*** serseri fişek ***
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 15-05-2009, 18:34 #1

़ Mahra ਂ

-SNVB-

*** serseri fişek ***



Orhan gözlerini açtığında bir hastane odasındaydı. Gece lambası açıktı. Bilinci yarım açık sayılırdı. Kendisinden başka bir kaç yatak ve yatan hasta daha vardı. Sağ tarafında bir sızı hissediyordu. Sol eline bağlı hortumu takip ettiğinde bir seruma bağlı olduğunu gördü. Bilinçaltı bir hareketle elini sızısının olduğu omzuna götürdü. Birden sağ kolunun olmadığını farketti. Gözlerini kapadı ve biraz bekledi. Ya henüz bilincim açık değil, ya da bir kabusun ortasındayım diye düşündü. Bir daha baktı ve yokladı. Hayır, hayır, yanılmıyordu. Omuz hizasından itibaren sağ kolu yoktu. Ve omuzu sargılıydı. Ani bir refleksle doğrulmaya çalıştı ama sağ tarafına devrildi. Sargılı omzunu yatağın kenarına çarptı ve acı bir feryat yükseldi.

Odaya bir hemşire girdi ve Orhan’ ı yatağında doğrultmaya çalıştı.

-- Ne...ne oldu bana?
-- Sakin ol...
-- Ne sakin olması ya, Koluma ne oldu, nerde kolum, ne zamandan beri burdayım?
-- Önce omzunu kontrol edeyim, sonra sana bir ağrı kesici vereyim, sonra sen biraz sakinleştikten sonra konuşalım. Anlaştık mı?

Hemşire Orhan’ ın omzunu kontrol etti ve bir şey yapılmasına gerek olmadığını anladı. Yatağın yanında duran komidinin çekmecesinden bir ağrı kesici çıkarıp Orhan’ a içirdi. Sonra Orhan’ ı yatağa daha rahat edebileceği bir şekilde düzeltti ve şimdi odadan çıkacağını ama on-onbeş dakika sonra tekrar geleceğini söyledi.

Orhan sağ tarafına bir kez daha baktı. Ağrı kesici etkisini göstermeye başlamıştı ki sızısı hafiflemişti. Hafızasını yoklamaya başladı...

İki yıl olmuştu İstanbul’ a geleli. Adıyaman’ lıydı. 3 yıl evvel annesi vefat etmiş, babası bir müddet sonra başka bir kadınla evlenmişti. Kendisinden sekiz yaş küçük bir kardeşi daha vardı. Ekonomik durumları iyi değildi. Babasının aldığı ücret geçinmeleri için azdı. En büyük hayali ressam olmaktı. İmkanları ölçüsünde zaman zaman resim çalışmaları yapardı. Liseyi yeni bitirmişti o zamanlar ve bir üniversitenin Güzel Sanatlar Akademisinde Resim Bölümünü okumak istiyordu ama bulunduğu kentte o bölüm olmadığı gibi başka bir ilde okumaya da ekonomik güçlerinin yetmeyeceğini bildiği için bu hayalini ertelemişti.

Kafasına koymuştu ve istanbul’ a gidecekti. Çalışacak, ailesine özellikle kardeşi için ekonomik katkı sağlayacaktı. Aynı zamanda hayalini gerçekleştirme imkanı yaratacaktı. Bu nedenlerle çıkmıştı, doğup büyüdüğü memleketinden ve İstanbul’ a bir akrabasının yanına gelmişti. Bir kaç hafta sonra bir reklam firmasında iş bulmuş çalışmaya başlamıştı. Bu iş tam O’na göre bir işti. İlk zamanlar ücreti az olduğu için zorlanıyordu ama çalışma azmi, iş yumluluğu, yetenekleri sayesinde kısa sürede halkla ilişkiler sorumlusu görevine yükselmişti. Bu sayede aldığı ücret artmış ve ailesine para gönderebiliyordu. Ayrıca firmadan bir iş arkadaşıyla çalıştıkları yere yakın bir apartmanın dördüncü katında bir ev kiralamışlar, hayatlarını düzene sokmuşlardı. Dahası hayallerini gerçekleştirmek içinde boş durmamış, üniversite sınavına hazırlanmış, bir üniversitenin resim bölümünün yetenek sınavını geçmiş ve kayıt yaptırmıştı. Çalıştığı yerin patronları ile görüşmüş öğrenim zamanları dışında çalışması hususunda anlaşmışlardı. Patronları O’ nu bu konuda desteklemişlerdi. Her şey yolunda gidiyordu ve hayat çok güzeldi.

