O`nun Hikayesi

#1



O’NUN HİKÂYESİ

“…aslında eskisi çok mu iyiydi. Devlet çiftliklerde yetiştirip üretiyordu tohumu; köylü, çiftçi toprağı sürüp ekiyordu Allah bolca rahmet verirse ekilenler büyüyordu, olunca biçip hasat ediyordu ve fiyatı da devlet belirliyordu. Götürüp döküyordu ofise, alıyordu parasını ve az ya da çok harcayıp hayatını sürdürüyordu iyi kötü…
Beli, bileği, bedeni çalışıyordu ama beyni hazıra alışmış haylaz, aklı pas tutmuş bir insan tipi…
…öylesi iyi olsaydı eğer, şimdiye dek iyi olurduk bin kere, milyon kere…
…bugün küresel dünyanın parasal sistemi liberalizmi beğenmeyip eleştiriyoruz, acımasız ve gaddar olduğu için kitleleri eziyor, insanları mutsuz ediyor diye çok kereler ağız dolusu küfrediyoruz…

…kimisi batıyor bu sistem içinde bataklara ve soluksuzluktan boğulup ölüyor. Tabii akılsız olduğu için(!) Kimisine de Allah yürü ya kulum diyor ve onun yolu düz, hem de açık; yürüyüp gidiyor tahtırevanla ve Karun’un hazinesine erişip zengin oluyor… Tabii ki akıllı olduğu için(!)

…ak göbek üstünde değil Akdeniz’in göbeğinde ve Allah’ın sana bahşettiği(!) gemicin güvertesinde güneşlenirken bir fırtına çıksın, sular kükresin kudursun büyük dalgalar oluşsun ve beli, bileği, bedeni değil de aklı çalışıp zenginlemiş sen itin eniğini kapıp kaçırsın, ham yapsın ve bir daha da geri vermesin. Su testisi suyolunda kırılır diyen ataların hiç mi bir şey görmemmiş, aklını çalıştırıp hiç mi bir şey bilmemiş de…”

***
Noktayı koyup bugünkü yazısını bitirdi adam. Başını kaldırıp az doğruldu. Bedeniyle çalıştığı için beli ve sırtı ağrımıştı. Az geriye yaslanıp sırtını koltuğa dayadı. Gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. Hem de aklıyla çalıştığı için beyni yorulup başı ağrımış, karıncalanan gözlerini biraz ovaladı ve daralan içinde tuttuğu nefesini derin derin verip biraz rahatladı.

Masada darmadağın gazeteler, bir sürü yazılı basılı kâğıtlar, evraklar, dosyalar… Boşalmış kahve fincanı, yarılanmış sigara paketi, lacivert bir çakmak, cep telefonu, diz üstüsü, kalemler, şunlar, bunlar…
Her şey bir yana, eli gayri ihtiyari uzandı pakete; sigara yakacaktı gene. Baktı ki, küllük tıka basa dolu uçları kararmış izmarit ve külle. O anda aklına karısı geldi ve yüzünde garip bir gülümseme belirince caydı.
Çok değil daha dün akşamdı. Evdeki çalışma odasının kapısı usulca açılmıştı ve yine belirivermişti karşısında karısı ruh gibi. Ağzı sıkı sıkıya yumuk suskun, kaşları çatık gibi yüzü donuk, bakışları gene her zamanki gibi “kararını çoktan vermiş” bir yargıcın aynısı. Ve elinde karar metni, bilmem kaçıncı kez okuyup tebliğ edermiş gibi… Tek kelime etmemiş, hiçbir şey dememişti ama adam, karısının ne dediğini anlamıştı gene her zamanki gibi.
“İşte aynı sahne! Önünde kâğıt ve elinde kalem! Kaçıncıya boşladığı belli olmayan bir fincan, izmarit dolmuş pis bir küllük ve oda duman duman! Şuraya bir kapanıyorsun ki, hali yaman bir adam… Çık azıcık be! Ya da camı biraz aralayıp bak sokağa! Kış bitmiş, bahar gelmiş mi? Çimenler çıkmış yeşermiş mi? Bak bir; erikler, bademler çiçeklenmiş mi? Gecede misin gündüzde mi? Mavi mi, siyah mı; ne renk gökyüzü? Yıldızlar parlıyor mu? Hava açık mı, kapalı mı? Ay var mı? Bak hele; yarım mı, yuvarlak mı, ya da hilal mi? Ne olacak senin bu halin yaman adam?”
“Hayatım…” demişti ona ezik büzük, “hayat zor! Yaşamak için yemek lazım. Yemek için çalışmak lazım. Ekmek davası…”
“Hayat zormuş… Ne klasik bir laf! Zor tabii kolay diyen mi var? Lakin hayat demek yemek demek mi tek? Hava lazım değil mi, su lazım değil mi, moral hiç mi lazım değil? Yazmak demek mi sadece hayat; kapanıp bir odanın içine dünyadan koparak! Başının içinde kırk tilki gibi düşünceler koşuşturup dururken, birinin bile kuyruğu diğerine değmezken, sigaran duman duman için bağrın balgama sarmışken… Bu mu zoru kolay etmenin tek yolu? Öleceksin genç yaşında adam! Tek kendin ölsen ve sessiz sedasız çekip gitsen… Hadi ben kendimden çoktan geçtim. Hadi oğlan büyüdü şükür, ondan da geçtim. Senin bir kızın var adam! Unuttun onu. Bir kızın olduğunu unuttun be!”
“Hayatım neden unutayım ki?”
“Koca yıl geçtiii gidiyor… Okul bittiii bitecek… Acaba ne yapıyor, ne ediyor… Dersleri, notları nasıl…”

*
Hemen kalktı.
Ceketini aldı askıdan. Şapkasını, çantasını, telefonu, bilgisayarı… Sigarasını ve çakmağını cebine koydu. Karısı haklıydı aslında. Yerden göğe kadar… Öylesine dalmıştı ki dünyanın bitmek tükenmez işlerine; dediği gibi her şeyi unutmuştu. Değil kızını, kendisini bile…
“Yaa…” demişti ona, “kocaman kız be hatun! Okula gitsem, öğretmenleriyle konuşsam ne olacak ki? Gidiyor geliyor işte! Üstünde başında var. Cüzdanında harçlığı var. Ne derdi var? Kalemi silgisi var. Defteri kitabı var. Programını kendisi yapıyor ve çıkması gerektiğinde çekip kapıyı çıkıyor, çalışması gerektiğinde kapanıp çalışıyor. Koca kız… Koskoca kıza neyi nasıl yapacağını ben mi anlatayım hala?” demişti karısına ama birden takıldı kaldı, aklına bu gelince.
Sahi ya, Sevgi kaç yaşındaydı bu yıl tam olarak… On yedi miydi, on sekiz mi? Karısı yerden göğe haklıydı aslında. Öylesine kaptırmıştı ki kendini yalan dünya işlerine… Bir de aylardır uğraştığı ve içinden bir türlü çıkamadığı o esrarengiz mesele… Belki de oydu sebep her şeye.

