıtlama dertleri geride kalıyor. Karikatürleştiriyorum tabii ama biraz da bu. Bazı duyguları dile dökmenin de rahatlaması var. Tabii bunlar hiçbir zaman bitmez, kim bilir daha neler vardır hayatta.

“Bir de şunun önemli olduğuna inanıyorum, yer yer bazı insanları ve hikâyeleri hatırlamaktan dolayı hüzünlendim, yer yer gözlerim doldu ama çok da eğlendim. Lea karakteri büyük ölçüde babaannemden esinlenmiştir. Romanda arada sırada ‘Lea’nın aklına bile gelmezdi bunu yapmak,’ diyorum ya, babaannemin yüzü geliyor gözümün önüne. ‘Hadi be sen de!’ derken ki ifadesi… Benim için çok keyifli bir yazma serüveni oldu. 20’li yaşlarımdayken mizahın bu kadar güçlü olduğunu henüz bilmiyordum. Şimdi gördüm onu, bu da çok güzel. Mizah da bir kaderle mücadele etme yolu. Hatta kendini var etme yolu. Çünkü bazı gülümsemeler aslında kederlidir. O gülümsemeler anlamlıdır. Mesela Kafka’yı, Çehov’u bir mizah yazarı olarak gördüğümüzde daha anlamlı oluyor metinler.”

“Yemek ve hikâyeler… Nasıl bir bağ var arada?”

“Birçok sosyal antropologun söylediği gibi, toplumların karakterini yemeklerinden yola çıkarak çözümleyebilirsiniz. Bu bilimsel gerçek bana çok cesaret verdi. Ben bundan 10-12 yıl önce böyle bir kitap yazmam gerektiğine inanmıştım zaten. Zamanla şunu keşfettim, bir yemeği anlamlı kılan insanların varlığıdır. Yemekler, bayram sofraları, bir araya gelmeler, hepsi yavaş yavaş kendilerini hikâyeler olarak dayatmaya başladı. Yemekler hikâyelere anlam kattı, hikâyeler de yemeklere. ‘Bir Tutam Baharat’ filminde çok güzel bir bölüm vardı. ‘Önemli olan sadece yemeklerin lezzeti değildir, yemeklerin içindeki baharat da değildir, o yemeklerin yendiği sofraların etrafındaki insanlardır,’ deniyordu. İşte bu yemeklerden yola çıkarak bir tarih duygusuna sahip çıkma çabasıydı benimki. Çünkü tarih duygusu edebiyatta benim için her zaman çok ciddi bir önem taşıdı. Şuna da çok inandım, romanlar, tarihi tarih kitaplarından daha iyi anlatır. 19. yüzyıl Fransa’sını, 3. Napolyon dönemini iyi anlamak istiyorsanız Balzac’ın romanlarını okuyun. İnsanların parayla ilişkilerini çok iyi görebilirsiniz orada. Ya da Tolstoy’un romanlarında bir dönemin Rusya’sını… Benim anlattıklarım da birinci elden tanıklıklar. Bu bir hafıza.”

“Yemekler, kültürler arasındaki geçişgenliği düşündürüyor kitapta. Acaba dedim okurken, insanların zihinleri de bu geçişgenliğe açık mı?”

“Zor ve anlamlı bir soru. Emin değilim. Kimi zaman olabiliyor belki. Kimi zaman aynı insanın hayatında beklenmedik bir nokta olabiliyor. Örneğin henüz daha evlenme kararını almadan önce Yusuf ile Rozi arasında gidip gelenler, konuşmadan asıl meselelerini taşıyabilmişlerdi, orada böyle bir geçişgenlik olduğu kanaatindeyim. Anlatıcının aslında kendisini Yusuf’a yakın hissetmezken birdenbire Tarabya’da onun hikâyesini anlatması… Böyle bir adam varmış, aslında onu hiç de gerektiği gibi tanımamışım, demesi… Galiba hayatın beklenmedik dokunuşları gerekiyor bunun için. Belki de beklenmedik değil, bir şekilde tasarlanmıştır, onu bilmiyorum. Ama zaman zaman tasarlanmış olabileceğini düşünmek hoşuma gidiyor.”

“Kültürler arasındaki geçişgenlik hem edebiyatınızda, hem de hayatınızda önemli bir nokta. Dil bunun neresinde yer alıyor?”

“Bilmiyorum. Aslında hangi dil? Belki oradan yola çıkarak bir yere varabiliriz. Çünkü bu kitap her ne kadar Türkçe yazıldıysa da, başka bir dilde de hissedilerek yazıldı.”