Okulun açılmasına bir ay vardı. Ev ve iş arkadaşı olan Erol işyerinden izin almış memleketine gitmişti. Orhan evde yalnız kaldığı zamanlarda sürekli resim çalışıyordu.

Günlerden cumartesiydi. Her cumartesi olduğu gibi yarım gün çalışmışlar ve öğlen vakti eve gelmişti. Güzel bir banyo yapmış, sonra mutfağa geçmiş aparatif yiyecekler hazırlamış bir güzel karnını doyurmuştu. Akşama kadar yine resim çalışmıştı. Ne güzel şeydi resim yapmak. Farkındalıklarını, farklılıklarını, acılarını, sevinçlerini, duygularını renklerle oynaşarak düz bir yüzeye yansıtabilmek. Üretmek, yaratmak, ortaya yeni bir şeyler çıkarmak bir çocuk doğurmak gibi anlamlı ve heyecanlıydı. Her yeni resimde bu duyguyu tekrar yaşamak inanılmaz bir hazdı.

-- İşte geldimm. Sakinleştin mi biraz?

Orhan bu düşüncelere dalmışken hemşirenin geldiğini farketmemişti. Güleç yüzlü bir hemşire olan bu bayan genç ve güzeldi. O esnada bir hemşirede olması gereken tüm vasıflara sahip olduğunu farkediyordu.

-- Evet sakinim şimdi.
-- Peki. Bu çok iyi. Şimdi bildiklerimi anlatayım sana ve sende rahatla olur mu?
-- Anlaştık.
-- İki akşam evvel yardımsever bir vatandaş tarafından hastaneye getirildin. Bir apartmanın kapı girişinde yaralı ve baygın bir şekilde bulmuş seni. Çok kan kaybetmiştin. Sağ kolun omuz hizasından itibaren parçalanmıştı. Acil müdahale yapıldı ve ameliyat oldun ama kolun için yapılacak bir şey yoktu. Yaşadığın için dua etmelisin. Çünkü o yardımsever vatandaş seni getirmekte 5 dk gecikmiş olsaydı şimdi yaşamıyordun. Bir kaç kişi geldi. Çalıştığın işyerinin patronlarıymış.Ne çok seviyorlarmış seni. Gerekli bütün işlemleri yaptılar ve tedavi masraflarını karşıladılar. İyileşene kadar burda yatacaksın ve misafirimiz olacaksın. İyileşince gidersin.Sahi ailen yok mu senin?

-- Var.Adıyaman’ dalar,

diyebilmişti kekeleyerek. hatırlamaya başlamıştı. Evde yalnızdı ve resim çalışması yaparken akşam olmuştu. Dışardan gelen seslerin ne olduğunu anlamak için balkona çıkmıştı. O akşam yabancı bir ülkeyle oynanan bir milli maçı Türkiye kazanmıştı.

Futbol Orhan’ ın hiç ilgisini çekmiyordu. Bir spor dalı olmasından öte hiç bir şey ifade etmiyordu. Üstelik bu spor dalının dünya üzerindeki olumsuz etkilerini düşününce antipati bile duyuyordu bu spor dalına. O yüzden hiç de anlamıyordu. Lise dönemlerinde okumuş olduğu bir yazı onu hep düşündürmüştü Yazı çok mantıklı ve gerçekçiydi. Yazının konusu eski İtalya başbakanlarından Benito Mossolini’ nin (2. Dünya Savaşı sıralarında faşizmin en büyük uygulayıcılarındandır) kitleleri ve halkları kolay yönetebilmenin en kolay yolu olarak belirlediği ’ 3 F Modeli ’ teziydi.

1- Futbol
2- Fiesta
3- Faşizm

Orhan bu modelin toplumları yönetmek değilde toplumları uyuşturarak yönetmenin daha doğru bir tanım olacağını açıkladığının bilincindeydi.Diğer bir deyişle bu model toplumun afyonuydu.Ama sonuç olarak bu uygulamaları gerçekleştiren uygulayıcılarının çok zeki olduğunu anlıyor ve hemen hemen tüm dünya ülkelerinin sistemleri içinde bu modelin bir şekilde uygulandığını biliyordu.

