O'nu ArıyoRum
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 10-01-2009, 09:22 #1

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

O'nu ArıyoRum

Güneşin rüzgârla karın da gölgeyle ittifak kurup insanların artık alıştıkları için pek yadsımadıkları – belki bir savaş olarak düşünmediklerindendir bilemiyorum- dünya üzerindeki nadir güzel savaşlardan birinin başladığı sabaha uyanmanın sarhoşluğu içindeydim. Eskinin kazanma ihtimali olmayan yeninin ve dirilmenin her gün, her saat güçlendiği bir savaş başlıyordu. Hoca baharı mayalıyordu kışa ve bu kez tutmama ihtimali yoktu. Bu yüzdendi sanırım kimse yanına yanaşıp; ‘‘Ne yapıyorsun Hoca, kışa bahar mayalanır mı hiç?'' diye sormaya cesaret edememişti. Herkes biliyor ve çok istiyordu ki bu maya tutardı.
Yatağımdan doğrularak gözlerimi, gece sokak lambalarının odama saldırmaması için sıkı sıkıya kapattığım çiçekli perdelerime diktim. Sokak lambalarına karşı dev bir kalkan olan ve bu yüzden gerile gerile penceremi kapatan perdeler, şimdi güneş karşısında ne kadar aciz ne kadar da saydam görünüyorlardı. Hiç bir karşılık beklemeden imdadıma koşan çiçekli perdelerimin düştüğü bu duruma daha fazla dayanamadım. Yeni bir geceye kadar istirahat etmeleri için dinlenebilecekleri gölgeli bir köşeye çekilmelerine izin verdim. Zaten sabırsızlıktan kudurmuş halde pencereme dayanmış olan güneş, fırsatını bulur bulmaz tüm ışık kanatlı süvarileriyle sağda solda eritecek kar var mı diye bakmak için daldı odama. Yenilmeye mahkûm bir kışa yardım ve yataklık edecek değildim ama yine de ‘‘ yarın yine yüz yüze bakarsak tutunacak bir dalım olsun'' diye düşünüp mutfağımda küçük bir kış sahnesi bulundururdum her daim. Feriştahı gelse dahi kimseye de teslim etmezdim hani küçük kış köşemi, TEDAŞ elektrikleri kesene kadar tabi.
Dışarı çıkma vaktinin geldiğini söylüyordu bir adam birilerinin duymasından korkarcasına fısıldayarak. Ben ki; koca çığlıklara, kulakları sağır eden haykırışlara aldırış etmezdim ama bu fısıltılara kayıtsız kalmadım. Kendimi bir an önce dışarıya atmak istedim. Hem kış bitiyordu artık ve ‘‘Bir veda bile etmedi ne kadar da hayırsızmış'' dedirtemezdim kendime. Dışarısı ise hararetten aldığı yüzle yavaş yavaş hareketlenmeye başlamıştı. Öğle saatleriydi ve güneş kendini iyiden iyiye kral sanıyor, sokaklar kraldan çok kralcılarla dolup taşıyordu. Bahara ve güneşe yaltaklanmak için sokak sokak dolaşan bu kralcılar ısıyı, baharı ve baharın çiçeklerini doyasıya içlerine çekiyorlardı. Her zamanki gibi güçlünün yanında yer alıyorlar ve tiksinerek bakıyorlardı köşede bucakta kalmış, gölgenin kucağına saklanmış ılgıt ılgıt ağlayan kar parçacıklarına. Bense sokağa çıkıp karların erirken son bir hamle ile toprağın üzerine serpelediği, kiminin bahar kokusu kiminin güneş kokusu kiminin de toprak kokusu sandığı kar kokularını nefes adı altında bıkana kadar koklamak istiyordum. Hatta son bir kez kartopu yapıp -çiçek demetlerine inat, zira demetlerdeki çiçekler kartoplarındaki karlar kadar sevmezler birbirlerini. Onları bir arada tutmak için herhangi bir şeyle bağlamak gerekir oysa kartoplarındaki karların bir arada bulunmaları için kar olmaları yeterlidir.-koymalıydım evimin karanlık köşesinde sakladığım kışımın içine.
