Meçhul Bir Hayat Meçhul Bir Ölü
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 10-08-2011 #1

Fatih

ÖZEL ÜYE

Meçhul Bir Hayat Meçhul Bir Ölü




Uzun koridorun sonundaki büyük kapıyı görünce üstüne bir rehavet çöker gibi olmuştu. Üstlerinde beyaz önlükleri, kapıya doğru yürüyen sınıf arkadaşlarının boşlukta yankılanan ayak sesleri ve konuşmalarından az da olsa cesaret alıyordu.

Kapıdan içeriye girdi. Oda biraz geniş, pencerelerin panjurları kapalıydı. FIorasan lambalarla aydınlatılmış olmasına rağmen odada bir donukluk vardı. Ortadaki masanın etrafına toplanan öğrencilere doğru yaklaştı. Kimi öğrencilerin yüzlerinde soluk ifadeler, kimilerinin yüzünde donuk bir tebessüm; herkes masanın üstünde, beyaz bir örtüyle örtülmüş kadavraya bakıyor ve el kol işaretleriyle birbirlerine birşeyler anlatıyorlardı.

Boş bulduğu arkadaşı Salih'in yanına dikildi. Örtünün altındaki kadavrayı baştan aşağı süzdü. Odadaki donukluğun sebebi, önünde, buz gibi uzanan kadavraydı sanki. Benzi hafiften sararmıştı, bütün vücudunda bir soğukluk hissetmişti. Bir ara hissettiği gerginliği gidermek için arkadaşıyla konuşmak istedi ama aklına hiç bir şey gelmedi.

Arkadaşı Salih durumunu farketmiş olacak ki:

Ne o? Korkuyor musun yoksa?” diye sordu.

Öylesine dalmıştı ki, kendini zor topladı.

“— Yok yok.. Korktuğumdan değil, düşünüyordum sadece” diyebildi.

Ne düşünüyorsun ki?

“—Şey..” dedi, eliyle masanın etrafında gülüşen arkadaşlarını işaretle.

— Bakıyorumda bir ceset bile bizi düşündürmüyor. Demek ki, sıradan bir hadiseymiş gibi ölüm karşısında da hissizleşmişiz.

Salih acımaklı bir tebessümle.

— Öyle kardeşim. Biz ölüye bile hep ilim nazarıyla bakıyoruz. Bir de ibret nazarıyla bakabilseydik, senin dediğin olmazdı. Hem bir alimin dediği gibi; "İbret istersen ölüm yeter. " Ama bakıyorum da biz hiç ibret almıyoruz.

Onlar böyle konuşurken hocaları gelmiş ve hemen söze başlamıştı.

— Arkadaşlar! Bugün,daha önce Anatomi ve Atlaslarında okuduğunuz teorik bilgileri uygulamalı olarak bir de bu kadavranın muhtelif yerlerini inceleyerek öğreneceksiniz. Sizden istediğim şu: Daha önce hiç ceset görmemiş olabilirsıniz. Bu sebeple örtüyü kaldırdığımız zaman ceset sizi korkutmamalı. Buna alışmak zorundayız. Çünkü mesleğimiz icabı ileride böyle manzaralarla çok karşılaşacağız. Bunda korkacak, çekinecek bir durum yoktur, olmamalı, hem karşımızda duran nihayetinde bir cesettir.

Bu ara hoca eldivenlerini giymiş, maskesini takmıştı. Kadavranın baş kısmına geçip üstündeki örtüyü kaldırmak için tutunca odayı bir ölüm sessizliği kaplamış, bütün bakışlar donuklaşmış, nefesler bile kesilmişti adeta. O, kafasındaki düşüncelerden yeni sıyrılıyordu ki, hoca örtüyü yavaşça kaldırdı. O anda gönlünde volkanların püskürmesine denk bir acı hissetti. Gözleri iri iri olmuş, benzi kül gibi sararıvermişti. Beyni durmuş, kafası allak bullak olmuştu. Bütün vücudunu bir titreme kapladı. Halsizlikten tam yıkılacak gibi oldu ki, son bir güçle

— Hayır... diye, odanın içini inleten bir nara attı. Son bir hamle daha yaparak koşarak odadan ayrıldı.

