#41
Hayatımda boşlananlar olarak günlüğüm hala zirvede yerini koruyor.
Çok sey değişmedi nedense, hala aynı sakarlıklarıma devam
Yeni kitaplar ekledim rafa, ne zaman başlanacağı hala muamma.

Bugünlerde yazmaya başladım, eskilerini yaktım.
Birşeye ulaşabileceğimi bilsem, yıllarımı onu bulmak için heba edebilirim.
Biraz sitem edesim var, biraz da kaçasım.
Mesela gidenler neden geri dönerler, neden hiç gitmemiş gibi davranırlar?
Ah sanırım cevabını kendilerinin bile bilmediği sorular bunlar..
Gitmek yakışmamıştı ama itiraf etmeliyim, papatyalar ile karsıma cıkman can alıcıydı.
Yıllardır koruduğun tavır, sert bakışların bir söze yumuşayabiliyormuş.
Elde kalan çok şey var aslında, anılar,gülüşler,vefalar.
Bende kalan ise özenle bakılan papatyalar..



#42


Yağmur daha bi’ anlamlı gelir, yüreği dünden ıslak kalanlara..

Özenle seçilen kelimelerin içerisinde ki burukluk, içten olmayan gülüşlerin altında ki acıyı yazasım var bugün.
Eğlenceli olan yönümün üzerine, kara bir leke gibi duruyor bu karamsar yazılarım.
Çok şey istemedik aslında, sadece çocukluktan gelen sınırsız lunapark ve bazı anlarda zamanın geçmemesini istemek dışında..
Yinede bunlara sahip olamadık, işin derinine inecek olursak aitte olamadık zaten.
İstediklerimizin peşinden koşarken, istendiğimizin farkına varamadık.
İmkansız şeyler istememiştik hiçbirimiz, biraz çay, biraz tebessüm, biraz derin bakışlar.
Bunları yazarken bir küçük yazı geliyor düşüncelerime;
Bir çay içimi kadar vaktimiz olsaydı, öpecektik kırlangıçların kanatlarından. Sığamayacaktık bu dünyaya.
Bulutlara değecekti hayallerimiz. Denizin gökyüzüyle birleştiği noktaya ulaşacaktık..
Bir çay içimi kadar vaktimiz olsaydı sevgilim, biz o gün belki de mucize denen şeyin gerçek olacağına inanacaktık.


Bir kaç iç sancısı var buralarda, ilk kez yazılanlar yağmura değil, onu yağdıran bulutlara.
Tüm istenilenler bir gün uğrayacak sol göğsünüzün altında ki kente, o kent biraz ürkekçe açacak kapılarını yıllarca hasretle beklediğinize.
Çokta karamsara bağlamayalım artık, dolusunu göremediğimiz bardağa biraz daha dikkatli bakalım,
pek iç sancısı yaratmayalım, boşuna fırtınalarda koparmayalım..
Ne kadar mutlu olursan ol yazmaya başlayınca, derininde kalanlar çıkıyor ortaya.


Ne ateşler yanıyor, ne ateşler sönüyor
Ne savaşlar oluyor, ne gidenler dönüyor.


#43


Sabahın kara bulutlarını görünce insanın ufaktan geri geri kaçası geliyor.

Vizelerimi bitirdim, ah birde açıklananlar var, istatislik çizgim heyecanlanan küçük bir çocuğun kalp atış ritmi gibi karışık, genç bir kızın yeni kararlar alması gibi stabil.
Vizelerin mazereti olmasına rağmen, finalin mazeretinin büt olması çok acımasızca.
Kendime izleyecek film bakıyorum, hızlı ve öfkeli vizyona girmiş, nedense beğenilmemiş.
Bugün bazı üyelerin günlüklerine göz gezdirdim, bir çoğu yaşantısını çok iyi anlatırken, ben şuan bu birkaç satır için bile fazlası ile bocaladım.
Bu ya monotonluğumdan, ya da paylaşma hususunda ki kararsızlığımdan.
Yinede takip ettiğim bir iki insan var, üslup ve ifade olarak kendilerini, yaşantılarını, hislerini güzel bir şekilde anlatabiliyorlar.
Eskisi gibi çok fazla durmuyorum, hatta genellikle burayı açık bırakıp başka işlerle uğraşıyorum