Tam kendimi dışarıdaki savaşa dâhil etmek üzere hazırlanıyordum ki; tamamlanmamış bir tablo gibi gördüm kendimi. Sanki kolumun biri, ayağımın teki yoktu bedenimde. Kendimi, haylaz bir veledin yarısını yedikten sonra umarsızca fırlatıp attığı bir elma gibi, yarısını güneşten saklayarak soysuz aşkların göstermelik romantizmine alet olmak istemeyen bir ay gibi hissettim. Sağıma baktım yok. Soluma baktım yok. Aklıma gelen kötü senaryoların haddi hesabı yok. Şaşkın şaşkın bakakaldım odamın her yerine dağılmış kıyafetlerime. Dün gece geçti aklımdan an hızıyla. Çok mu kırdım kalbini acaba ya da anlamaya mı başladı yavaş yavaş, birbirimizi çok hızlı tükettiğimizi? Bırakıp gitti mi beni bir veda bile etmeden, ben kışla vedalaşmaya hazırlanırken, en çok ihtiyacım olacağı zamanlar yaklaşıyorken? Ben tek başıma ne giyeceğimi, sokağa nasıl çıkacağımı bile bilemezdim ki. Oysa söz vermişti; bahar bitene kadar yanımda kalacağına.
İçime sığdıramadığım telaşımı sokağa taşımaya karar vermemle kendimi insanların harıl harıl güneş içtiği, ılık bahar rüzgârlarını kıymetini bilmeden aralıksız soluduğu ıslak kaldırımlarda bulmam bir oldu. İnsanlar geçiyordu önümden, insanlar akıyordu kaldırımların çizdiği yoldan bahara doğru. Sanki yarın çuvala girmiş gibi koşuşturan, sanki bu güzel gün hiç bitmeyecekmiş gibi sağda solda oylanan, hayran hayran bahar kıyafetlerinin sergilendiği süslü vitrinlere bakan ve bütün bu olanları aşağılayarak, dudağını bükerek gözetleyen insanlarla doluydu her yan. Birilerini durdurup onu sormak istedim ama ‘‘daha kendini bulamamış, kendine yabancı insanlar nereden bileceklerdi onun nerede olduğunu ve kim olduğunu'' diye düşünüp vazgeçtim hemen niyetimden. Belki hemen yanı başlarından geçmişti, belki de yan yana yürürken kokuları birbirlerini üzerlerine sinmişti. Lakin hepsi ‘‘belki'' den ibaretti. Soramadım. Belki alacağım cevaptan korktuğum için belki de soru sormaktan hazzetmediğim için soramadım. Soramadım, onlar da cevap veremediler.
Emeklemeyi yeni bırakmış ama emeklemenin verdiği güveni yürümekte bulamamış bir çocuk gibi yürümeyi bırakıp, adam adımlarıyla yürümeye başlayarak hemen aramaya koyuldum ‘o'nu. ‘O'nu arıyordum fakat aradığım kişiye bir türlü ulaşamıyordum. Sabahları kahvaltı yaptığımız Cemal Amcanın börekçi dükkânına baktım. Gazete aldığım gazeteciye, okula gittiğimiz servis şoförüne, okuldan dönüşte yumurta ve ekmek aldığım Köşem Bakkal'ın çırağına sordum ama biliyordum buralara bensiz gelemeyeceğini. Yoktu işte, yoksa zaten hiç yok muydu diye sormaya başladım kendime. Her yer ‘o' olmuştu, her şey ‘o'na benziyordu, herkese ‘o'nu soruyordum, her nedense ‘o'nda kalmıştı aklım, her an ‘o'ndan biraz daha uzaklaşıyordum ve o yoktu. Sanırım bulunmak istemiyordu ve yine sanırım hiç gitmediğim daha doğrusu hiç gitmediğimiz bir yerlere gitmişti.