Kapıyı açıp ofisinden çıktı. Asistanı masanın başında; karşısında bilgisayar ekranı, elinde ince uçlu bir kalem, kısık gözleri dizi dizi yazıların silikliğinde…
“Maküle…” dedi ona oldukça aceleci bir hal ile.
“Makbule!” diye uyardı genç bayan, üstüne basa basa. Adamın bu hitap şekline kızmış, içerlemiş gibi. Ona, Maküle der gibi bir şekilde hitap ediyordu ya bazen işte bu yüzden cin ifrit oluyordu aniden. Ulan kasten mi yapar, ne için yapar, bir takıntısı var da bu yüzden mi yapar; her ne içinse hayret bir şeydi ona göre.
“Makbule!” dedi sonra adam, yanlışını düzelterek, “ben çıkıyorum…”
“Ama daha erken…”
“Tamam, bugün erken çıkıyorum işte…” derken saatine baktı bir kez daha. On dört elli. Yani üçe on vardı. “Sevgi’nin okuluna gitmem lazım. Toplantıları varmış. Akşam yengen söylediydi üstüne basa basa az daha unutuyordum. Aklıma yeni geldi, bu yüzden…”
“Saim Bey beklesin demişti siz için…”
“Boş ver şimdi Saim’i! Sahi Sarıyer’e mi gitmişti o?”
“Evet.”
“Neyse boş ver! Yazıyı hazırladım ben. Şimdi geç içeri ve güzelce düzenle onu. İşin bitince Remzi’ye de göster. Bir de o baksın…”

Konuşuyordu ayaküstü Makbule’yle. Bir şeyler söyleyip daha bir şeyler ilave edecekti ki, tam bu sırada cep telefonu çaldı. Alıp baktı. Arayanın ismi cismi yazmıyordu kimdi ama başka bir şehirden tuşlanan sabit telefona ait numaralar vardı ekranında.
“Maküle…” dedi gene ağız alışkanlığıyla, “iki yüz seksen sekiz nerenin koduydu be!” Aklında kayıtlıymış gibi hiç düşünmeden anında yapıştırdı cevabı Makbule.
“Kırklareli, Oğuz Bey…”
“Allah Allah!” dedi adam hayret etmiş gibi. İçinde tuhaf bir şeyler depreşti o anda. Sanki bu etki, altıncı hissin bir tepkisi gibi bir şeydi farkında olamadığı; biraz titredi anlamsız bir şekilde.
Açsa mıydı acaba? Toplantı üç buçukta… Okul, ta Cağalolu’nda. Zamanı azdı ama içinden bir ses aç dedi ona ve açtı. Kibarca;
“Efendim…” dedi sadece. Başka bir şey diyemedi. Öylece susup uzun uzun karşı tarafı dinledi. Makbule’nin dikkatli bakışları üstündeydi. Ama aniden bir şeyler olmuş gibi alnı boncuk boncuk terledi. Yüzü birden düştü yere, gözleri donuklaştı, içi titrermiş gibi ürperdi, göğsüne tuhaf bir sancı yerleşti. Genç bir bayan sesiydi telefondaki ses ve sorgu sual etmeden, “kimle görüşüyorum” bile demeden o şiiri dinletiyordu kendi sesinden. Sanki telesekreter kaydı gibi bir şeydi bu. Şiir bitince birkaç saniye içinde beti benzi soldu adamın. Sanki gücü kuvveti tükenmiş de diz bağları çözülmüş gibi bir an sallandı ve düşecekmiş gibi oldu.
Titreyen dudaklarıyla;
“hamfendi kimsiniz siz?” diye kekeledi ve az bekledi. Sonra,
“Ayça mı?” dedi gene kekeleyerek.
“Ayça kim? Ayça Samancı mı? Çok özür dilerim, çıkaramadım! Kızımın arkadaşı mısınız acaba? Adı mı? Kızımın adı Sevgi... Değimlisiniz? Öğretmeni misiniz acaba? Değilsiniz. Anladım… Kimsiniz peki? Siz mi yazmıştınız bu şiiri? Siz yazmadınız… Anladım. Peki kim yazdı? Anlatacaksınız… Anladım. Tamam tamam… Zamanım yoktu aslında, şimdi gidiyordum ama… Tamam dinlerim o zaman. Sizi dinlerim tabii. Az beklerseniz odama geçeyim…”
Telefonun mikrofonunu avucuyla kapatarak asistanına baktı bir an. Sorgucu gözleri kan çanağı gibi; kız, elinde olmayaraktan da olsa ürktü ondan. Yakalanmış mıydı acaba?
“Sen mi verdin numaramı birisine?” dedi sinirli bir şekilde. Makbule, ürkek bir kuş gibi, ya da suçluymuş da yakalanmış gibi;
“Hayır!” dedi, keskin ve net.
“Peki, kim verdi?”
“Bilmiyorum efendim! Yoksa o mu arayan?”
“O da kim?”
“Bilmiyorum efendim!”
“Efendimmiş… Kes kes!”
“Vallahi bilmiyorum Oğuz Bey!”
“Sen maillerimi mi okuyorsun benim? Mektuplarımı…”
“Vallahi efendim…”
“Makbule hanımm…”
“Şifrenizi bilmiyorum ki…”
“O dediğin kim o zaman öyleyse?”
“Bilmiyorum Oğuz Bey!”
“Kes makbule kes! Yüzünden okunuyor her şey. Ağzından kaçırıverdin birden, şimdi kıvırmaya çalışma! Bal gibi biliyorsun! Saim söyledi… Tabii ya! Dilini eşek arısı soksun onun. İçinde sır filan tutamaz ki! Bilmeliydim… Kabahat bende tabii, magazinciye sır mı söylenir! Sana da söyledi her şeyi öyle dimi? Biliyorsun. Anlaşıldı.” Deyip başını salladı aşağı yukarı. “sen de kalk git karıma söyle! O da kalksın… Tövbe tövbe…”