“Çok dilli bir insan olmanıza rağmen Türkçe yazmak sizin özel bir tercihiniz… Ama burada sanki bildiğiniz üç dilin de ruhu var.”

“Bunu hissettirebildiysem o zaman iyi bir duyguya kapılırım, onu söyleyeyim. Aslında bunu da amaçlamadım. Ama zaten amaçlanmış olması değil, kendiliğinden olmuş olması güzel. Burada Ladino’nun ruhu, yani cümle yapısı, söz dizimi değil de, ruhu çok önemli. Belki mecbur oldum Lea’nın Rahey’le konuşmalarını Türkçe yazmaya. Oysa ki Ladino konuşuyorlardı. Öteki ana dillerimin varlığının da yıllar boyunca aradığım ve aramakta olduğum yeni ifade yollarında etkili olduğunu gördüm. O zaman bu soru nedeniyle ilginç bir yere varıyoruz. Soruyu küçük bir katkıyla şöyle değiştirebiliriz, Türkçe nerede duruyor? Türkçe merkezde duruyor. Ama o merkeze giden birtakım yan yollar var. O merkezi güçlendiren yan yollar. Onlardan biri biraz Fransızca ama önemli ölçüde Ladino dili diyebiliriz. Düşünün ki Lea’yı ben Türkçe konuşurken duymadım…”

“Bir röportajda kendi çok kültürlü yapınıza ‘dışarıdan bakabilme imkânı’ bulduğunuzdan söz ediyorsunuz. Bunun bir romancı için anlamı nedir?”

“Başkalarının göremeyeceği birtakım ayrıntıları görebiliyorsunuz. Çok basit gibi görünen bir örnek vereceğim. Guy de Maupassant, Eyfel Kulesi’nin inşa edilmesine çok karşı çıkmış, o çirkin kule Paris’e hiç yakışmıyor demiş. Sonra Eyfel Kulesi yapılmış. Guy de Maupassant, Eyfel’in içindeki kafeye her gün gider olmuş. Üstat demişler, ne iş? O da demiş ki, bu meredin görünmediği tek yer burası! Bu, Türkçe için de söz konusu. İçindeyseniz göremeyebilirsiniz bazı ayrıntıları. Ama dışındaysanız, çocukluktan beri gelen dışlanmışlıktan kaynaklanan bir durum bu, ister istemez bir yetenek geliştiriyorsunuz, o sizin bazı ayrıntıları görmenizi sağlıyor. Başka bir örnek vereyim. Rozet bir Yahudi ismidir. Gülcük gibi bir anlamı var, narin gül gibi. Bu dili bilmeyen birine bu isim bildiğin rozet gibi gelir. Bütün şiir gitti. İsmin şiiri gitti. Dışarıdan bakılınca bazen de böyle oluyor. Ben İstanbul’un bazen içindeyim, bazen dışındayım. Bu bana yazma hususunda çok büyük olanaklar getiriyor.”

“Bir röportajda ‘yazar taraflı olmalıdır’ demişsiniz ve Sartre’ın yazacağı konuyu seçmesi bile taraf olmaktır sözünü hatırlatmışsınız. Bu romanla Mario Levi nasıl bir taraf tutuyor?”

“Her şeyden önce Türkiye’de çok fazla tanınmayan bir toplumun yaşadıklarını anlatmaktan yana olan bir taraftır bu. İnsan en iyi en iyi bildiğini anlatır. Bunda goconulacak, utanılacak hiçbir şey yok. Alice Munro, yeni Nobel edebiyat ödülünü aldı. Bence çok iyi bir yazar. Geç bile kalınmış bir ödül. Bakıyorsun, Kanada’yı anlatıyor, Toronto’yu anlatıyor… Karı anlatıyor, soğuğu anlatıyor. Hindistan cevizi sütünü anlatacak değil ya! Bildiğimi anlatmak istedim ben de. Ama galiba en temel taraf da şu, hafıza ve yaşadığım şeylerin çok derinlere gittiğini gösterebilmek. Yazarak yaşamak, ayakta kalmak.”