Nice düşündükten sonra ilk aklıma düşen yer herkesin bildiği ama kimsenin gitmeye cesaret edemediği bir yer oldu. Burası, uzun saçlı bir şövalyenin adını ‘‘Yalnızlar Rıhtımı'' koyduğu ve hiç deniz görmemişlerin bile dilinden düşürmediği yerdi. Biliyordum aslında beni tanımayacağını ve pek dikkate almayacağını ama yine de ‘‘gidip sor'' diyordu içimi kemiren soru kurdu.
O denizsiz -ki çok az insan bilir bunu- rıhtıma gidip ona, ‘o'nu sorduğumda alacağım cevap ihtimallerinden hangisi beni daha çok korkutuyordu bilmiyordum. Yalnızlar Rıhtımı'na gitmiş olması artık benden sıkıldığını, oraya uğramış olması çok daha fazla uzağa gittiğini ve oraya hiç gitmemiş olması onu hiç bulamayacağım anlamına geliyordu. Yani bu kez değneğin üç ucu vardı, üçü de hayra alamet değildi. Ne kadar yürüdüm ne kadar yalnız kaldım ve bu yalnızlığımı ne kadar tekrarladım kendi kendime bilmiyorum. Her adam adımımda biraz daha yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça yürümeye devam ediyordum. Tam bu rıhtımın sadece bir rivayetten ibaret olduğunu ve yaratılmışların isteseler bile yalnız kalamayacaklarını-zira ne kadar yalnızlaşsam bir o kadar ben çıkıyordu karşıma-düşünmeye başlamıştım. Bir elinde çok kullanılmış ama hiç eskimemiş beyaz bir gitar diğer elinde ise uçsuz bucaksız kızıl bir kum denizine sonuna kadar fırlatılmış bir olta tutan uzun saçlı yalnız adam çıktı karşıma. Adamın gitarından çıkacak notalar ve oltasına rast gelecek cevaplar sadece hayal gücüyle sınırlıydı o kadar. Son aldığım nefesimi ciğerimde unutarak ve bütün korkularımı da bir yanda bırakarak adam adımlarımla- biraz daha fazla ciddiye alınacağımı umarak- yanına yaklaştım ve;
— İyi yalnızlıklar.(aldırmadı)
— Bakar mısınız? ( Ben bakmam görürüm der gibi baktı yüzüme.)
Nasıl buldun burayı, kimden izin aldın yalnızlığımı taciz etmek için?
Yalnız olmak yeterli değil mi buraya gelebilmek için?
Yalnız olmak yeterlidir, yalnız olduğunu sanmak değil. Neyse, madem düşmüşsün yola, madem bulmuşsun burayı söyle bakalım nedir derdin?
Bir şey soracaktım.
Önce kendine sordun mu?
Çok sordum, hep soruyorum ama hiç bir şey değişmiyor.
Sor ama sorunun cevabını kendin çekeceksin şu gördüğün sonu belli olmayan cevapsız sorular çölünden.
Sabahtan beri onu arıyorum. Nerede olduğu ve ya neden gittiği hakkında bir fikriniz var mı?
Rastgelsin bile demeden tutuşturdu elime oltayı. Umutlarımı yeşillendirerek, korkularımı aklıma getirmeden çekmeye başladım. Ne kadar sardım misinayı haznesine, ne kadar zaman geçti, hiç bilmiyorum. Kolumda derman, umudumda renk namına bir şey kalmadığı esnada göründü soru işareti şeklinde kanca. Etrafı kırmızı renkteki yosunlarla kaplanmış cevabımı güç bela çıkardım kancadan. Kana bulandı her yanım.
Ya ben anlamadım yada bu benim cevabım değil.
Ya işine gelmedi aldığın cevap ya da rast gelmedi dedi umarsızca.
Bir daha atsan şu oltayı olmaz mı?
Doğru yerde doğru soruyu sormayı öğrendiğin zaman gelmelisin buraya. Hem de hakikaten yalnız olmalısın cevapların senden korkmadan gelebilmesi için. Ayrıca o vakit –bir daha bulabilirsen tabi burayı- oltaya gerek dahi kalmayacaktır. Cevapların hazır ve seni bekliyor olacaktır.
—‘‘ Ben kara gün dostu sanmıştım seni
En acı günlerde terk ettin beni
Bir derdim üstüne bin derdi kattın
Her zaman ağlattın şu gözlerimi '' dedim.