Makbule, “lütfen Oğuz Bey!” diyecekti adama. Yani; efendim, beyim, paşam gibi takılara takıntılıydı ya adam ama bazen nasıl ki o da kendisine Makbule yerine Maküle diyebiliyorsa, o da ara da bir zorda kaldığında unutuyordu ve ona efendim diyebiliyor, bey diyebiliyor; yani… “Oğuz abi olur mu öyle bir şey, nasıl düşünebilirsin, kaç yıldır birlikte çalışıyoruz beni hiç mi tanıyamadın?” diyecekti ama adam çekti gitti ve sözü boğazında düğümlenip kaldı. Yani, son günlerde adam zor durumdaydı ve Makbule bunu çok iyi biliyordu. “Zoorr Oğuz abi, zor!” dedi içinden. Belki sesli söylemişti ama Makbule bunun farkında değildi. Aslında o, adamın bildiklerinden daha çoğunu biliyordu ama cesaret edip söyleyemiyordu. Yani adamın içine düştüğü esrarengiz olayın tamamını biliyordu da…
“Zor Oğuz abi, zor! Onun hikâyesiyse zordan da zor. Bilmiyorsun ki!”



İlginizi Çekebilir


#2
*
Kapı açık kaldı odasına gidince.
Önce uzun uzun gezindi bir o yana bir bu yana; volta atan mahkûmlar gibi içerde, telefon kulağındayken. Ağzı bir yudum açılmadan, dudakları az kıpırdayıp dilinden tek bir sözcük çıkmadan ve sadece dinleyerek.
Beş dakika, yedi dakika, on dakika…
Bitmedi.
Sonra masanın öbür yanına geçip orada dikildi telefon kulağında put gibi. On iki, on üç, on beş dakika…
Bitmedi.
Oturdu meşin koltuğuna sonra, gayri ihtiyari. Dakikalar akıp gitti böylece. Bitmedi. Oturunca gayri ihtiyari telefon kulağında; kararını çoktan vermiş yargıç karısını unuttu, dün geceyi unuttu, az önceyi ve kapı açık meraklı gözlerle onu seyreden Makbule’yi unuttu. Oğlu Mustafa’yı, Kızı Sevgi’yi unuttu. Toplantı mı vardı üç buçukta… Okulu, müdürü, öğretmeni unuttu. Hepsini, her şeyi unuttu ve eli gitti gayri ihtiyari cebine çıkarıp bir tek sigara yaktı. Sabahtan beridir kaç tane içmiş belli değil; küllük tepeleme pislik doluydu ama peşi peşine iki taneyi daha tepeledi.
Yirmi dakika…
Makbule hanım zaman tutmuştu, açık kapıdan onu gözlerken. Yirmi dakika… Tam yirmi dakikadır o da tarifsiz bir sıkıntının içinde çaresizdi. Kalkıp yanına gidecek; dolup taşmış küllüğü alıp çöpe boca edecek ya biliyordu ki kızdığı zaman ters birisi oluyordu adam. Hele son birkaç aydır tersin de tersiydi. Laf söylüyordu; abuk sabuk, azar ediyordu; genç, yaşlı, erkek, kadın demeden. Yani adam zordaydı. Zor bir durumun içinde acayip bir çıkmazın girdabında gibi... Yani morali çok bozuktu ve gün geçtikçe de kötüye gidiyordu durumu. Bir türlü cesaret edip gidemedi Makbule onun yanına ve bu süre içinde suskunca bekledi son durumu.
Bu esrarengiz konuşma… Yani o hiç konuşmamış, sadece susmadan konuşan birisini dinlemiş durmuştu ya dakikalarca; telefonu kulağından alıp görüşmeyi bitirince çöktüğü yerde kalakalmıştı adam öylece. İşte o zaman bir fincan sıcak kahve alıp gitti yanına Makbule. Kahveyi masaya koyarken, usulca;
“İyi misin Oğuz abi? “dedi ona, “biraz su mu verseydim acaba? Sarardın…”
“İyiyim…” dedi adam. Ama sesi soluğu yok gibiydi. “sağ ol iyiyim. İyiyim iyiyim! Sağ ol…”
“O muydu arayan?” dedi Makbule, ıkına sıkıla. “Ayça o muymuş?”
“Hayır; kızıymış…”
“Kızı mı varmış?”
“Ayça… Kızıymış… Sevgi’nin yaşında. Lise sonda…”
“Oğuz abi, iyi misin sen? İyi olduğundan emin misin? Yüzün sarardı soldu…”
“İyi değilim Makbule!” dedi adam, “hiç iyi değilim. Aslında biraz… Şey… İyiyim iyiyim, meraklanma sen! Bak şimdi… Benim gitmem lazım. Gördün mü aksiliği; okul işi gene yattı! Sen Ragıp beye söyle. İzah et durumu usturuplu bir şekilde. Boşboğazlık etmeden…”
“Rica ederim abi, ne demek!”
“Bir şeyler söyle işte! Yarın işe gelemeyebilirim. Belki de birkaç gün gelmem. Günlük yazılarımı gönderirim ben sana. Bugünkü hazır zaten… Bak işte, düzenle güzelce. Remzi de baksın sonra, ona da göster yanlışlık olmasın. Tamam… Anladın dimi?”
“Tamam. Hiç meraklanma!”
“Yengene telefon et işin bitince. Söyle, acil bir işimin çıktını, Trakya’ya gittiğimi, bu gece dönemeyeceğimi… Ay Allah! Nasıl anlatsak ki! Daha dün akşam dır dır edip başımın etini yemişti. Ay Allah… Bunca yıldan sonra, bu yaştan sonra yalan mı yapsak acaba! Neyse… En iyisi hiç arama onu. Ben arar anlatırım…”
“Tamam, Oğuz Bey!”
“Makbulee… Başlatma şimdi beyine! Ama Saim’e sen söyle. Onu aramam bak! Spor yazarı ya, son günlerde magazinci olup çıktı. Kızdım kendisine. Neyse, tamam… Ben çıkıyorum.”
“Güle güle…”

