Dönüş
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 13-08-2011 #1

Fatih

ÖZEL ÜYE

Dönüş





Çocukluktan beri yazmaya karsı duyduğu merak onda bir istek haline gelmişti. Şu anda hastanede geçen hadiseleri canlandırmaya çalışıyordu.

Kendini birşeyler yazmağa zorladıysa da başaramadı. En iyisi bir hastahaneye gidip hadiselerin akısını seyretmekti. Kalktı pardüsosunu giyip dışarı çıktı. Gittikçe hızlanan kara inat hızlandırdı adımlarını. Kafasında sadece canlandıramadığı sahnenin müsveddeleri dolaşıyor, havanın soğuk olmasına rağmen terliyordu.

Epeyce uzun bir yürüyüşten sonra şehrin bütün sigortalı isçilerinin tedavi olduğu hastahaneye ulaştığı zaman uykusuzluktan kapanmaya yüz tutmuş gözleri biraz canlandı. Küçükken hiç salıncağa binmemiş genç birinin gecenin geç saatlerinde bos bulduğu çocuk bahçesinde salıncağa bindiği andaki sevincinden daha ziyade sevindi. Danışma kapısında duran nöbetçiye aldırmadan daldı içeriye.. Adam peşinden bağırdıysa da duymamazlıktan gelip hastaların arasına karışıp gözden kayboldu.

İçeride yan yana bir sürü kapı vardı, her kapıda bir isim, her kapının önünde onlarca insan, kimisi dertlerinin verdiği mahzunlukla boyunlarını bir tarafa yıkmış, kimisi de ağrıyan yerini parmaklan arasında ezmeye çalışıyordu. Yüzler çizgi çizgi, benizler solmuş, nazarlar bulanmış, omuzlar çökmüş, beller kambur-taşmıştı. Uzun müddet rengi, benzi solmuş simalar da, mahzun bakışlardaki mânâyı okumaya çalıştı. Onların çektiği acıyı yüreğinde hissedebilmek için o kadar uğraştı ki, sonunda aradığı sahneyi gerçekçi olarak kafasında şekillendirmeye muvaffak oldu.

Bir ara görevlilerin sedye üzerinde taşıdığı bir yaralıyı görevlilerle birlikte ameliyathaneye kadar taşıdı. Birkaç tane odaya girip hastalarla konuştu. Bazı yerlerde bekleyip görevlilerin, hastaların ve hastaların yakınlarının hal ve hareketlerini, tavırlarını iyice kontrol etti..

Bu kadar bilgi yeterdi artık, dönüp hâdiseleri kendine göre yorumlamalı ve yazmalıydı. Dış kapıya doğru ilerlerken birkaç metre Önünde bir kapı açıldı, beyaz önlüklü saçları yer yer dökülmüş birisi basını uzattı, kapının önünde beklemekte olan kadına birşeyler söyledi. Kadın elinden tuttuğu yedi sekiz yaşlarındaki çocuğu bırakıp adamın peşinden içeriye girdi. Genç yazar çocuğa birkaç adım kala durdu, gözlerini çocuğun üzerine çevirdi. Çocuğun gözleri de ona doğruydu, ama nazarları genç yazarın çok ötesinde dolaşıyordu.

Çocuğun yüzü terden alnına yapış yapış olmuş sarı saçları gibi sararmıştı. Sanki damarlarında dolasan kanın rengi de sarıydı. Çocuğa iyice yaklaştı moral vermek ve kafasındaki düşünceleri Öğrenebilmek maksadıyla adını sordu. Çocuk derin bir uykudan uyanmışlığın sersemliği içinde şaşkın şaşkın baktı. Cılız bir sesle "Birsen" diye cevapladı. Daha sonra okula gidip gitmediğini, kaç kardeşi olduğunu sordu genç yazar. Çocuğun bulanık bakışlarında durulmalar oluyor, gözlerinde dolasan gölgeler gittikce kayboluyordu. Genç adamı kendisine yakın hissetmiş olacak ki, biraz sokuldu hatta kendini zorlayarak gülümsedi. Fakat yüzündeki solukluk hâlâ gitmemişti. Hasta olup olmadığını sorunca çocuğun gözlerine aniden binlerce gölge hücum etti, bakışları bulandı. Başını eğerken küçücük elini kalbinin üzerine koydu "Buram çok ağrıyor" diye cevaplandırdı.

Genç yazar küçüğe teselli edici laflar ederken kapı açıldı, az Önceki adam basını uzatıp "gel kızım" diyerek çağırdı. Genç yazar çocuğun başını okşadı ve içeriye girişini seyrederken çocuk döndü, kırk yıllık bir dostun edasıyla tebessüm etti. Kapı kapandıktan sonra genç yazarın içine birden bir eziklik peydahlandı. Birbirlerine ısınmışlardı, çocuk daha çok şeyler anlatabilirdi. Ne anlatabilirdi? Sorusuna çeşitli yorumlar getirerek hadiseyi genişletmeye çalıştı.

