toprak
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 07-08-2009, 11:59 #1

umutsuz_vakayım

Forumun Tiryakisi

toprak


Uyuşmuştu, gözlerini açamıyor, bir yaşam kepazeliğine kendini terk ediyordu. Ağırlaşmış vücudunu dayamak için bir yer aradı. Arkasına döndü, bir incir ağacı vardı. Arkaya dönüp bakmanın kimi zaman işe yarayacağını daha iyi anladı. İncir ağacına baktı. İncir ağacının bir dalı öylesine güzel eğilmişti ki yere doğru, bir padişah tahtı gibi onu ağırlamayı bekliyordu sanki. Kendini 2 soluklanma ardından incir ağacının dalına atıverdi. Yorgun vücudunun huzur bulduğu bu yer , o an için dünyanın en rahat yeriydi. Hemen önünde olgunlaştığı tombulluğundan ve hafif kırmızılığından belli olan incir yemişini koparmak için elini uzattı. Olgunluğun verdiği yumuşaklığı elleriyle hissederken, incirin sütü ellerini boyadı. Çok geçmeden derisi kızardı. Ağzının içine aldığı ile parmağı ile bir koca karı terapisi yaptı kendi kendine. Bu yılgınlığına kendiside şaşırıyor, bir an için tüm ümitlerini yitirişinin altında yatan sebepleri düşünüyordu. Evet, aslında tam olarak koca bir hiçti. Ama elinde olmayan şeyler vardı insanın. Üzülmek istemediği halde üzülür, sevmek istediği halde sevemezdi. bir an kendini kendine ait hissetmedi. Daha çok belli kuralları olan bir oyunda figüran gibiydi.basit, yılgın bir figüran. Rolü daha çok yorulmak, daha çok üzülmek…
Zaman kavramını yitirmişti, bugün ayın kaçıydı? Kolunda ki saat ne zaman bozulmuştu onu bile hatırlamıyordu. Bir zamanlar gözünü sık sık gezdirdiği bu zaman gösterici bozulunca vefasından onu kolundan çıkaramamıştı. Gerçi zamanla ve kendiyle bozuşması da aynı dönemlere denk geliyordu. Kendisiyle bozuştuktan sonra ne anlam ifade eder günün saatleri insan için? İşte vefa dedi. Benden hayata kalan son bensel duygu. Nefrete vefa, kötülüğe vefa,insanlara vefa…bir vefa ummanında tekneciği olan, fırtınaya tutulmaya hazır bir adam. Fırtınası kendisi olmuş bir adam. İncir dalından şöyle bir doğruldu, bozuk saatine tekrar baktı. Mayısın on üçü saat on! Bu saat için zamanın durduğu andı artık, onun içinse zaman kavramının kendisini yalnızlığa terk ettiği an. İncir ağacının gölgesinin düştüğü toprağa eğildi. Avucunu bol bir kazandaki aşa kepçenin daldırıldığı gibi daldırdı toprağa. Sonra bir kum saatini andıran avuçlarındaki toprağı izledi. Yavaşça aşağı doğru akıttı. Toprak tanelerinin yeryüzüne düşüşüne hayretle izliyor, sanki büyü yapıyordu. “kara büyü” dedi kendi kendine. Avuçlarında ki toprak tanelerini sonuna kadar akıttı sonra bir tane bile kalmasın diye avuçlarını birbirine vurdu. Bir alkış yapıyordu büyüsünün ardından! Boş ellerine baktı, İncir ağacının seyrek gölgesi altında kendi gölgesiyle bir savaşa tutuştu. Küstah bir gülümsemeyle kendine şunları söyledi: kim kazanır gölgelerin savaşında?
Yılgın vücudunu ileriye doğru yürüttü. Gitmekten çok daha zorunu yapıyordu, kendisini de taşıyordu. Ağır bir taşı yerinden alıp, her solukta bir kuvvetle ileriye taşıyıp, yere koyup, bir soluk mesafedeki yere taşımak gibi. Öyle ağır, öyle yapmak zorunda! Yutkunmanın ölüm getirdiği zaman gibiydi artık gitmek. Sadece düşündü…