*
Arabayı çalıştırıp bastı gaza. Trafik her zaman olduğu gibi gene yoğundu İstanbul sokaklarında ama o alışıktı yıllardır bu duruma; TEM yoluna çıkması uzun tutmadı. Hızlı giderse bir saat bile tutmazdı varması o şehre. Gerçi hiçte acelesi yoktu kızın anlattıklarından sonra ya bu saatten sonra; bugün gitse ne olacak, yarın gitse ne olacak, hiç gitmese bile… Olana zaten olmuş. Ama canı çok sıkkındı. İçi daralıyor, boğulacak gibi oluyordu. Kalbi çok hızlı çarpıyordu ki, arada bir duracak gibi oluyordu. Bu yüzden gitmeliydi o şehre ve bir an evvel almalıydı emanet denilen o şeyi.
Çok üzgündü aslında. Hiç suçu günahı olmasa bile… Belki de vardı. Bilemiyordu. Düşünüyordu da acaba nerede nasıl bir hata yapmıştı. Yapmış mıydı? Bilemiyordu. Hayatı boyunca dürüst ve düzgün yaşadığını düşünüyordu. Kimseye yanlış bir şey yapmamış olsa da, bir hatası bir yanlışı yoksa da, suçsuz ve günahsızsa bile karmakarışık duygular, karmaşık düşünceler içinde eli ayağı tir tir titreyerek, insan yüreği bu; ne olursa olsun böyle acıklı bir hikâye karşısında gene de sızlayıp duruyordu. Vicdan azabı gibi bir şey miydi yaşadığı bu tuhaf duygular. Ne alaka? Bunca yıldan, bunca zamandan sonra… Kendisine bir sürü sorular soruyordu. Sorsa ne olacak ki, hiçbirinin cevabını veremedikten sonra. Soruyordu gene de peşi peşine ya nafile; hayat almış herkesi başka başka yönlere sürüklemiş, kimi mutlu kimi mutsuz; ne söylese boştu bundan sonra. Sonsuzluğa giden ucu açık dar bir yoldu işte…

Düşünüyordu da araba yolda akıp giderken; her şey beş ay önce başlamıştı esrarengiz bir şekilde. Aslında başlangıç bile değildi. Hele esrarengiz hiç değildi. Aslında mesele bile yoktu ortada. Sıradan, rutin bir şey… Gayet doğal. Hiç şaşılası olmayan bir şey…

Bir şiir gelmişti isimsiz bir postayla. “Aşk ağladı” diye yazıyordu başında. Olsun, yazmış anlatmış işte birileri ne olacak? Bu ilk değildi ki! Yüzlerce kez karşılaştığı, çokça yaşadığı bir şey… Gün geliyor övenler oluyordu yazdıklarından ötürü, sövenler de oluyordu tabii zaman zaman haliyle. Alışmıştı bunlara. Bunlar onun hayatının bir parçasıydı ve artık kanıksamıştı. Kimini okumadan siliyor, kimini okuyup geçiyor; böylece sürüp gidiyordu işte.

Ayça’yı düşündü araba asfaltta akıp giderken. Ne tuhaf! Telefon çalıp da açtığında; kim olduğunu dahi sorup sual etmeden, kendisinin kim olduğunu bile ifade etmeden ve alo bile demeden titrek bir sesle o şiiri okumuştu kendisine “aşk ağladı” diye başlayarak…
“Kadın kovaladı, adam kaçtı. Yakalanmadı. Kadın kaçtı, adam kovaladı. Tutamadı…”
İlk bu şiirle başlamıştı o esrarengiz hikâye. Şiir, kadın ve adam diyerek derin ifadeler içerse de büyülü bir şekilde; fazlaca önemsememiş, “yeni nesil böyle işte…” deyip geçiştirmişti meseleyi o zaman. Biliyordu ki, sert ve eleştiri dozu yüksekçe yazıları yüzünden bir kesimce sevilmese de gene biliyordu ki, sevenleri de çoktu. Hem gazetedeki köşe yazıları, hem yazılarından derlediği kitapları ve Romaları; hem genç kuşak tarafından hem de her yaştan insanlar tarafından sevilerek okunuyorlardı. Övgüler aldığı kadar çeşitli eleştirilere de maruz kalıyordu doğal olarak. Bunların hepsine alışıktı. Lakin bu başkaydı. Aklı başında bir okur olabilirdi mesela bu kimse. Genç bir hayranı olabilirdi. Kızının arkadaşlarından biri bile olabilir. Şiir, hangi kadınla hangi adamı anlatıyorsa… Sonunda ona neydi, öyle ya! Yazmıştır birileri, “yazsın işte kime ne” demişti kendince. Bir adam olabilir yazan, bir kadın olabilir, herkes olabilir. Ama hiç düşünememiş, aklının ucundan bile geçirememiş; bilememişti ki, onu bilen bir kadın yazsın ve bu şiirde kendisini ve onu anlatsın!
Sonra arkası kesilmemişti bu isimsiz mektuplarla gelen şiirlerin beş ay boyunca. Kimi hasret ve özlem kokan duygularla yüklü, kimi hüzünlü, kimi isyan edercesine. Şiir değil mektup misali ve aşk ve hasret kokan ve sevda içerikli ve mesajlarla dolu iletiler bir mana, bir anlam biçemediği ve adlandıramadığı bir şekilde…
Kimdi bu kadın? Ne diyordu ve anlattıkları neydi ve ne yapmak istiyordu. Gizli bilgiler içeren ve arkasında gelecek üstü kapalı tehditler miydi bunlar? Bir oyun muydu? Duygu oyunu, aşk oyunu, kötü bir oyun veya masum bir oyun… Biri oyun mu oynuyordu kendisiyle alay edercesine? Aldatılmış ve erkek düşmanı kesilmiş bir kadın… Tahtası eksik kafadan kontak bir adam… Ütopik biri… Karşılıksız aşka yakalanmış, aklını oynatmış genç bir kişi… Kim? Bilemiyordu ki!
Önceleri her ne kadar kafaya takıp önemsememiş olsa da gün geçtikçe rahatsızlığı büyüdükçe büyümüştü. Evine yansımıştı bu durum. Ailesine. İşine yansımıştı belli belirsiz. İlişkilerine yansımıştı elinde olmadan irili ufaklı. Beyninin içinde gelişen git geller, aklını kemirip duran cevapsız bir sürü kelimeler, ne olduğu belli olmayan tuhaf düşünceler ve lüzumsuz ağır mı ağır yükler; agresifleşmişti, bilse ya da bilmese de sebepli sebepsiz. Kimdi kendisine musallat olmuş bu birisi? Kimdi ve ne istiyordu? Neydi derdi, onunla alıp veremediği mesele neydi…
“Oğuz bey siz misiniz” demişti telefonda şiir okuyan genç kız. Sonra anlatmıştı. Adı ayça’ymış. On yedi yaşındaymış. Okumaktaymış Kırklareli’nde ve lise sondaymış. Daha önce ayvacık köyündeymişler annesiyle birlikte ama gidip gelmek zor olduğu için Kırklar mahallesindeki evlerine taşınmış ve anneannesiyle ikisi orada oturmaya başlamışlar liseye başladığından beri.
Önce özür dilemişti kendisinden Ayça. Böyle tuhaf bir davranışın içinde olması kendi iradesi dışında gelişmiş bir durummuş söylediğine göre. Annesinin vasiyeti böyleymiş ve buymuş sebep, onu yerine getirmişmiş ister istemez. Buluşmaları da gerekmiş o şehirde ve ona bir emanet verecekmiş. Çok da önemliymiş. Sonrası Oğuz D. Atasoy’un, yani adamın bileceği bir şeymiş. Garip…
Adam beş aydan beridir zaten garip bir durumun içindeydi; anlamsız, manasız, cevapsız… Tuhaf bir şekilde…