Birkaç olaya fazlası ile sinirlendiğim bir gerçek, başkalarınında bunları beğenmesi ve göz yumması ayrıca acımasızlık olarak ilan ettim.
Her ne olursa olsun düzgünce uyarmak,iyisini biliyorsan doğruyu göstermek yerine daha beteri yapılıyorsa davranışlarda,düşüncelerde bir acımasızlık olduğunu belirtmemek elde değil.
Kısacsı şu ki ortada hiçbir şey yok iken hislerden, duygulardan bahsedenler iş başkalarına gelince nasıl oluyorda insanları bu kadar düşünmeden kırabiliyorlar, bunun cevabını önce kendilerine bi' versinler.




#44


O kadar bahtsız insanım ki birisi beni gifte ki gibi çevirse denizin dibini boylamakla kalmam, ani çıkışımlada vurgunun en güzelini yerim.

Böyle romantik gifler paylaştığıma bakma sen benim, romantiklikten bi' haberim ben.
Gelebilecek tüm ilgileri, tüm sözleri 'he oldu o zaman' diyip caydırıyorum, yapımda yok, bünye alışık değil.
Bir tuhaflık var üzerimde, bir yanım kalk kendine gel derken diğeri inatla otur oturduğun yerde diyor, ben hep uslu çocuğun sözünü dinliyorum, bileti bile iptal ettiresim var.
Yada şöyle bana havada iki üç tur attırsınlar sonra senin biletin bu kadarına yetiyor diyip beni müsait bir yerde bıraksınlar. Hiç mi olmaz?

Üşengeçliğim bir yana, Pollyanna gibiyim bugünlerde.
Bu bana olmuş dimi? Olmuş dimi olmuş? diye baskı ile evet cevabını isteyenlere daha ilk sorularında evet diyorum, içimde birşeyler 'yapma işte böyle hiç olmuş mu' diyip dürtüklese bile sesini kesiyorum. Hayır yani neden hep bizden güzel söz bekliyorlar, neden hep bi iltifat meraklılığı.
Yalnız benim bu Pollyanna hallerim uzun sürmez, yarın adım depresif pollyanna'ya çıkar.
Şimdiden başlıyım birazda depresifliğe, dinlenilen şarkının hatrına.

Nedense hislerim Ali Atay'ın -Mecnun'un- Leyla'ya olan ilgisi gibi, tüm Leyla'lar ayıp edip gidiyor ama o tüm Leyla'ları aynı hislerle seviyor ya tamda öyle.
Herkes gidiyor, ama gelene inatla aynı umutlar bağlanıyor.
Birazda İsmail Abi var içimde, bir deniz kenarında yıllarca beklenen bir gemi, o geminin gelmeyeceğini bilirsin , o gemi o limanı terk edeli çok olmuştur ama beklersin.
Burak Aksak demişti ki; Gelmezse sadece İsmail Abi değil, hepimiz yarım kalırız.
Şimdi hepimiz yarım kaldık, şimdi hepimiz aynı şeyin uğruna o dalgalarda boğulduk..

Bir kez daha görebilmek için, ölmezsin bazen.
Ve bazen dokunduğu kapı kolunu, adım attığı kaldırımı, baktığı gökyüzünü sökesin gelir yerinden.
Özlemek nedir ki, yüreğin delinir.
Adı kurulur, her duana..
Her niyet, her amin ona.

Artık benim yapacak birşeyim yok, benim Pollyannalığım bu kadar.

Şurayada şu Emrah'ı bırakıyım, geleceğimden bir kare kalsın.






#45


Bazen kolaylık saklanır bir köşeye ama sen zora koşarsın ya, işte onlar hep olumsuz sonuçlanır.
Sonra tıpış tıpış kolayına dönersin, birde sanki onu yapan biz değilmişiz gibi efsane bir bakış atarız.