—‘‘Bir ben miyim perişan gecenin karanlığında
Yosun tuttu gözlerim yalnızlar rıhtımında'' diyerek başladı şarkısına. (Sanki ben hiç yokmuşum gibi davranarak, yer yer dökülmüş dökülmeyenlerine de kır düşmüş saçlarını yüzüne dökerek.)

Kırıldım. Hatta kırılmak ne kelime bıçağın ucu değer değmez tam vaktinde koparılmış Diyarbakır karpuzu gibi ortadan ikiye ayrıldım. ‘‘Keşke hazır böyle yarılıvermişken iki tane ben olsaydım daha kolay bulurduk ‘o'nu'' dedim kendi kendime. Fakat bir yarımın zaten ‘o'nda kaldığını hatırlayarak bu durumun beni çok güçsüz bırakacağına karar verdim. ‘‘Birlikten kuvvet doğar.'' sözü de verdiğim bu kararı desteklemek istercesine aklıma geliverdi. Ben de toplayıp kırılan yerlerimi bir güzel yapıştırdım diğer yanıma. Gerçi biraz iz kalmıştı ama yapışan yerimde şimdi bunu düşünecek ne halim vardı ne de vaktim.
Azmettim bulacağım ‘o'nu. ‘‘Azmedince yaparım ben, yapınca da azmim boşa gitmez hem'' diye düşündüm. Nereye bakmam gerektiğini kime sorsam cevap alabileceğimi düşünürken aklıma Nazım Usta'nın Karlı Kayın Ormanı geldi. Bilse bilse o bilir, bilmese de kesin bir yol gösterir umuduyla koşmaya başladım. Gerçi Karlı Kayın Ormanın koşmakla varılacak, istemekle bulunacak bir yer olmadığını bilirdim ama güneşin battığı yerin tersine doğru gitmek geliyordu içimden. Çok koştum, çok ormanlar ardımda bıraktım. Tam artık kaslarımın iskeletimi taşımaktan vazgeçtiği anda, tam yere yüzükoyun düşeceğim sırada daha önce hiç kimsede görmediğim bir hoşgörüyle tutuverdi elimi bir adam. Gökyüzünden ödünç alınmış gibi duran iki küçük gözbebeği bakıyordu yüzüme. Çok çektiği ama hiç pişman olmadığı diliyle ‘‘Hoş geldin.'' dedi. Ne kadar da yumuşaktı sesi. Aklım sanki onun yeniden doldurması için başımdan gidiverdi. Hiç sesini çıkarmadı, hiçbir şey sormadı, ben ses edene kadar. Bir şeyler söylemeye çalıştım ama böyle bir dil ustasının karşısında ezilmekten korkarcasına dilim bir türlü dile gelmiyordu.‘‘Onu arıyorum.'' diyebildim benden çıktığına inanamadığım bir ses tonuyla.
Önce soluklan biraz, daha sonra sorarsın içini kemiren sorularını.
Bir soba yanıyordu her tarafı pencereden ibaret çatısız kulübesinde. Ne duman çıkıyordu bacasız sobasından ne de üzerindeki şeffaf demlikten buhar. Fakat kulübenin içinde garip bir sıcaklık vardı ve hoş bir fokurtu geliyordu minik, şeffaf demlikten. Ben bu sobayı ve üzerindeki demliği şaşkın şaşkın izlerken, o da beni seyrediyordu sanırım ki meraktan delirdiğimi fark ederek;
Bu kadar sabırsız olma.(gülümsüyordu) Şimdi söylesem de anlayamazsın, kendin tadıp kendin hissetmelisin ki kıymetini anlayasın.
O halde bir an önce içebilir miyim demliktekinden? Zaten bir hayli geç kaldım. Daha ‘o'nu bulup eve geri götürmem gerekiyor.
Sobanın hemen yanı başında duran üzerinde bardaklar ve küçük bir salatalık bulunan masanın sandalyelerinden birini işaret ederek ‘‘Otur bakalım'' dedi. ‘‘Isın biraz daha.'' Ve ekledi;
Tanıdın mı masayı?
Tanımaz olur muyum hiç. (Sadece tanımış ama anlayamamış olduğumu fark ettiğini belli ederek baktı yüzüme.)
Altın yaldızlı ince belli bardaklardan en ince olanını yarısına kadar doldurup masada yalnız kalmış salatalığın yanına usulüne uygun bir şekilde bıraktı. Bardağı masaya koymasıyla benim kapmam bir oldu. Bardağı kapmamla içmem arasında da çok az bir zaman farkı vardı.
Yavaş ol istersen biraz. O, öyle hızlı içilesi bir şey değildir.
Özür dilerim. Bir bardak daha alabilir miyim? Hakikaten de hiç bir şey anlamadım içtiğimden.
Ne kadar istiyorsan kendin al. Hem doğrusu da budur.