#3
*
Yola çıkarken düşündüğü gibi oldukça hızlı gitmişti ki o şehre varması bir saat tutmamıştı.
Merkezde bir yerde bir park vardı Ayça’nın dediği gibi. Gerçi daha evvelden gelmişliği vardı buraya ama bu seferki farklıydı. Yalnız tek başınaydı bu sefer ve iş için biriyle değil de esrarengiz bir şekilde genç bir kızla buluşacaktı. Baktı, parkın yanında ulu bir çınar vardı. Ve kuzey köşesinde taksi durağı vardı. Çay bahçesiydi park ve oturan insanlar vardı. Yani Ayça’nın tarif ettiği yer burasıydı kuşkusuz.
Arabadan inmeden telefon etti kendisine anlaştıkları gibi. Kırk şehitler abidesinin oradaymış evleri. Uzak sayılmaz yakınmış. Eve gelmesin/miş ve beklesin/miş orada. Kendi gelip onu bulacakmış. Adam kızı dinledi ve bekledi. Çok da beklemedi aslında. Kız anneannesinden izin almış çabuk geldi.
Sarı kıvırcık saçlıydı söylediği gibi. Sarı tişörtü ve mavi pantolonu vardı. Ve elinde, fermuarlı siyah bir evrak çantası vardı. Kendi çantası da omzundaydı ve o da kırmızıydı. Ulu çınarın altındaki arabada bekleyen adamı o da tanıdı. Buluştular…
Çay bahçesinde biraz oturup konuşacaklardı önceden anlaştıkları gibi. Öyle yaptılar. Oturdular. Çay içtiler ikişer bardak ve uzun uzun konuştular.
Annesi üç hafta ölmüş önce onu söyledi kız. Yaşadıkları sürece anne kız değil arkadaş gibiymişler ve birbirlerinden saklıları ve gizlerli yok, her şeylerini biliyorlarmış ama gene de ölmezden önce tembih üstüne tembih etmiş annesi. Bu bir vasiyet değil tembihmiş ama o öyle kabul etmiş. Kendisinin de bildiği ve onun sayesinde tanıdığı bu adamı, yani Oğuz D. Atasoy’u ölümünün yirmi birinci gününde araması ve mutlaka bulması lazımmış. Bu yüzden adres vermiş kendisine. Kendisi de biliyormuş ama iyice tembih etmiş ve telefon numarasını da vermiş. “Eğer kaybedersen Makbule hanımı ara o sana yardımcı olur” diye de eklemiş.
Buluştular ya; kızın telefonda emanet dediği şey bu siyah çantaydı.
“İçinde olanlar anneme ait şeyler. Ben getirip size verdim ve sanırım görevimi yaptım içindekiler sizi ilgilendirir artık Oğuz Bey” dedi. Adam teşekkür etti.
Konuştular bir süre. Kız, kendisini ve annesini anlattı. Adam da kısa da olsa kendisinden bahsetti. Küçük sorular sordu kıza ara sıra ama genellikle kendisi az konuşup Ayça’yı dinlemeyi yeğledi. Ve zaman böyle ilerledi.

İkindi üzeriydi ve akşamın olmasına az zaman kalmıştı. Karanlığa kalmadan gidip dönmeliydi. Sonra, “görüşmek üzere” deyip ayrıldılar Ayça’yla.

*
Köy, Istranca dağlarının üstünde düzlük bir yerdeydi. Önce kahve önünde durup muhtarı sordu ve buldu. Ayaküstü konuştular az. Ona kendisini anlattı kısaca. Tanıyanlar çıktı. Muhtar da üç beş bir şeyler anlattı kadın hakkında. Yedi senedir buradaymış. İnsan gibi bir insanmış Melek Hanım. Adı gibi melek bir kimseymiş. Kanatsız melek. Gece gündüz dememiş, bayram seyran dememiş kimin ihtiyacı varsa her zaman onun yardımındaymış. Kendini insanlara adamış, adam gibi bir kadınmış. Övgüyle sevgiyle bahsetti ondan. Ama geçen yıl hastalanmış amansız bir şekilde. Ve son bir yıldır yılmadan o lanet hastalıkla savaşmış ama ne yazık ki başaramamış. Her ne kadar melek gibi olsa da sonunda o da etli canlı bir insanmış. Allah’ın takdiri işte…
Muhtar anahtarı verdi kendisine. Evi gösterdi. “İsterseniz ben de sizle geleyim” dedi ama adam teşekkür etti ve yalnız gitmek istediğini söyledi. “Giderken görüşmek üzere…” deyip ayrıldılar.