“Mario Levi denince benim aklıma hep samimiyet geliyor, olduğu gibi yaşamak ve yazmak…”

“Bu her zaman gündeme getirdiğim bir konudur, samimiyetin ve sahiciliğin çok önemli olduğuna inanıyorum. Sevdiğimiz yazarların çoğu da öyledir. Bazı yazarlara bakıyorsun diyorsun ki, çok iyi yazmış, çok düzgün bir kurgusu var, birçok ilginç ifade yolu denemiş, hatta bazı kelimeler uyduracak kadar diline hâkim. Ama… İşte o ama’dan sonra gelen şu; yeteri kadar sarmadı seni. Dokunmadı. Dokunmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Eğer ben romanımın herhangi bir bölümüyle, hiç tanımadığım, belki de hiçbir zaman karşılaşmayacağım bir insanın mahremiyetine giriyorsam, en özel odasına girebiliyorsam, o zaman yazarlığın bir anlamı var demektir. Bunu gösterişle yapamazsınız. Sadece hayran kalırlar size. Ben hayranlık istemiyorum, dokunmak istiyorum.”

“İlginç değil mi, siz kendi mahreminizden bahsettiğinizde, o bir başkasının mahremine dokunuyor.”

“Evet, ama bu böyle olur. Hepimiz kendimize göre özeliz, ama bir o kadar da sıradanız. Birtakım kırgınlıklar, kederler yaşıyoruz, ama bunu herkes benzer biçimde yaşıyor zaten. O açıdan çok özel değiliz ve ben mahremiyetimi açmaktan çekinmiyorum, çünkü biliyorum ki ancak böyle dokunabilirim.”

“Bu kitaptan yeni bir kitap doğmuş, onun hikâyesi nedir?”

“Sohbete başlarken, bir Mario Levi romanının dışında bir roman dedik ve hemen dil mevzusuna girdik, oysa ki bir özelliği daha vardı. Mario Levi romanları kadar hacimli ve kalın değil! Orada da birdenbire şunu fark ettim, ‘İstanbul Bir Masaldı’yı 1992 ile 1999 yılları arasında yazmıştım. Şöyle bir karıştırdım ve dedim ki bugünkü Mario olsaydı, bundan beş roman çıkarırdı. Bu roman bittiğinde 550 sayfaydı. Bazı bölümlerin çıkması halinde hikâye daha çok nefes alacaktı. Asıl anlatmak istediklerim bazı ayrıntıların arasında kaybolmayacaktı. Çok güçlü yan kahramanlar vardı. Ben bu bölümleri çıkarmayı düşünüyorum dediğimde editöre, çok isabet olur dedi, çünkü romana basıyor. Dedim ki, roman bir eksiltme sanatıdır. Aslında sadece roman değil, bütün sanat eserleri için geçerlidir bu. Örneğin heykeltraş, bir mermer blokun içindeki heykeli görür, daha yapmadan. Sonra fazlalıkları çıkartır, heykel olur o. Böylece bazı bölümleri ve kahramanları çıkartmaya karar verdim. Şimdi benim elimde 150 sayfalık çıkarılmış bir bölüm var ve orada birçok karakter var. Uzun süredir gerçekleştirmek istediğim bir şey vardı. Hikâye türüne dönüş. Benim iki hikâye kitabım var, onun dışındakiler roman. Neden olmasın dedim. Şimdi o yoldayım.”

“Bir romandan kaçan hikâye kahramanları!”

“Valla bunu alt başlık yapabilirim! Çok hoş oldu bu. Hakikaten öyle. Romanı yazmış olmanın getirdiği hızla yazdım aslında hikâyeleri. Bazı eksikler var. Bir ay içinde verebilirim yayınevine, fakat vermeyeceğim. Çünkü hikâyeleri alışılagelmiş bir hikâye kitabında olduğu gibi birbiri ardına sıralamak istemiyorum. Gevşek roman örgüsü kazandıracağım. Bir ara metin olacak, hepsini birbirine birleştiren.”

“Bir röportajda romanın meselesinin ve üslubunun çok önemli olduğunu söylüyorsunuz. Bir romancının meselesi her romanda değişiyor mu, temel bir meselenin etrafında mı dönüyor?”