Elimi bacasız ve tarifi imkânsız bir ısı yayan sobanın üzerindeki şeffaf demliğe uzattım. Demlik cüssesinden beklenmeyecek bir ağırlıktaydı. Biraz zorlanarak ve zorlandığımı belli etmemeye çalışarak kaldırdım demliği bacasız sobanın üzerinden. Ne kadar uğraştıysam da bardağın ancak yarısını doldurabildim. Çaresiz yarım bardak içmeye razı olarak küçük masanın başına tekrar oturdum. Bu sefer çok daha yavaş bir şekilde ve her yudumda koklayarak içmeye başladım. Yine çok çabuk içtiğimi fark ettiğimde ise bardak tamamen boşalmıştı bile. Kafamı kaldırıp yüzüne bakmak aklıma geldiğinde ise utana sıkıla;
Bir bardak daha alabilir miyim? Dedim.
Hayır, bu senin için pekiyi olmaz. Gerçek dünyadan koparsın daha fazla içersen eğer.
Hevesim kursağımda kaldı hiç doyamadım diyecektim ki bunu zaten fark ettiğini anladığım için söylemekten vazgeçtim.
Bir şey unutmadın mı? (Biraz sitem vardı sesin de bu kez)
Hiç bir şey hatırlamıyorum ki.( Hiç bu kadar lakayt olduğumu hatırlamıyordum.)
‘O' nu aramaya gelmedin mi sen buraya zevzek? (Hiç bu kadar utandığımı da hatırlayamadım.)
‘O' nu duyar duymaz üzerime bir titreme geldi. Türk usulü olarak da bilinen ve kafasına darbe alınca çalışmaya başlayan elektronik alet gibi kendime geldim. Sabahtan beri yaşadıklarım, korkum, endişem, cevapsız kalan sorularım ve yorgunluğum aklıma geliverdi. Nasıl da unutmuştum her şeyi kapılıp mavi bir çift gözün etkisine, bacasız bir sobanın ısısına ve şeffaf bir demlikten çıkan buharın kokusuna. Masanın üzerindeki yalnız salatalığa ve belki bir damla daha vardır diyerek -istemsiz bir şekilde- elimdeki incecik, altın yaldızlı bardağın içine son bir kez daha baktım. Bardak en az benim kadar boştu, salatalık tıpkı benim gibi kayıplara karışmıştı. Bardağı nazikçe küçük masanın üzerine bıraktıktan sonra ‘o'nu sormak için yüzüne baktım. O da bana baktı. Hiçbir şey anlamadığımı düşündüğünden olacak çatıktı kaşları.
Nasıl ve nerede bulabilirim ‘o'nu?
Biraz duraklayarak ve daha ilk bardağındaki son yudumu içtikten sonra;
Kaybettiğin yere sabrını katlayarak bir daha bak. Çünkü insanlar kaybettiklerini kaybettikleri yer haricinde her yerde ararlar. Sen de öyle yapıyorsun anlaşılan.
Artık gitme vaktimin geldiğini düşünüyordu sanırım ki ayağa kalkarak kapıya doğru yürüdü. Ben de hemen onun arkasından yürüdüm ve yarısına kadar açtığı kapıdan dışarı bir adım attım. Ayaklarım bir daha asla gelemeyeceğini bildiği için gitmek istemese de bu her yanı pencereden ibaret çatısız kulübe bana göre değildi. Hiçbir şey söylemediğim için suratını iyiden iyiye asmış, bir an önce gözden kaybolmamı beklediği her halinden belli oluyordu. Ben dışarı adımımı atar atmaz bir ‘‘ Hoşçakal'' bile demeden kapatmak istedi kapıyı. Kapıyı tam kapatacaktı ki;
—Ha! Bu arada; içmeye doyamadığım ve ısısı başka hiçbir ısıya benzemeyen içinde huzurun alev alev yandığı sobanın üzerinde demlenen ‘umut'tu biliyorum da, anlayamadığım, bardağı neden o kadar uğraşmama rağmen tam dolduramadım?
—Çünkü bardağa umut doldurmaya başladığında aynı oranda da hayal doldurursun. İstesen de istemesen de. Hatta genellikle umut, hayaller kadar dolduramaz hiçbir bardağı. Bu yüzden bir bardağı sadece ne umutla ne de hayalle doldurabilirsin. ( Yüzünde eskisinden daha güzel bir gülümseme vardı.)
Yüzündeki aksilikten eser yoktu artık ve anladığımı anladığı için olacak, içinde huzur yanan bacasız sobanın yaydığı sıcaklıkla gülümseyerek ‘‘Hoşçakal çocuk'' dedi. Ben de içinde huzur yanan bacasız sobanın üzerinde demlenen umuttan içmenin verdiği dermanla ‘‘Asıl sen hoşçakal üstat''dedim.