*
Taş duvarlı, iki oda, bir mutfak; küçük ama şirin bir şeydi kadının köydeki evi. Etrafı da taştan duvarla çevriliydi Ayça’nın dediği gibi. Derli toplu, düzenli; çeşit çeşit çiçekler, rengârenk güller, yemyeşil çimenler, fideler, meyveler ve duvar boyunca dizilmiş sedirler… Çerçeveler ve kapılar kayın ağacındandı ve boyalıydılar. Camlar, sahipsiz kalmış gibi kirli ve çamurlu değildi. Perdeler tüller öyle. Her şeyler bakımlı ve temiz, öyle terkedilmiş sahipsiz gibi değildi.
Ürkerek girdi içeri. Oldukça tedirgindi ve öylesi hüzünlü bir durum; tarifi mümkün değil, çok tuhaf ve bir o kadar rahatsız edici. Ne biçim bir işti ki, bunca zamandan sonra böylesi karmaşıklık, aklına sığdıramadığı, bir mana bir anlam katamadığı, adlandıramadığı ve çaresizlik içinde tükenmişlik gibi… Öyle. Birisi çıkıp deseydi bir gün kendisine veya bir falcı veya geleceği bilebildiğini söyleyen birisi “işte böyle böyle olacak” diye; “deli misin sen?” deyip gülüp geçeceği, ya da iki cihan bir araya gelse bile inanamayacağı bu durum… İçi tir tir, yüreği acıyıp sızlayarak ve kor ateşler içinde cayır cayır yanarak… Kolu kanadı kırılmış gibi, güçsüz kuvvetsiz; sancılar batıyordu sanki sol omzuna ve acı akıp gidiyordu su gibi kolundan aşağılara. Korku muydu ki bu, ne olduğunu bilemediği his?
Çöküp oturdu öylece ak dantellerle süslü yastıkların başucunda yattığı, desen desen bezenmiş işlemeli örtünün hüzünlere rağmen gülümsediği boş yatağın ayakucuna.
Soluk gözlerle dört bir yanı seyretti hüzünlenerek.
Duvarın birinde boydan boya kitaplık vardı. Tıka basa dolu ama düzgün, özene bezene dizilmiş dize dize kitaplar… Hemen yanında ağaçtan küçük bir masa vardı. Üstünde açık kalmış bir defter ve bir kalem, yarısına kadar su dolu cam sürahi ve yanında cam bir bardak, boş bir küllük lacivert, yarısı içilmiş bir paket sigara, çakmak ve kalın çerçeveli bir gözlük… Ve masanın başında ak yumak dantelinden örtüsü olan ağaç bir iskemle…
Kalktı, sürahideki sudan alıp yarım bardak içti. İyi geldi biraz.
Duvarın biri tıka basa, fotoğraf sergisi gibiydi. Onları görünce iyice garipsedi, daha da hüzünlendi. Çünkü hepsi kendine ait fotoğraflardı bunlar. Gençlik yıllarında bu güne çeşitli zamanlarda çekilmiş siyah beyazdan renkliye bir sürü fotoğraf. Ve bir tarafında da kadının kendisine ait olan fotoğraflar… Çeşitli şehirlerde, irili ufaklı köylerde çekilmiş değişik bir sürü fotoğraf…
Fotoğraflı duvarın dibinde kitaplığa benzer gözleri olan küçük bir dolap daha vardı kapaksız. Yüzlerce gazete parçası kesilmiş; bunlarda kendisine ait köşe yazıları vardı. Kitapları da ayrı bir gözün içinde toplucaydılar, “O. D. ATASOY KİTAPLARI” diye.
Yan duvarda ise yeşil çuhayla kaplı panoya iğnelenmiş ve süslü püslü yazılarla yazılmış kendine ait günlüklerden seçmeler vardı. O şiir de oradaydı “AŞK AĞLADI…” diye başlayan. Kırmızı kalemle yazılmıştı her nedense. Bilemedi sebebini. Bilse bilse o bilirdi ve keşke sorabilseydi ama o şimdi bir melekti ve göklerde bir yerlerdeydi…
Daha fazla dayanamayacaktı ve dayanamadı da. Hemen dışarı çıktı. Kapıyı açtığı gibi kapadı ve kilitledi. Bahçeden yürüyüp yola indi. Tahta bahçe kapısını da kapayıp sürgüledi, arabasına binip dosdoğru köy içindeki kahvehaneye gitti. Muhtar bıraktığı yerdeydi ve anahtarı ona teslim etti. Hiçbir şey söylemeden geri döndü ve tekrar arabasına binip sürdü…