Dışarıya çıkmaya, birileri ile konuşmaya hatta bazı mesajlara cevap vermeye bile bazen üşeniyorum, bu üşengeçlik beni terk etmediği sürece düzelemeyeceğim.
İstikrarlı olduğum tek konu var ki o da yemek. Bu konuda şimdiye kadar üşendiğimi hiç görmedim, şimdi bile gel hava alalım konuşmalarını es geçerken,
hadi yemek yiyelim muhabbetine hayır diyemiyorum. Üşengeçliğim bile ayrımcı.
Hepsi bir yana ama yarın İzmir yolcusuyum, hazırlık sıfır sıfır sıfır.
Sanırım biraz kıyafet, bolca kitap yeterli olacak.

Kendime tekrar Nazım Hikmet'in bir başka şiir kitabını aldım.
Nede güzel yazıyor Piraye'ye, Vera'ya..
Kimileri vardır yazılmak için yazılır, kimileri vardır yüreğe işlendiği için yazılır.

En derinime yer etmiş, tüm yazılarımın teması olmuş ölümü birde burada imzama ekledim,
bazen bu durumdan çok bayıyorum ama koptuğumda olmuyor.
Karanlık bir kuyuda, yardım eli bekleyen birisinden farkım yok,
yanıma yaklaşanlarında kuyudan korkup yolunu değiştirenlerden farkı yok.
Yaram sardıkça daha çok kanıyor.

Herşeyin ötesinde bir zamanlar o karanlıkta titreyen ben, şimdi ona gözlerimi alıştırmayı başardım.
Küçük bir kuyuda nasıl mutlu olunur, hayallerle kapkara bir kuyu nasıl renklenir biliyorum
Bu yüzden gülümsemek insanın en büyük silahı, en büyük zaferi.
Sen gülümsedikten sonra, değil yıkabilecek insan, aklına bile getirebilen olmaz.

O yüzden bu felsefik konuşmalarımı burada bırakıyorum, çok yazasım yok.
Üşenmeye devam.


#46


Ve Ýzmir.
Sabahýn çok erken saatlerinde, adýmýmý attým izmire.
Hala ayný yumuþacýk havasý, güleryüzlü insanlarý karþýladý beni, hiçbir þey kaybetmemiþ güzelliðinden.
O'na getirmem gereken özlemler, söyleyecek sözlerim vardý..
Havasýný ciðerlerime usulca aldýktan sonra hepsini tek tek söyledim.
Yumuþacýk havasýnýn, bir an içimi ürpertmesi ile cevaplarýn en güzelini aldým,
anladým ki tüm özleyenler özlenmiþ, izmirde çok sabýrsýz.

Arkadaþlarým henüz ben gelmeden planlarý yapmýþlar bile, uymaktan baþka çaremiz yok.
Bugün Konak'ta yürüyüp, yarýnda özlemini duyduðum Karþýyaka'ya geçeceðiz.
Nasýl son günlerde gitmeye kararsýz kaldýysam, birkaç gün sonra dönüþüm üzüntülü olacak.
Günü gelince onuda düþünürüz, þimdi herkese yetecek kadar bu havayý solumak lazım.
Ve artık bazı kokuları saklayabilmemiz gerekiyor.



Konu İnception. tarafından (18-04-2015 Saat 19:37 ) değiştirilmiştir.
#47


Dönüş yorgunluğu, uykusuzluktan moraran göz altlarım, şarap kıvamında yıllandıkça güzelleşen şarkım, şerbet kıvamına getirdiğim çayımla yazacağım şimdi sana.