“İkincisi. Her romanda değişmiyor. Bir mesele var ve o meselenin belki farklı yüzleri var. Ama onlar da ilerledikçe ortaya çıkıyor ve mesele senin için derinleşiyor, anlam kazanıyor. Bir üniversitede çok değerli bir meslektaşım bana iki sene önce şunu söyledi, sen aslında tek bir roman yazıyorsun. Belki de haklı. Ama bazen ne olur biliyor musunuz, hayatta hiç beklemediğin gelişmeler olabilir, o zaman başka bir mesele öne çıkabilir. Bir yazar için en kötü şey nedir? Kör olmak. Borges’in yaşadığı… Bir gün kör olursam başka bir mesele daha girecek hayatıma. Ama şimdiye baktığımızda bende şunları görüyorsun, tarih duygusuna sahip çıkmak, kaybolan değerlere sahip çıkmak, onları unutturmamak, birinci elden olan bilgileri birileriyle paylaşma ihtiyacı… Bir yandan kültürel, dini, etnik bir azınlıktan geliyorum, onun beraberinde getirdiği birtakım sorunlar oldu, onu anlatıyorum. Tamam. Bu, beraberinde farklılık duygusunu getiriyor. Farklı olma duygusunu yakaladığın an, yavaş yavaş başka farklıları keşfediyorsun. Bu farklılar senin için de değer kazanıyor. Kürt etnisitesi, Alevilik… Veya eşcinsellik. Alkolik olma durumu… Farklı boyutlar kazanmaya başlıyor. Mesele aynı ama. Ötekileştirilmek. Öteki meselesinin öyle kolay bir mesele olmadığını biliyorum, onu da söyleyeyim. Parlak bir kavram gibi görünüyor ama ucuzlatıyor. Farklılaştırılmak diyebiliriz, dışlamak diyebiliriz. Daha mütevazı kavramlar kullanalım değil mi, daha altından kalkabileceğimiz kavramlar kullanalım. Tek değişmeyen, farklılık duygusu. Mesela zamana uyum sağlayamayan bir insan. 89 yaşındaki Fındıkzadeli Müberra hanım. Sokağa çıkamıyor. O da farklı.”

“Peki üslup? Ya da dil mi demek gerek? Her romanda değişen veya aynı kalan hangisi?”

“Ben dil demeyi tercih ediyorum. Dilin üslubu da kapsadığını düşünüyorum. Romanın en önemli meselelerinden biri dilse, bu o zaman üslubu da kucaklar. Mario Levi’nin dili Irmak Zileli’nin dilinden farklı. İkimiz de Türkçe yazıyoruz. Neden farklı? Mesele burada. Çünkü ben birtakım verilerden yola çıkarak geliyorum, sen başka verilerden çıkarak geliyorsun. Ben bir tarihten geliyorum, sen bir başka tarihten geliyorsun. Dil deyince tarih duygusunu da kapsıyor, bu ülkedeki duruşunu kapsıyor, tarafını belirliyor. Dil de bir ideolojidir aslında. Dilin kendisi de ideolojiktir.”

“Öyleyse eserlerin değil, yazarların dili mi var?”

“Yazarların dili var, kesinlikle. Ben bir gün benim hakkımda bir tez yazılacaksa benim dilimin irdelenmesini isterim. Benim dilim başka yazarlardan farklı bulunuyorsa, ki ben şahsen dilimin farklı olduğunu düşünüyorum ve bunun için çok büyük bir çaba gösteriyorum, bunun incelenmesini isterim. Benim dilimde öteki anadillerimin etkisi var, istesem de istemesem de var. Zaman zaman bazı cümleler başka bir dilde aklıma geliyor. Bu, dili de farklı bir şekilde inşa etme imkânı veriyor bana. Hangi kültürden geliyorsan o seni etkiliyor.”

Remzi Kitap Gazetesi, Kasım 2013

Görüntüleme:357, Cevaplar:0

Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler



Mario Levi ile Söyleşi Konusuna Benzer Konular

Chuck Norris, Süper Mario'dan çok daha iyi Süper Mario olur


sco6mBTK9MI

Sevgiliyle Söyleşi


Dedim ki ben sana vurgunum Gündüzüm seninle Gecem seninle Dedi ki benden ne istersin ki Gecende varsam Gündüzünde varsam senin için Aşk senin...

Primo Levi (Primo Levi Kimdir? - Primo Levi Hakkında)


Turin’de dogan Primo Levi, kimya egitimi gördü. 1944’te Fasist rejime karsi direnisçiler arasinda bulunugundan dolayi tutuklandi ve Auschwitz’e...

Mario 4 Forever, Süper Bir Mario Oyunu.


Muhteşem bir klasik olan Mario oyununun harika bir yeniden yapım versiyonu. Çok çeşitli bölümler eklenmiş. Çocuklar kadar büyüklerin de ilgiyle...

Babamın Mario Olması Mario Oynayanlar Anlar :))))


musluk tamirinden cinnet geçiren babanın dönüşebileceği durumdur. ***daaaaaan*** (baba zıplayıp kafayı tavana vurur) - aman,aman bey naaptın...




Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:49 .