*
Çıplak tepe köyün az ötesinde bir yerdeydi. Ayça’nın dediği gibi tepenin tam üstünde yalnız bir ağaç vardı. Ağaç, Ayça’nın dediği gibi top bir ağaçtı. Tepenin arkasında uzun bir dağ vardı ve ormanla kaplı yeşil mi yeşildi. Güney yanı derin bir dereydi ve dere içleri de ağaçlarla kaplıydı. Adı çıplaktı tepenin ama etekleri çayır çimendi hep; ağaç olmadığı için bu adı almıştı Ayça’nın dediğine göre. Çıplak tepenin batı eteğindeki düz yerde durdu. Güneş ufka yakın, gün ikindiyi çoktan geçmişti ama Mayıs ayıydı ve hava oldukça sıcaktı hala. Buna rağmen terliyordu inceden inceye. Ceketini çıkarıp arka koltuğa attı. Kapıları kilitledi ve yanına sadece içinde kadının günlüklerini yazdığı defterler olan çantayı alarak tırmandı yarım küreye benzeyen tepenin yamacını. Sık soluk içinde zor varabilmişti ki tepenin üstüne, yalnız ağacın altında bir mezarı vardı. Mezarı gök rengi mermer taşından yapmışlardı ve etrafını mavi renkli taşlarla işlenmiş alçak bir duvarla çevirmişlerdi. Biraz soluklanınca ölünün ruhuna fatiha okuyacaktı ama büyük mezar taşında yazılanları okumaya dalınca duayı unuttu.
“Son nefesini burada verdi. Nasihatiydi, buraya gömüldü” yazıyordu en üstünde. Sonra devam ediyordu,
“Fatma kızı Melek Sarıalioğlu. Bin dokuz yüz elli dört senesinde Mudurnu’da doğdu. İki bin beşte Ayvacık’ta öldü…” diye devam ediyordu kitabesi. Ve “…Allah rahmet eylesin” diye bitiyordu. “…nur içinde yatsın…”
Köylüler, gönüllerinde ölümsüzleştirmişler dedi içinden. Sırtını, kalın gövdesine dayayıp oturdu yalnız ağacın dibine. Çantayı diktiği dizlerinin üstüne koydu. Kapağındaki fermuarı açıp içine baktı. Birisi sarı, birisi mavi ve birisi de kırmız kaplı olan üç kalın defter vardı. Aslında evi ve mezarı ziyaret edip er ya da geç dönecekti geri. Günlükler oku oku bitmez ki, üç defter dolusu ve haliyle çok uzundular. Ayça ile görüşecekti tekrar ve gece karanlığında ışıkları yakıp basacaktı gaza ve İstanbul’a gidecekti sonra er ya da geç. Bu düşünceyle telefon bile etmemişti karısına. Bütün düşüncelerden sıyrılıp kurtulduktan ve kendine geldikten sonra sakin kafayla okuyacaktı bir ömür boyu satır satır yazılmış bu yazıları. Ve daha iyi değerlendirebilecekti hayatındaki alıntıları. Şiirleri üzerinde çalışacaktı elinden geldiği kadar. Ve Ayça’ya söz verdiği gibi kitap yapıp ölümsüzleştirecekti hepsini. Ve Melek annesinin ismini…
Aslında meraktan ölüyordu. Şöyle bir göz atsa mıydı acaba? Ama hangisine baksa… Ak sayfalarına günlüklerini yazdığı üç kalın defter vardı çantada. Biri sarı kaplı, biri mavi, biri de kırmızı kaplı. Önce mavi olanı aldı eline ve sayfaları üçer beşer çevirerek şöyle bir göz attı kısaca. Sonra aynı şekilde sarı kaplı olana baktı. Arkasında kırmızı olana…
Birisinden bir şeyler okudu kısa kısa ama o defterin kabı hangi renkte olanıydı, bunu bilmiyordu. Takıldı ve farkında olmadan okumaya başladı yazıları.

“…bir gurur yaptın ve çektin gittin o gün. Gitme demedim. Ben de gurur yaptım ve peşinden gitmedim. Sonra bekledim durdum kaç gün geleceksin diye ama gelmedin. Üç gün, beş gün, yedi gün… Kaç gün geçti gelmedin. Sonra bir hafta geçti, iki hafta, üç hafta geçti. Bekledim, gelmedin. Üç ay geçti, hep bekledim ama gelmedin. Ben de gururuma yediremedim bunu ve sana gitmedim…”

“…bir daha ne aradın ne sordun. Gidiş o gidiş. Beni aramayanı ben de aramazdım ve öyle yaptım…”

“…tam üç yıl geçti o günden bu güne. Ama seni unutamadım…”

“…aklım fikrim hep sende… Okulda, sokakta, gürültü içinde, ıssız bir yerde; mezun olduktan sonra işte, evde, her yerde… Aklım hep sende ve tek kelime söylemeden çekip gidişinde… Ne yatsam uyku tutuyor, ne kalksam ruhum huzur buluyor, içim içimi yiyip bitiriyor. Keşke /git öyleyse/ demeseydim de gitmeseydin…”

“…asla unutamayacaktım seni bunu kesin olarak anladım…”

“…bir gün, dedim kendi kendime; aşkta gurur olmazmış derlerdi de inanmazdım ama şimdi çok iyi anladım. Ve o zaman küfrettim. Gururun en küçük zerresine tüküreyim ulan dedim. Anlamsız gururun…”

“…gelmedin ya hala, ben gidecektim sana. Gururun inadına inadına… Ve buldum izini bir gün ve gittim. İstanbul’daydın. Yakınına kadar sokuldum ama karşına çıkamadım. Çünkü evlenmiştin. Yıkıldım o zaman. Aldım başımı gittim ve vurdum kendimi dağlara ondan sonrasında…”

“…Anadolu dört bucak, gezdim durdum durmadan. Gittiğim hiçbir yerde bir yıldan fazla kalmadım. Ama gene de seni unutamadım. Lanetler yağdırdım kimi zamanlar kaderime. O anlamsız gidişine ve gelmeyişine. Feleğin sillesine… Kimi de vurdumduymazları yaşadım acayip şekilde. Ama gene de unutamadım…”

“…senden sonra kimseyi sevemedim. Sevemedim değil sevmek istemedim ve bu yüzden hiç evlenmedim. İsteğimle şartsı koşulsuz adandım. Ütopya yaptım kendime seni her şeye rağmen ve ondan sonraki günlerimi öyle yaşadım…

“…Adapazarı’ndaydım doksan dokuz yazında ve o korkunç yıkımı da yaşamıştım. Yıkım deyince, Ayça ile orada tanıştım. Deprem sonrası bütün ailesini kaybetmiş bir yıkım çocuğuydu o. Bir arkadaşım vesile oldu da onu yanıma aldım. O, bana anne dedi, ben ona kızım dedim ve sonraki yılları birlikte yaşadık ana kız iki kişi olarak. Birbirimize sıkı sıkıya sarıldık, birlikte güldük, birlikte ağladık, geceleri yan yana yattık el ele, yer sallandığında birbirimize dayandık ve ayakta birlikte kaldık. Ayça anlatmadı mı? Bunları anlatma demiştim, demek söz dinlemiş, aferin ona...”