Bu şehir çok kirli.
En ufak hava değişikliğinden geri dönünce İstanbul'da aldığın ilk nefes boğazına takılıyor.
Yutkunsam ne olur acaba diye düşünmeden edemiyorsun, nedendir bilinmez yutkunman canını yakıyor, vücudun iyi halt ettin der gibi sinyaller veriyor.
Dudağının tek tarafını kıvırıp, yanaklarını kızartıyorsun mahcup şekilde.
Peki seni bu halden kim mi çekip alıyor?
Tabiki insanlarý. Sen bazen bir köþede durup kimse ile ilgilenmez onlarada fýrsat vermezsin ama onlar bir fýrsatýný bulur.
Çarpar, telefonu ile konuşur iken gelir yanına oturur tüm dertlerini istemsizce öğrenirsin hatta içinden ailenin tüm olgularını bulup o öyle demiş ama o da suçlu gibi tuhaf tuhaf yorumlar yaparsın,
eline alıp okumaya başladığın kitabını biriside okumak için çabalıyorsa vay haline, bu konuya hiç giremeyeceğim şuan, hatırlaması bile bayıyor.
Birisi şu şehiri boşaltsın, kepenklerini ben indireceğim.

İzmir'den ayrılmak zor geldi, doğum günümde orada olacağımı düşündüler erken bilet tarihini görünce onları birazcık şaşırttım ama olması gereken buydu,
yoğun bir kutlama çekecek halim yok, filmlerin dibine vuracağım.

Ýþin özetine gelirsek kürkçü dükkanýma geri döndüm.
Yorgun,uykusuz bir halde.
Tüm yorgunluğum üzerine birde misafirler eklenecek, halbuki bugün yatıp yarın okula gitme planları içerisindeydim, okul demiş iken,
şenliðe Aydilge, Zakkum, Resul Dindar vs geliyor/muş.
Oysa bu konuda ne hayaller kurmuştum ben, Teoman'ı İstanbul Teknik Üniversitesi'ne kaptırdrk.
Olmaz olsun öyle okul, ben sıvışır tekniğe kaçarım.


#48
Şimdi kim kalkıp okula gidecek, kim o kadar yola katlanacak ki.
Halbuki ben evimde pijamalar,kokulu ayıcığım ve frambuazlı pastamla çok mutluyum.
Yalnız ayıcık yeni hediyem çokta güzel kokuyor, tuhaftır ki bunu sevdim, altında bir mesaj olduğunu bilsemde çaktırmıyorum.
Bana bunlarla gelin demek isterdim ama hediye sevmiyorum.
Nasıl yani diye çok şaşırtıcı ifadeler aldım bu konu hakkında ama öyle, hediyeleri,alışverişi sevemedim.
Belki sırf alma zorunluluğu hissedildiği içindir bilemiyorum, yada emek verilmeden al işte dendiği içindir.
Bunun için sebep üretebilsem bile alışveriş için üretemiyorum, o korkulu kabusum.
Birde kabinde birisi sürekli deneme yapıp her seferinde ''bu nasıl olmuş?'' diyorsa,
neyse bu konuya daha fazla giremeyeceğim, düşüncesi bile bunaltıcı.

Okula gitmek için bile oldukça yol gitmem gerekiyor, hemde bu havada.
Nisan ayı değil bu, birisi saatlerini çok ileri almış
Güneş bile sadece göstermelik, alın garipler sevinin biraz der gibi, hep bu satürn yüzünden.
Anladık karizmatik gezegensin ama ayıptır ya, bir rahat dur.
Bunların yüzünden kısa kollu, ince, kalın diye düşün dur,
sonrada Avcılar yolları taştan.



Havalar da soğuk gidiyor, bu aralar üşürsün sen bilirim.
Aman dikkat et, aklına yazları getir,
Ne olur ara sıra haberdar et, pencerelerde bekletme.
Hayatına elbet biri girecek, mutlu ol onu ihmal etme.


#49
Sana uzun zamandır yazmıyorum, aslında şimdide yazmak istemiyorum.
Kafamda ki tüm düşüncelerimi odama kitleyip, bir daha oraya adım atmamak istiyorum.
Oysa kokuları saklayabilseydik, bi' hissi yıllar sonrada aynı sıcaklığı ile hissedebilsek hepimiz mutlu olurduk.
Şimdi hepimizin içi buruk, keşke kalbimiz alzheimer olsa.