Ne olup bittiğine anlam veremeyen öğrenciler, şaşkın şaşkın birbirlerinin yüzüne bakakaldılar. Koridorun sonunda koşarak giden arkadaşlarının ayak sesleri henüz kesilmemişti ki, birkaç laubali öğrencinin,

— Korktu çocuk korktu, diyerek gülüşmeleri odadaki ölüm sessizliğini bozdu. Artık herkes birbirine birşeyler mırıldanıyordu. “Gönül Dostum” dediği Salih de ne yapacağını bilmeden öylece dikilip kalmıştı.

O ise fakülte binasından çıkmış, koşarak bahçedeki bir çam ağacının altına gelmişti. Hemen ağacın dibine oturdu. Kafasını ağaca yaslayıp gözlerini kapayarak bir müddet öyle kaldı.

Karmakarışık zihni, allak—bullak olan duyguları biraz berraklaşmış ve içinde bulunduğu âlemden tamamıyle uzaklaşmış, çocukluk hatıralarına dalıp gitmişti. Ne zaman çocukluk yıllarını hatırlasa hemen aklına annesinin göz yaşları gelirdi. Yine öyle oldu. Annesinin gözyaşlarını hatırladı. Sonra o gözyaşlanna sebep olan babasının bağırışlarını, olur olmaz annesinin suratına attığı tokatları.. Çoğu zaman doğru dürüst karınları doymadan kalktıkları tek çeşitli yemek sofrasını,

O zamanlar yaşı küçüktü, henüz ilkokul yıllarıydı. Hayatına ait hatırladığı ilk yıllar çok huzurlu geçmişti. Babası öğretmendi. Annesi temiz bir ailede yetişmiş dindar bir kadın.. Babasının aldığı öğretmen maaşıyla gül gibi geçinip gidiyorlardı. Babası evine bağlı, ailesine yokluk göstermemeye çalışan, etrafında sevilen bir insandı. Kahvehaneye bile çok seyrek çıkardı. Evde, annesiyle babasının tartıştığını pek görmezdi.

Ne var ki, bu huzur tablosu fazla sürmedi. Çünkü toplum bozuktu. Bozuk olmayanı nedense kabul etmiyordu. Değer yargıları alt-üst olmuş, güzel çirkin, çirkinse güzel, doğru eğri; eğri de doğru olarak görülmeye başlanmıştı. Bu dejenere toplumun içinde kendi şahsiyetini muhafaza edip, bütün olumsuzlukları cesaretle karşılayabilmek için, apayrı bir gayret gerekiyordu. İşte bu ortamda babası daha fazla dayanamamış, önceleri kahvehaneye çıkmaya başlamış, zamanla bu, bir sürü olumsuz arkadaşlıklarla, yıkıcı kötü alışkanlıklar kazanmaya kadar varmıştı. Öyle ki, babası çoğu zaman eve sarhoş olarak gelmeye başlamıştı artık. Bazı zamanlar çok geç vakitlerde geliyor annesini uykudan kaldırıyor “ille de yemek” diye ortalığı birbirine katıyordu. Zavallı kadıncağız “Evde yiyecek bir şey yok ki ne hazırlayayım” diyecek olsa, yumruğunu suratına indiriyordu. Bu gürültüleri hep yorganın altında ağlayarak dinlerdi. Zaten ne zaman annesini korumak için gidip “Yapma baba!” diyerek babasının bacaklarına sarılacak olsa bir iki tokat da kendi yerdi.