Koşarak geldiğim Karlı Kayın Ormanı'ndan şimdi olabildiğince küçük adımlarla ve hiç acele etmeden ayrılıyordum. Orayı bulmak çok zamanımı almış ama oradan çıkmak sanki birkaç saniye sürmüştü.Çıktım ormandan. Fakat burası ormana girdiğim yere hiç benzemiyordu. Gece mi olmuştu sabah mı söküyordu anlayamadım.Sokak tanıdık geliyordu bir yerlerden ama çıkaramıyordum, belki de çıkarmaktan korkuyordum. Gerçi önce sokağı çıkarmak mı yoksa kendimi o sokaktan çıkarmak mı daha mantıklıydı bilemiyorum. "O" nıu araken kendimi kaybetttiğim düşencesi kemirmeye başladı beynimi. Koca ormanları geçerken korkmamıştım ama şimdi bu sokak dirhem dirhem korku salıyordu içime. Uzaktan gelen köpek sesleri bacaları yalayan yıldırımların sesini bastırmak istercesine uzayıp gidiyordu. Evler birer dev gibi üzerime üzerime geliyor, karanlık kaldırırmlar beni kendine çekiyordu. Havanın ayazı, kaldırımların serinliği, köpek ulumaları, yıldırım sesleri yetmezmiş gibi bir de beynime beynime vuran ayak seslerin ortasında boğulacak gibi olmaya başladım. Adımlarım mı hızlandı evler mi küçüldü bilmiyorum ama kalın perdelerden sızan kör ışıklar kimsesiz bir trendeymişim hissi vermeye başladı bana. Yalnızca uzakta sokağın diğer ucunda korkudan pardüsüsüne sarılmış bir adam gölgesi görüyordum. Ben mi ondan hızlı yürüyordum o mu benden yavaş yürüyordu diye düşünmeye fırsat kalmadan çok yaklaştığımı farkettim. Sanki düşüncelerimi okuyacağından korkmuşcasına hiç birşey düşünmeyeye gayret ederek iyice yaklaştım. Kesinlikle tanıdık birisiydi ama bir türlü hatırıma gelmiyordu kimliği yada kimsesizliği. Zaten "O"nu aramaktan ne hatırıma bir şey geliyordu ne de hatırım kalmıştı başımda. Bir an için "O" nu çıkarabilsem aklımdan hatırlayacaktım ama... Adam yolun tam ortasından sanki her iki kaldırıma çekinircesine ama ara sıra da göz ucuyla kaldırımlara bakarak yürümeye devam ediyordu. Birden ben de istemsiz kaldırımlara çevirdim kafamı. Aklımdan "O" çıkmış olmalı ki; kaldırımlar, korku, yalnızlık ve Necip Hoca şimşek hızı ve gürültüsüyle çaktı beynimde. Tabi ya nasıl hatırlayamam burayı? Her yalnız kalıp korktuğumda gelip halime şükrettiğim yerdi burası. Fakat ilk defa görüyordum bu kaldırımların ve sokağın sahibini. Bu fırsatı kaçırmamalı ve hemen gidip "O"nu sormalıydım Hoca'ma. Büyük ihtimalle beni hatırlayamazdı biliyorum ama ne olursa olsun konuşmalıydım onunla. Konuşmak için iyice yaklaştığımda farkettim ki sadece onun ayak sesleri çınlıyordu sokakta. Pek aldırış etmedim bu duruma ama acaba ben yok muyum bu sokakta diye düşünmeden de edemedim. Tam Hoca'mı korkutmamak için nasıl bir ses tonuyla sesleneceğimi düşünürken aniden dönüverdi arkasını. Dilimin ucuna bile gelemmişti ki henüz cümlelerim biraz korkmuş biraz azarlar bir ses tonuyla;
- beni benden başkası korkutamaz evlat. boşuna düşünme bu kadar dedi.
- biliyorum hocam dedim. bilmediğimi anladığından adım gibi emin olduğum halde.
- bilmek diye bir şey yoktur diye öğretmiştim sana hatırlıyorsan.
- ben hatırlıyorum da sizin hatırlayacağınızı tahmin etmemiştim hocam kusura bakmayın.
- unutmam evlat. unutturmamak için unutmam. mesela hala "O"nu aradığını da unutmadım.
-........
- Demek hala bulamadın.
- kaç sefer bulduğumu sandım ama nafile hocam. Zaten pek umudum da kalmadı artık.
-umudun kalmamış olsaydı aramazdın evlat. kandırma kendini boşuna. bak şu kaldırım üzerinde cansız yatan adamın yanına uzanana kadar umudunu kaybedemezsin.
soğuk kaldırımın üzerine boylu boyunca uzanmış adamın kim olduğunu bildiğimden olsa gerek kafamı çevirmedim bile o tarafa.
- Peki nerede hocam "O" ? Burada mı yoksa?
- Bu sokakta olsa bile bulabilir misin "O" nu sanıyorsun?