Günlerdir evden dışarı adım atmıyorum, telefonumu nadir şekilde elime alıyorum,
yanı sıra bilgisayarımın kapağını bile kaldırmıyorum, televizyon ise hep karanlıkta yansımamı veriyor.
Neden soyutlandığım hakkında bir fikrim yok aslında, yalnızlık kesin bulaşıcı.
Sorunlarını dinlediğim insanların derdine bürünüyorum, onları mutlu edip o derdi ben üstleniyorum.
Aslında buna alıştım.
Yaratılış amacım kesinlikle, derdi içinde boğulanları orada kurtarıp
o denizde benim kurtulamayacağımı bilmeme rağmen kulaç atmak gibi birşey, biliyorum ki bir gün yorulacağım.
Kesinlikle seksen yaşlarında birisi bedenini teslim etmesine rağmen bu dünyadan ayrılmak istemedi
ve o kadar derdini, tasasını bana yükleyip kaçtı, hayır başka açıklaması olamaz.
Bunuda kendime inandırdım galiba, ne zaman tatlı verseler yok şekerim var benim falan diyesim geliyor

Herneyse işte.
Buraya beni çeken birşeyler var, sebebini bilmediğim.
Nedense gelmedikçe beni dürtükleyen birşey var -hayır canım deli değil o-
Tuhaf bir his, hemen anasayfaya bakıp kaçmakla yetiniyorum.
Günlerce evden çıkmadığımı vurgulamıştım ki, bugün çıkasım var.
Sahilde kitap okumak, bisiklet sürmek, paten kaymak falan istiyorum. Hemde çok.
Ama yapacak mıyım? Tabiki hayır.
Yapacağım tek şey pijamalarla koltuğa kurulmaktan öteye geçmeyecek.




#50
Bi' insanı ne şekilde, ne boyutta sevebilirim bilmiyorum.
Hislerim küçük yaşlarda yerinde durmaz iken tam çağında karşıya geçmeye bile mecali yok.
Aslında bunu seviyorum. Bu biraz garip ama sevmemeyi seviyorum.
Sevmemek derken içim onlara kocaman açık, ama böyle avutuyoruz işte kendimizi.
Sevmiyorum, nefret ediyorum dediğim kişiye bile koşarım, en ufak derdinde küçücük omuzumu paylaşırım.
Art niyetli, kötü olmayı beceremiyorum, aslında ben hiçbirşeyi beceremiyorum.
Biriside sen bunu yapabilirsin demiyor, tırnaklarımın kazıdığı kadar yapabiliyorum.
Geriye gitmiyorum ama ilerlediğimde söylenemez, hep yerimde sayıyorum.
Aslında bunların yanı sıra mutluyum, düzenli bi ev-okul ilişkim var, aksatmıyoruz artık birbirimizi.
Bahar şenliklerine katılmıyorum, sanırım o kadar gürültüye katlanamam.
Zaten kalabalıkta kızaran, ellerini koyacak yer bulamayan, gözleri sürekli yere kayan birisi pek eğlenemez.


#51
Ders yoğunluğum yüzünden sana pek yazamıyorum, burayıda açık bırakıp ders çalışıyorum.
Evet bugüne kadar üniversiteye kadar hiç ders çalışmayarak geldim.
Pazar günü Ales sınavım var, korkuyorum, yarım saat çalışıp bir saat kitap okuyorum.
Çoğu kişiler sınavım varken kitaba laf etmeye yeltenseler bile, sesleri çıkmıyor.
Liseye giriş, üniversite sınavı vb tüm sınavları kitaplar sayesinde kazandım.
Empati,hızlı okuma,ana tema gibi şeyleri anlatmak için anlatan öğretmenlerden zaten öğrenemezdim.
Herneyse kısacası yoğunum, sınavım var ve önemli.