Bir zaman sonra öğretmenlikten de atılmış tam bir serkeş olmuştu babası. Bu ara annesi bazı konfeksiyonlardan dikiş işlerini alıp evinde yapıyor, daha olmadı temizlik işlerine gidiyordu. Çoğu zamanda kazandığını kocasına kaptırıyordu. Vermeyecek olsa, kocası parayı alıncaya kadar onu dövüyordu. Her seferinde kadın: “Gel şundan vazgeç, bak yuvamız sönüyor... O hayat, huzurlu bir aile yuvasından daha mı tatlı.. Ne olur vazgeç.. Eski günlerimize döneriz. Sen iyileşinceye kadar ben çalışırım, sana bakarım. Yeter ki evet de” diye yalvarıyor, ağlıyor, ağlıyordu.

Artık annesi de günden güne erimeye başlamıştı. Evi terketmekten başka çare yoktu. Nitekim bir gün çarşıya deyip evden ayrıldılar ve bir daha da dönmediler. Annesinin amcası vefat etmiş karısı tek başına kalmıştı. Onun evine gittiler ve orada yaşamaya başladılar.

İlkokulu bitirmiş ortaokula devam etmek istiyordu. Fakat annesi onu okutacak durumda değildi. Kendisine uygun bir iş bulurlarsa çıraklığa vereceklerdi. Bu arada Kur’ân okumayı öğrenmek için mahallenin camisine gönderiyorlardı. Kısa zamanda Kur’ân alfabesini öğrenmiş, Kur’ân okumaya başlamıştı. Lakin bu da fazla sürmemiş oradan alıp bir berberin yanına çırak olarak vermişlerdi.

Ortaokullar açılmak üzereydi. Çok okumak istemesine rağmen durumu az çok sezinliyor ve annesine bir şey diyemiyordu. Hatta bazı geceler yatağında sessiz sessiz ağladığı bile oluyordu. Allah’tan olacak ki, bir gün, aynı zamanda ilâhiyat tahsiline de devam eden mahallenin genç imamı, traş olmak için berbere çıkageldi. Daha önce bir ay kadar okutup Kur’an öğrettiği talebesini orada görünce ortaokula gidip gitmeyeceğini sordu. Boynunu büküp hafif bir sesle:

— Gitmek istiyorum ama.. diyebildi ancak, ve gözlerinden ılık ılık yaşlar dökülüverdi.

İmam durumu anlayınca evlerini sordu. Ustasından izin alıp evlerine gittiler, Annesiyle uzun uzadıya konuştu. Kadıncağız durumunu anlatırken çâresizlikten hep ağlıyordu. İmam kalkıp giderken:

“Merak etme hanım anne, Allah'ın izniyle bu delikanlıyı okutmak için ne gerekiyorsa yapacağım. Bana güvenin. Tek istediğim duânızdır” deyince ikisininde gözleri parladı.

Sonra imam durumu arkadaşlarına anlatmış onlardan olumlu cevap alınca, sadece dine, vatana, millete hizmet gayesiyle açılmış bir yurda yerleştirip okula kaydını yaptırmışlardı.

Yıllar çabucak geçmiş lise bitmiş, girdiği üniversite imtihanların sonucu o gün eline geçmişti. Gelen zarfı açtığında Tıp Fakültesini kazandığını öğrenince, önce Allah’a şükretti sonra müjdeyi vermek için doğru annesine koştu. Eve geldiğinde annesi ölüm döşeğinde belki son anlarını yaşıyordu. Annesinin elini tuttu biraz öyle kaldı. Annesi bir ara çökmüş gözlerini açtı tatlı tatlı yüzüne baktı. Sonra gayet mecalsiz bir halde:

— Ne oldu oğlum, nereyi kazandın? diye sordu.

— Tıbbı kazandım anne! Tıp Fakültesini! Doktor olacağım. Seni de kurtaracağım. İnan bana anne dünyanın en bahtiyar kadını sen olacaksın!