Yolun düz kısmının bitmesine az kalmış, oldukça çetin bir iniş onu bekliyordu. Çok geçmeden inişin hemen başına geldi. Sağ tarafta duran çeşmede eli yüzünü yıkadı. İnişe uzun uzun baktı. Haddinden hızlı inmek yorar bu bedeni, dedi. Attığı her adımda tuzağa düşecekmiş hissiyle inişi inmeye başladı. İhtiyatına yılgınlığını ekliyor, yalnızca yürüyordu. İnişin sonuna geçte olsa varmıştı. İnişin sonunda bir türbe vardı, hem çok yorulmuştu. Durmak, burada dinlenmek iyi gelebilirdi. On on beş adım attıktan sonra çevresinde ki tüm kuraklığa meydan okuyan ve bu bozkırda bir vahayı andıran türbenin kapısını açtı. İçeride sayıları yirmiye yaklaşan insanlar vardı. Kimisi dua ediyor, kimisi tüm batıl inançları yan yana getirmiş olacak ki türbeyi gölgeleyen meşe ağacına çaput bağlıyordu. Hiç tepki vermeden türbenin köşesinde içine beton dökülmüş tenekenin üstüne oturdu. Uzun zamandan beri insan görmeyen birisi için insanları izlemek hoş bir uğraştır. O da öyle yapıyordu. Kimisinin duası kulağını tırmalıyor, kimisi yakarışlarına yalvarma ekliyordu. O sadece susuyordu. Sessiz yaşamayı seviyordu. Vücudunun yorgunluğu göz kapaklarına aksetmiş olacak ki kendini en huzur bulduğu yere, uykularına teslim ediverdi. Uykuya uyandı.
Gözlerini açtığında insanlar gitmiş, dahası kendisi tenekenin üstünde değil türbenin hemen arka tarafında ki sedirin üstündeydi. Üstüne bir çarşaf, kafasının altında yastık. Gözlerinin tekrar tekrar açmıştı. Uyuduğu yer ile uyandığı yer farklı mıydı? Bu sırrın çözülmesi saniyelerini almamıştı. Elinde yıkanmış domatesler ve somunla gelen adam ay ışığında rahatça görülebiliyordu. Sedirin yanına gelen adam, domatesleri ortaya koyduktan sonra:
-tenekenin üstünde uyuyup kalmışsın, arkada ki sediri görmedin herhalde. Bu türbede yolcular için çarşaf ve yastık daima bulundurulur. İnsanlar bunu bir ibadet gibi yerine getiriyorlar. Türbenin için temiz çarşaf ve yastıkla dolu! Sizi uyandırmaya çalıştım fakat öyle ağır uyuyordunuz ki uyandırmak mümkün olmadı. Bende sizi sedire taşıdım. Karnınız açtır, buyurunuz.
Hiç konuşmadı, domatesleri iştahla ısırdı. Somunu bölüp yarısını karşıdaki adamın önüne koydu. Sonra kendi içine konuştu: neden herkes ihtiyacı kadar olanı almazda, önce ikiye böler.diye düşündü. Elinde ki somunu bir kez daha ikiye bölüp,diğer yarının yanına koydu. Karnını doyurunca cevap verdi:
-çok yorgunum. Üstelik açtım ve ayakta duracak halim yoktu. Sizi fark etmemem öyle normal ki! Hem siz kimsiniz?
Bütün anlattıklarını Hasan’ın yüzünden anlayabilen adam:
-ben bu türbenin bekçisiyim.
durumu garipsemeyen Hasan, konuyu daha fazla uzatmadan:
-kim olduğunuz o kadar önemli değil. misafirperverliğiniz için teşekkür ederim.
Aslında ona inanmayan Hasan olayı dallandırıp budaklandırıp sebepsiz bir konuşma içine dahil olmak istemiyordu. Suskunluğuna suskunluk eklemesi adamın konuşmalarını engellemiyordu. İsmini bile sorma gereksinimini duymayan Hasan’a seslenmeye devam ediyordu:
-suların içinde yanan gemiler gibisiniz. Bu durgunluğunuz ve hayattan geçmişliğiniz niye?
Aslında adamın sorusunu hiç beğenmeyen Hasan, saygısını bozmamak için kaçamak cevaplara yelteniyordu:
-Toprak beni çekiyor. Bende ona gidiyorum.
Sanki oltanın ucuna yem takmamış fakat oltaya balık düşürebilmiş bir adamın heyecanı gibi atıldı esrarengiz adam:
-her şey toprakta değil mi zaten? Kendinize yaptığınız bir yolculuk demek ki bu.
Konuşmak için hevesli bu adamın aksine Hasan, içi geçmiş tavrına devam ediyordu:
-toprağımda zehirli zakkumlar…
Arkasını getirmedi, zaten konuşmak istemiyordu. Fakat adamın kolayca pes etmeye niyeti yoktu:
-gerçek soru şudur? Aynı toprağa ekilen tohumlar neden farklılık oluştururlar? Kimisi tatlı bir karpuz olurken, kimisinden ısırgan otu, kimisinden baldıran…
Adamın dediklerini ilk defa düşünen Hasan soruyu kafasında düzeltmeye çalışıyordu. Madem toprak aynı topraksa, hepsi aynı suyu, aynı minerali alıyorsa, birinden zehir birinden bal akmasının sebebi ne olabilirdi ki. Gönül dünyasına kırlangıçotu dikiyordu sanki. Adama dönerek:
-suçlu kim? Toprak mı, tohum mu?
Ay ışığında zor seçilen yüzünden bile kararlılığı okunan bu adam da kısa cevap vermeye başlamıştı:
-tohumu eken!
Bu cevap karşısında bu defa cevapsızlığından susan Hasan, adamın devam etmesini ister gibi kafasını hafifçe sallayarak susuşunu devam ettirdi. Hasan’ın mesajını alan adam sözüne devam etti:
-Toprak kendisinde olanları verir. Tohum alması gerekeni alır. Hepsinin gerekliliği ve mahiyeti vardır. Kendi bahçemizde görmek istediğimiz tohumu ekmek ise hayatımızı oluşturur. Tohumdan haberi olmayan, toprağı bilmeyen, eline geçen tohumları öylece saçıp savuran kimse bahçesinde sürprizlere hazır olmalıdır. Bu yüzden kimi insan şansız hisseder kendini. Aslında savurdukları tohumun filizlendiğinde kendini baş göstermesidir şans. İyi mi çıkar, kötü mü çıkar bilinmez. Hayata hazır olmak için, tohumları dikkatlice seçip, özenle toprağa koymalıyız. Yoksa toprağın üstüne konulduğunda sadece kaktüs filizlenir.
Adamın uzun cümlelerini dikkatlice dinleyen Hasan duyduklarını anlamlandırmaya çalışıyordu. Kendi hayatının anlamsızlığını adamın dedikleriyle kesiştiriyor bir cevap bulmaya çalışıyordu. İncir ağacının eline aldığı toprağı düşündü. Akıp gidişini son tanesine kadar. Adam artık Hasan’ın içinden geçenleri de okur gibiydi:
-zaman toprağa büyüsünü veren sihirbaz gibi. Akışında bir gizem, her tanesinde bereket.
Hasan artık yılgınlığını atmış son bir hevesle sorusunu soruyordu:
-peki ne yapmalıyız?
Adam üstünde bir yolcu havası var gibi bu defa sözlerini hızlandırmış nefesi sıklakmıştı:
-Toprağa iyi tohum ekemiyorsak toprağın kendisi olmalıyız.
Artık tüm sorularının cevabını bulmuştu. Elinde bir tutam gül tohumu vardı. Onları toprağa attı. Adam gözlerinden kayboluverdi. Ölen hasan mıydı, giden adam mıydı?
Toprağa kokusunu verdi, onun toprağından güller filizlendi.



Benzer Konular

Görüntüleme:563, Cevaplar:0

İlginizi Çekebilir >
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 15:26 .