Bunun yanı sıra geçen gün ki yağmurdan bahsedesim var -Yağmur yağma keyf yazanlar gibi hissettim-
Tam okul çıkışıma denk geldi, sadece yürümek istedim, yürürsem rahatlayacağımın farkındaydım.
İnsanlar şemsiye açarken, apartman altlarına saklanırken ben sadece yürüdüm.
İlk başlarda yağmur ürpertse bile sonrasında alıştım, ıslak saçlarım yüzüme yapıştı.
Çantamda telefondan gelen Teoman sesini çoğu kez ardı ardına duydum ama ona yeltenmedim bile.
Normal bir gün olsa kulaklık kullanmayıp yolda telefon elinde müzik dinleyen tuhaf insanlara benzeyebilirdim,
yada başkası yapsa çaktırmadan tuhaf bir ifadeye bürünebilirdim.
Şanslıydım ki, öyle değildim çalan sadece arama sesiydi ve kimse ona kafa yoracak kadar dikkatli değildi.
Sokak, cadde ışıklandırmalarınında birden kesilmesi ile birlikte tuhaf bir his yaşadım, yalnızlık.
Genelde bunu odamda yaşardım ama aynı hissi bir kalabalıkta yaşayınca göğsüm sıkıştı.
Yürürken bile kendimi kapana kısılmış gibi hissettim, ileri gidemeyen, dönmeyede hali olmayan.
Öyle bi kapan ki senden kaçarken, tekrar sana yakalandım.
Olmaz diyen beynime savaş açan küçük bir kalp vardı, inatçı.
Halbuki koşsam tüm düşüncelerimden kaçabilecek gibi hissettim, denemedim bile.
Koşsam, başka bir boyuta geçecekmişim gibi hissettim.
Dediğim gibi öyle bir düşünceydi ki bende ki ne aklınıza sığabilir nede mantığınıza.
Farkettiğim tek şey oldu ki kalabalıkta bile kapana kısılmış gibi hissedebiliyorsunuz.
Kaçarken aslında en çok ona koşuyorsunuz, aklınızda birisi olmasada koşuyorsunuz
O günden bana kalan tek şey soğuk algınlığı, sınav öncesi banada bu kadar yakışırdı.

Bu konununda üzerinde fazla durmama gerek olduğunu düşünmüyorum.
Farklı bir şeye değineceğim ki o da forumda ki durumum.
Bir çok kişi erkek sanıyor, bu nickten sanırım
Hayır yani kız olduğumuz belli olsun diye illa Barbie123 Beautiful Girl falan mı yapalım?
Mis gibi film adı, mis gibi başlangıç işte.


#52


İçimiz yanarken bile denizler sunduk insanlara.


#53











#54

Oldu o zaman


#55
Günlerimin klasik özeti şaşırmak oldu.
Beklemediğim gelişmeler, olmaz dediklerimin olması, ışık tutulmuş tavşan gibi hissediyorum.
Şuan bunların mutluluğunu yaşarken, bir yandanda götürecek şeyleride olduğunun farkındayım.
Her gelişme bir tebessüm ettirsede, sonrası bir yığın enkaz.
Bu arada bir daha buraya uğramaz diye düşündüğüm birisi kısa bir dönüş yapmış sanırım
daha sabahın ilk saatlerinde yarı uykulu foruma bakarken, dikkatime çekti.
Acaba ben mi karıştırıyorum diye sersemledikten sonra anladım.
Bundan bir kaç sene önce ne saf duygularımız vardı, ne güzel kirlenmemiş kelimelerimiz.
Şimdi ise daha düşünürken kirletiyoruz onları, yaramaz çocuklar gibiyiz.
Herşeyin ötesinde ayrı bir boyut bu, mutluluk ile korkunun beyninde savaşması gibi.
İzmir'de ki arkadaşlarımın gelecek olması,derslerin bitmesi, Ales'in iyi sonucu.
Ne yaptımda oldu bunlar diye kemiriyorum kendimi, sanki illa birşeylerle takas edecekmişim gibi mutluluğumu.
Sanki birşeyimizi vermezsek mutluluk yaşayamazmışız gibi.
Haziran'ın ikinci haftası İzmir'de ki arkadaşlarım gelecekler gezilecek yerlerin planlamasını yapmışlar.
En çok Adalar'ı istiyorlar bakalım artık.
Bunun yanı sıra en çok Ales'e sevindim. 70'lerde bi' puan aldım.
Marmara Üniversitesi bu yıl kabul ediyor, saklayacağız notları, mezun olunca daha iyi not alamazsam onu kullanacağım.