İşte o akşam da insanlar sokaklara çıkmış, bağırıp çağırıyorlardı. Büyük bir zafer kazanmış gibi çılgınca hareket ediyorlardı. Sanki bu zafer Kurtuluş zaferinden daha önemli bir zaferdi.Ve sanki Mustafa Kemal Atatürk bile toplumu böyle bir zafere taşıyamamış, bu kadar coşkulandıramamıştı. Silah sesleri gelmeye başlamıştı ve Orhan içeri geçme zamanı geldiğini anlamıştı ki ne olduysa o zaman olmuştu. Birden kulağının dibinden bir patlama sesi duymuştu. Pompalı bir tüfekten çıkan serseri bir fişek sağ tarafına isabet etmiş, sağ omzunda inanılmaz bir acı hissetmiş ve gövdesinin balkon duvarına çarptığını hatırlamıştı. Sonra kendini toparlayarak, sendeleye sendeleye bir hastaneye yetişmek üzere aşağıya inmiş, aparmanın giriş kapısını açmıştı. Sonrasında film kopmuştu. Karanlık, sessizlik, sonsuzluk ve boşluk...

Hatırlamadığı kısımlarda da hemşirenin anlattıkları başlıyordu. Hemşire bu arada Orhan’ ı teselli edecek, sevecen cümleler kullandıktan sonra odadan çıkmıştı.

Peki... Şimdi ne olacaktı? Yani artık bundan sonraki hayatını bir kolu olmayan çolak bir Orhan olarak mı yaşayacaktı? Peki... Artık nasıl çalışacaktı, Adıyamandaki ailesine ekonomik anlamda nasıl katkı sağlayacaktı, kardeşini nasıl okutacak, nasıl yönlendirecekti? Peki.. Kendisi şimdi nasıl okuyacaktı, hayalini nasıl gerçekleştirecek, o hayatının anlamı olan sanatı sağ kolu olmaksızın nasıl icra edecekti?

Peki... O’ nu bu hallere sokan, hayallerini bitiren, geleceğini karartan ilkel insan nerdeydi? Kimdi? Bulunacak mıydı, hesabı sorulacak mıydı, cezalandırılacak mıydı ve bütün bunlar bile hayallerinin bedelinin ödenmesine yetecek miydi?

Peki... Bu insanları bu hale getiren, bilinçsizliğe mahkum eden bu feodal düzen daha ne kadar devam edecek, daha kaç yabani insan üretecek ve daha kaç kişinin canı yanacak, hayallerini söndürecek, geleceklerini karartacaktı?

Oysa reel yaşamda bunların bir önemi yoktu. Önemli olan iki akşam evvel Türkiye Milli Futbol Takımının yabancı bir ülkenin futbol takımıyla yapmış olduğu karşılaşmada galip gelmesi ve zafer kazanmasıydı. Bütün halk sevince boğulmuştu. Tüm olumsuz ülke şartları bir yanda dursun, halk zafer sarhoşuydu. Ekonomik kriz, işsizlik, enflasyon, terörizm kimin umrundaydı ki? Milli duygular kabarmıştı. Milli bilinç ve beraberliğin sonucunda bir kaç tane kesilmiş kolun, yitirilen canın ne önemi vardı ki? Her şeyden önce amaç Türk Futbolunu geliştirmek değil miydi? Feda olsun milyonlarca kesilen kol bu ülkenin futbol takımına.

Orhan tekrar uykuya geçmeden evvel olaydan hemen önce kulaklarında yankılanan sesleri düşünerek daldı.

Oley...oley...oley...
Yaşasın Türkiye.
En büyük Türkiye...


Benzer Konular

Görüntüleme:599, Cevaplar:6

Alt 16-05-2009, 09:47 #2

Kitapokuru

Forumun Tiryakisi

Emeğinize sağLık..x)




Alt 16-05-2009, 17:20 #3

◊◊Gûñ~Іşıĝı◊◊

mavioje

tşkler




Alt 16-05-2009, 19:25 #4

T_u_q_b_a

Merve

GüzeLdi (:




Alt 22-05-2009, 21:57 #5

ஃ Éiεи ஃ

'ma douce souffrance'

"€meğine Sağlık"




Alt 22-05-2009, 22:42 #6

AKŞAm ĞüηєŞi

SRKN_YLMZ

Paylaşımın icin tşkler




Alt 23-05-2009, 14:36 #7

" кαđєяG. "

Foruma Alışıyor

tşqqRLr... emeiNe yüReiNe saqLıq




Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 07:59 .