— Bu günleri gösteren Allah’a hamdolsun yavrum. Senin gibi namazında niyazında hayırlı bir evlada sahip olduğum için zaten bahtiyarım ben.. Sen yeterki doktor ol.. Kurtaracak nice anneler bulacaksın evladım. Ben görmesem de fark etmez. Benim senden beklediğim sadece okumuş olman değil oğlum. Baban da okumuş insandı. Bütün olanlar onun okumuş cahilliğinden oldu. Bak yıllar oldu hâlâ bir haber bile alamadık. Kim bilir nerede hangi meyhanededir. Tabii yaşıyorsa. Senin öyle olacağım sanmıyorum. Ama zaman kötü oğlum. Hep oku, hep oku, profesör ol evladım. Ama sakın imanını yitirme. İmansız olduktan sonra seninde hiç bir şeyini istemem. Eğer okuyup da baban gibi olacaksan, çevrene fayda yerine zarar verecek, başkalarının hayatını zindana çevireceksen hiç okuma oğlum. Okuduğun ilimlerde, fenlerde önce Allah’ın büyüklüğünü görmeye çalış yavrum. Senden tek istediğim bu.

Bunları söylerken hiç dinmek bilmeyen annesinin gözyaşları oluk oluk gözlerinin yanlarından başını koyduğu yastığa akıyordu. Elini sıkı sıkıya tutan annesinin iki elini yüzüne sürdü, öptü öptü...

— Sen çok hastasın anne! Yorma kendini! Ben şimdi bir doktor çağırırım. Ne olur yorma kendini. Acı çekmeni istemiyorum.

— Gittikçe kısılan bir sesle. annesi:

— Doktora hiç gerek yok yavrum. Her şeye katlanacak olgunluktasın. Hem ben acı falan duymuyorum. Hamdolsun. Bu zamana kadar Allah’a karşı büyük bir ayıp, kusur işlememeye çalıştım. Bir de senin gibi, arkamdan hayır duada bulunacak bir evlat bıraktığım için ölüm de acı vermiyor bana. Yalnız dediklerimi unutma yavrum emi? Allah, Allah yardımcın olsun yavrum, Allah...

Ve tatlı bir uykuya dalar gibi ebed uykusuna dalıvermişti annesi.

Şimdi bunları düşünürken tüm acı hatıraları yeniden canlanmıştı. Bu anda arkadaşı Salih başucuna kadar gelmiş, fakat o fark etmemişti. Salih:

— Hey! Ne oldu böyle sana. Seni tanımasam ölümden korktu diyeceğim. Biz inançlı insanlarız, ölümü mukadder kabul ettiğimiz için ceset bizi korkutmamalı değil miydi? Neydi o kaçışın öyle? Bütün arkadaşlar şaşırdı.

Islak gözlerini Salih’e doğru kaldırdı ve:

— Bak Salih sen benim en iyi dostumsun. Aynı yurtta beraber kaldık ve birlikte burayı kazandık. Iki yıldır da aynı evde aynı huzuru paylaşıyoruz. Başkalar ne düşünürse düşünsün umurumda değil. Yalnız sana sır olarak kalması şartıyle nedenini söyleyeyim. Hani kadavranın yüzü açılmadan önce, “kim bilir bu adam kim, çoluğu çocuğu yok mu ki, kadavra olarak buralarda kullanılıyor” demiştin ya..

— Ee.. ne olmuş yanî. Doğru değil miydi söylediğim?

Derin bir iç çekti ve:

— Doğruydu Salih doğruydu. Yalnız o adam kimdi biliyormusun?

— Nereden bileyim zavallıyı canım.

— Zavallı demek yeter mi bilmem. Tek bildiğim, o benim babamdı Salih.


Benzer Konular

Görüntüleme:491, Cevaplar:3

Alt 10-08-2011 #2

Minella

Aktif Üye

Allah binlerce kez razı olsun.çok etkileyici.tekrar çok sağoln paylaşım için...



Fatih Bunu beğendi.

Alt 10-08-2011 #3

Єylül Rüzgαгı.

Foruma Isınan Üye
Paylaşımın için teşekkürler..



Fatih Bunu beğendi.

Alt 11-08-2011 #4

}##

Yasaklı Üye
paylaşım için teşekkürler.




Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:48 .