Bugünlerin en sevinçlisi ise elbette ki bu.




Doğum günün kutlu olsun Gezi Direnişi!


#56


#57
Teoman'ın dediği gibi; bir menekşe kokusunda arıyorum seni.
Menekşelerin kokmadığını bile bile, kendime itiraf edemeden.


#58
İçime işlemiş hisler var, dışarıya çıkartamadığım.
Dolaplara saklanacak kadar korkularım var, kaç kez kilit vurduğumu unuttuğum kırgınlıklarım.
Sevdiğim birisinin değil, sevmeye fırsatım olmadığının yasını tutuyorum.
Gittiğimin değil, umutsuzca kaldığımın yasını tutuyorum.
Konuştuklarımın değil, sustuklarımın acısını çekiyorum.
Özür dileyemeden,söyleyemeden, kokusunu son kez hissedemediğimin pişmanlığını yaşıyorum.
Geç kaldığım için, fırsat verecek kadar cesaretli olamadığım için kendimden nefret ediyorum.
Yanlış insanlar yüzünden, doğruları ayırt edemediğimiz için insanlardan tiksiniyorum.
Tüm yalanları masum bir bakışa sığdırabildikleri için, gözleri bile yalan söyledikleri anlaşılmasın diye fazladan uğraştıkları için,
başkalarına fırsat vermeye korkuttukları için, güvenimizi alt üst ettikleri için hepsinin canı cehenneme.

Hissetmek için yanımızda olmasınında pek bir gereği yok aslında.
Gece göğüsümde ağrı ile uyandığımda
yürüdüğüm yollarda
konuştuğum insanlarda
dinlediğim şarkılarda
ettiğim danslarda
savuran rüzgarda
yağan yağmurda
en çok toprak kokusunda iliklerime kadar hissediyorum.




Gitmek cesaret ister ufaklık.
Gideceğin yer neresi olursa olsun, sevdiklerin ile arana mesafe girince varış yerinin hiçbir anlamı kalmaz.
Vedalaşmakta zor iştir biliyor musun?
Oturursun geminin kıçına bakarsın sevdiklerine, gittikçe ufalırlar, kaybolurlar.
O zaman anlarsın işte vedalaşmak asıl kalana değil, gidene koyar.
Yüz defa söyledim sana, hüzünlü değilim mizacım böyle.

Rina.


#59
Camı sonuna kadar açılmış arka koltukta, rüzgarın vurması gibi tüm gerçekler.
Acımasızca, istemsizce, inatla ama yinede bekleyerek.
Uçuşan tozların, kağıtların arasına hayallerini sığdırabilmek.
Sana bulaşan kağıt kesiklerinin kanını acıya akıtabilmek.
Hepimizin özeti bu; acıyı acı ile yatıştırmak.
Şimdi üzeri tozlandı acıların,kırgınlıkların..

Herşeyin yanı sıra seni boşluyorum, gelmiyorum yada vaktim olmuyor.
En kötüsüde yazacak birşey bulamıyorum.
Ama yinede sürdüğüm ojeyi, yediğim yemeyi, alışverişlerimi yazacak kadar saptırmayacağım kendimi.