Evime geldiğimde insanların gün boyu peşinden koştukları ve ertesi gün tekrar buluşmak üzere sözleştikleri güneş, kalan son kar parçalarının can çekiştiği dağın ardından kaybolmaya yüz tutmuştu. Sokak lambalarının ışıkları ise sabah açık bıraktığım, güneş karşısındaki acizliğinden ötürü çiçekli perdelerimle dalga geçmek için pusuya yatmışlardı. Evden alelacele çıktığımdan toplayamadığım yatağımın üzerine uzanıverdim. ‘O'nu kaybettiğim yerdeydim ve bulunca yeteri kadar sıkı sarılamam korkusuyla biraz dinlenmek istiyordum. Gözkapaklarım içine kazınmış hayalini seyretmeye koyuldum. Ne kadar süre öylece kaldım bilmiyorum ama kapının açılma tıkırtısıyla uzandığım yerden fırladım, ayağa kalktım. Ev arkadaşımdı kapıdan içeri giren. Gözlerimi üzerinde şöyle bir gezindirdikten sonra;
—Ya, kardeşim kaç sefer söylemem gerekiyor sana, haber vermeden giyme şu hırkamı diye. Saatlerdir onu arıyorum.
—Aman be! Ne kıymetli hırkan varmış senin de. Sabah sabah afyonun patlamadan daha hırka sayıklıyorsun.
Elinde ki poşetleri ayakkabılığın üzerine bırakarak-sinirlendiği çok belli oluyordu- ‘o'nu kapının hemen yanındaki ayaklı askıya astı.
—Neyse hadi, kahvaltılık bir şeyler aldım. Çıkmadan önce de su koymuştum demliğe. Çoktan kaynamıştır. Güzel bir çay demleyelim.
—Tamam. Sobanın üzerinde ekmekte kızartalım olur mu? Yüzümü yıkayayım geliyorum hemen.


Benzer Konular
  • O'nu Sevıorum .d.d...
    SELAM GÜNLÜKK'çğm (: Yıne maroton bigunun snuna geldık :| Hergn hergn aynı .. TatiLden geLdğm gndn beri pc...

  • Her şey o'nu zikrediyor...
    HER ŞEY O'NU ZİKREDİYOR Bir şeyh Efendi, müridlerini imtihan kastıyla onlara "Çiçek getirin." d...

  • ...O'nu çok seviyorum......
    Su an parmaklarim sadece seni yazmak istiyor…. Kalbimin seni istedigi gibi..... Seni yazmak ne kadar...

  • O'nu ararken .......
    O'nu ararken .... Ey kupkuru çölleri cen...

  • ....BEN O'NU TANIYORUM.......
    Saat 8:30'da, seksenlerinde, yaşlı bir adam başparmağındaki dikişleri aldırmak üzere poliklinikten içeri girdi...


Görüntüleme:421, Cevaplar:0

Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 19:53 .