“…hep yazdım. İnsan söyleyemediklerini yazarmış, ben de öyle yaptım. Yoksa beynimi kemirip duran bu kemirgen düşüncelerle bu kadar yaşayamazdım ki! Katlanamazdım ve bu kadar ağır bir yükün altında ezilir kalırdım ve dayanamazdım. Yazdım durdum ve o düşüncelerin kimilerini sayfalara döküp bazılarından kurtuldum onların…”

“…Yedi yıldır bu köydeyim. Annemle ikisini kente gönderdim. Ayça Liseye başladı çünkü. Arada bir gidiyorum yanlarına. Telefon var artık, çokça telefonlaşıyoruz ya o yetiyor bize. Yalnız kaldım gene ama hiçte öyle değil aslında. Öyle söylersem bazı şeyleri inkâr etmiş olurum. Annem var hala sağ ve kızım var, Ayça. Ve sen varsın. Bu var oluş gerçek değil ütopik olsa bile. Hem beni çok sevdi buranın insanları. Onlar çok başka. Övmem gerekirse, bambaşka… Ben de onları sevdim. Doğruyu söylemem gerekirse, bu sevgi de başka…
Bana bahçe verdiler köyün kıyısında. Yardım ettiler ve birlikte küçük bir ev yaptık içine. Zaten son bir yıldır hastaydım bu uğraş iyi geldi bana. Emekli olmuştum çoktan, işi gücü de bıraktım bu yüzden ve işte toprak, işte su, işte hava, işte güneş… Güller, dikenler, bülbüller…
Akşam sabah demeyip yürüyorum ara sıra kendi kendime. Yalnız ağaç mekânım oldu son günlerde. Gidip oturuyorum onun dibine vakitli vakitsiz. Dere boylarında öten kuşların seslerini dinliyorum, üfür üfür esen yelin nefesini içime çekiyorum, sabahın seheriyse güneşin doğuşunu görüyorum oradan. Akşamüzeriyse eğer vakit, batışını… Ve birisini hala çok özlüyorum…”

Başını kaldırıp baktı adam. Şimdi vakit, Melek hanımın bahsini ettiği gibi akşamüzeriydi ve ufuk kızıla boyanmış, güneş batmak üzere; az sonra akşam olacaktı. Çan sesleri geliyordu aşağılarından kulaklarına. Koyunlar sürü sürü dönüyorlardı kırlardan kendi yurtlarına. Bir çobanın çaldığı kavalın yanık nağmelerini işitiyordu çok derinlerden. Köpekler peşi peşine dizilmişler tek sıra çıplak tepenin yamacında, koyunlar daha aşağıda, çobanın torbası sırtında ve kavalı ağzında, onlar da sessizce yürüyorlardı arkası sıra…

Çoban, el mi sallamıştı sırtı yalnız ağaçta dayalı oturan adama? Adam görmemişti ki onu. Çünkü o sıra o şiiri okuyordu aklı sıra kim sorarsa… Öyle miydi acaba?

Kadın kovaladı, adam kaçtı
Yakalanmadı
Kadın kaçtı, adam kovaladı
Tutamadı
Kaçan yoktu aslında
Kovalayan da
Bu bir oyundu…


#4
*
Tan yerleri ağarmış, sabah oluyordu. Güneş biraz sonra doğacaktı dağların arkasından. Koyun sürüsü gene aynı yerden geçiyordu çan sesleriyle. Bu sefer akşamkinin tersi oluyordu. Güneş batmıyor doğuyor, onlar da yurtlarından kalkmışlar dağlara gidiyorlardı otlaklarına doğru. Çoban Horali peşlerindeydi gene. Eşek Köroğlu sürünün gerisinde, sırtında kıl bir heybe ve en geride sıra sıra köpekler ve ihtiyar alacalı şeytan en geride…
Yabancı adam akşamki yerindeydi gene. Tepedeki yalnız ağacın dibinde, sırtını dayamış kalın gövdesine ve aynı şekilde öylece…
El kaldırıp selam verdi çoban. Dün akşamki gibi almadı adam gene. Belki de görmedi…

*
Gün öğleyi geçmişti.
Çoban, eşeği Köroğlu ile köye gelmişti. Süt güğümlerini indirdi yere. Sonra köy odasına gitti. Muhtara durumu söyledi.
“Yabancı adam Melek tepesinde… Dün akşamdan beri aynı şekilde… Arabası da tepenin eteğindeki o yerde…”

Muhtar, yanına üç kişi alıp gitti. Vaziyet çoban Horali’nin dediği gibiydi. Baktılar, arabanın camları kapıları kilitliydi. Adam Melek tepesindeydi. El ettiler, görmedi. Seslendiler, işitmedi.
Tırmandılar yamacı, yanına gittiler. Seslendiler, işitmedi. Dokundular, titremedi. Adam put gibiydi…
Sırtını yalnız ağacın gövdesine dayamış oturur vaziyette, dizlerini dikmiş, iki dizinin üstünde yaprakları açık bir defter, iki eliyle iki kanadından tutmuş öylece ve başı düşmüş göğsüne…
“Devrim bey!” dedi muhtar. Cevap gelmedi. İçinden tuhaf şeyler geçti o an ve biraz ürperdi muhtar. Karşısına gidip çömeldi hemen. Baktı, gözleri açıktı adamın. Baktığı yere baktı o ada, acaba ne vardı. Bakışları donmuş sayfadaki yazılarda, nedir diye merak etti o da. Okuyacaktı birkaç kelime ama terste kaldı. Defteri almak istedi. Uzandı ama adam vermedi. Elleri kerpeten gibi kilitlenmiş… O zaman korktu ve az geri çekildi.
“Raif…” dedi birinci azaya, “ölmüş bu adam galiba!”
Raif de acayip ürperdi o zaman. Sonra çabucak kendine geldi. Alnına değdi elinin tersiyle; adam buz gibiydi.
Tabii ya…
Zaten belliydi apaçık, nasıl akıl edemediler! Karasinekler göz nurunu içmiş adamın, vızıldayarak uçup duruyorlardı çevresinde sefilce…

***
“…tükendiğim andı. Hiç umut kalmamıştı. Keşke böyle olmasaydı ama ne diyebiliriz ki, takdiri ilahi işte…”

*
Kadın kovaladı, adam kaçtı.
Yakalanmadı.
Kadın kaçtı, adam kovaladı.
Tutamadı.
Kaçan yoktu aslında,
Kovalayan da…
Bu bir oyundu sadece.
Tuhaf bir oyun…
Adı aşk oyunu…
Oynadı insafsızlar acımadan.
Aşk ağladı kahrından.
İkisi de sustu.
Ama cezalanacaklar.
Aşk öcünü alacak,
Onlar da ağlayacak…
*
Ve tek bir bülbül ötüyordu yalnız ağacın tepesinde, nedense…




Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Forum

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Sitemiz bir paylaşım sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Herhangi bir konuda (şikayet, eleştiri, öneri, vb.) bizimle iletişime geçmek için tıklayın.
-

2005-2020 Tatliaskim.com

Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:55 .