Asosyalliğe fark attım, İzmir'den gelen arkadaşlarımla oldukça zaman geçirdim.
Bir tesadüfte olsa tanışmalarım, şimdi en yakınlarım, en ayrılarım.
Tüm sevgilerin, dostlukların arasında hiçbirşey duramaz. Mesafelerde dahil.
Adalar'da çokça vakit geçirdik, İstanbul'un tüm gürültüsünden uzak.
Adalar'da iken hepimizin dilinden aynı şarkı döküldü, sonra tüm istençlikle söylendi.
''Sokakta ki Aliye, tablodaki Daliye
Deliye de Veliye de, şurdaki iskeleye
Kınalıya Heybeliye, birde yeni sevgiliye
Selamlar olsun
Şerefine kalksın bütün kadehler, selamlar olsun
Çok yaşasın, yaşasın, yaşasın
Hep yenilenenler''




Özlemek için Nazım var,
Mavi için Edip..
Rakı için Can Yücel,
Sevmek için Cemal Süreya,
Sevda için Ahmed Arif..
Bazen özledim diyemezsin, Nazım okuyorum dersin.
Artık ben Nazım okuyorum, sen neler yapıyorsun?


#60
Çocukluğumun üzerinden tam beş yıl geçmiş.
Beş yıl önce masum bakışlarla, hayatı tanımadan gelmiştim buraya.
Ne ararken buraya yolumun düştüğünü hatırlamıyorum.
Hatırladığım tek şey o zamanlar korkum, cesaretimden büyüktü; şimdi ise cesaretim herşeyin önünde.


''Acınızı açmak ya da açık etmek, karşınızdakinin pervasızlaşması, giderek hoyratlaşması,
hatta hükümranlaşması risklerinide taşır. (Ah, düşmeye gör' der ya eskiler..)
Öyleleri felaketleri sever ve anlattırmak isterler. ''Hadi bir daha anlat'' diye el çırparlar.
''Anlat, nasıl düştün? Çok mu acıdı canın? O ne yaptı peki? Gelmedi, değil mi? Kimse yardım etmedi sana!''
Başkalarının acısıyla hem beslenen hemde bu ziyafeti ilişki kurma biçimine dönüştürmüş insanlardır bunu yapanlar.
Gözlerine kestirdikleri avlarına somut bir acının içindeyken yaklaşırlar.
İnanılmaz bir destekle. İnsan üstü bir merhametle.
Minnet bağını böyle yaratır, avladıklarının ruhlarında ve acılarında böyle kurarlar tahtlarını.
Üzerlerinde bir çeşit hükümdarlık ya da emir-itaat ilişkisi kurdukları kişilerin başarılarındansa hiç hoşlanmazlar.
İlişkinin varlık sebebi ortadan kalmış olur ve hızla yıkılır.
Ardındanda şöyle derler: ''Ben onun ne hallerini bilirim! Beş kuruşsuz günlerini bilirim, nasıl ağladığını bilirim!''
Bu anlattıklarım, acının paylaşıldığı her duruma uyarlanmaz elbette.
Ama çok da istisnai bir durum sayılmamalı.
Örneğin; Aynı ilişkinin ebeveynle çocuğu arasında da pekala kurulabildiği görmezden gelinmemeli.
Günümüzde, özellikle kent yaşamının belli başlı iş kolları, yine paylaşılmış acının tetiklediği kana üşüşme güdüsü yüzünden susmayı öğretiyor.
İnsana acı ile hiç karşılaşmamış gibi yapmasını telkin ediyor.
Bu sözünü ettiğim durumların ve kuralların hepsi kurşun geçirmez yelekler giyip öyle yaşamamıza yol açıyor.
Ve ne yazık ki, ağzımızı sımsıkı kapamamızı, yoksa gözümüzün yaşına bakılmayacağını emrediyor.
Son olarak.. Bazen de, hiçbir telkin, hiçbir emir ve hiç kimse umrumuzda değilken bile, halimiz kalmıyor anlatmaya, nefesimiz yetmiyor.
Böyle durumlarda, anlatmakla anlatmamak arasında bir fark kalmamış oluyor artık.
Güzel bir teselli çıkıp geliyor ve yerini buluyor böyle anlarda: ''Boşver!''




Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Forum

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Sitemiz bir paylaşım sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Herhangi bir konuda (şikayet, eleştiri, öneri, vb.) bizimle iletişime geçmek için tıklayın.
-

2005-2020 Tatliaskim.com

Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:23 .