Bir müddet daha gezindikten sonra dışarı çıktı. Kar hâlâ yağıyordu. Hatta iyice süratlenmişti. Hafif hafif rüzgâr esiyordu. Hava iyice kararmış, hastahaneyi ve bahçesini aydınlatan lambalar yanmıştı. Ortalık sessizdi sadece çok uzaklardan tren sesleri çarpıyordu kulağa. Beş on dakika bahçenin bir kenarında gelip gidenleri seyrettikten sonra dış kapıya doğru yürüdü. Kapıya iyice yaklaşmıştı ki, siren sesleri kesilmiş ve bu arada bir ambulans içeri girmişti. Bir an geri dönüp dönmemekte tereddüt içinde bir müddet baka kaldı, ambulansın peşinden. Havanın kararmış olması onu bu fikrinden caydırmıştı. Dış kapıya doğru ilerledi, bir lambanın altına gelmişti ki, eline yumuşak fakat biraz soğuk bir şeyin temas ettiğini fark etti. Geriye döndüğü zaman biraz önce konuştuğu kız çocuğu minik ellerini avuçları arasına sokmaya çalışıyordu. "Abi" dedi kız çocuğu sevgi ile yıkanmış bir sözle.

Genç yazar çöktü, ufaklığın titreyen omuzlarından yakaladı. Çocuğun mavi gözlerinin içinde öbeklenen gölgeler lambaların donuk ışıkları altında bile fark ediliyordu. Nazarları meçhul âlemlere doğru kaymış, gözlerinde umut adına en küçük bir canlılık kalmamıştı. Yüzü; ölü yüzü gibi büsbütün solmuştu.

Genç yazar çocuğun bu halinden ürpermişti, içinde bir şeyler kayıp kayıp gidiyor yerine yavaş yavaş bir korku yayılıyordu. Her şeye rağmen çocuğun gösterdiği samimiyeti karşılıksız bırakmamalıydı. "Efendim" dedi. Çocuk: "Niçin ben hastayım da başka çocuklar hasta değil." Çocuğun ciddi bir derdi vardı anlaşılan. Küçücük ruhunda dev gibi bir yeis taşıyordu. "Bak canım" dedi genç yazar. "Bazen ben de hasta olurum. Kalbimin de ağrıdığı zamanlar olur ama doktorlar muayene edince geçer"... "Ama benim ki geçmiyor. Her zaman doktora gidiyoruz, beni muayene ediyor, annemle konuşuyor birçok ilaç veriyor yine de geçmiyor,''

Çocukla genç yazar arasında sıcak bir ilişki kurulmuştu ama, genç yazar çocuğun yüzündeki solukluktan ürkmeye başlamıştı. Çocuğu bırakıp öylece kaçmak istedi. Çünki içinde gittikçe büyüyen bir korku yavaş yavaş tüm takatini alıp götürüyordu. Çocuk basını öne eğerken gözlerinden birşeylerin parlayarak, rengi kaçmış yanaklarından aşağı süzüldüğü görüldü. Çocuk artık tükenmişti. Son gücünü harcayarak: "Yoksa ben ölecek miyim?" dedi...

Bu son söz genç yazarın vücudunu elektriğe verilmişcesine titretti. Artık titremesine hakim olamıyordu. Çocuğun yüzüne bakmamak için başını başka tarafa çevirdi.. Bir taraftan içinde büyüyen korkunun tesiriyle kıvranıyor, bir taraftan da çocuğu teselli etmek için söyleyecek birseyler arıyordu. Bu arada bir kadın yaklaştı, çocuğu onun kollan arasından çekip yağan karın altında karanlığın içinde kayboldu.

Bir müddet oturduğu yerde mezar taşı gibi hareketsiz kaldı. Çocuğun rengi kaçmış yüzü gözünün Önünde duruyor, son söylediği sözde kulaklarında çınlıyordu. Terlemeye başladı, Bir an gözünde bütün görüntüler karmakarışık oldu. Oturduğu yerden kalktı. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Her geçen saniye yüreğine ağırlaşan bir yük oturuyordu. O minik çehre, o küçük dudaklar içine buz dağlarını buharlaştıracak ateş saçmıştı.

Yürüdü, her adımında hayattan uzaklaşa uzaklaşa soluk yüz ve "Ben ötecek miyim?" sorusu ile. Evet her canlı ölecekti, işte bu düşünce yıkmıştı genç yazarı. Oysa yazılarında yüzlerce canlıyı sorumsuzca öldürmüştü de bir gün sıranın kendisine geleceğini hiç düşünmemişti. Şimdi ölü bir yüzle karşılaşınca akıbetinin de bir ölüm olacağını düşünmüş nefesi kesilmişti.. Önünde dibi görünmeyen bir zifiri karanlık yatıyordu.. Ölüm!.. Yok oluş!.. Bitiş!..

Saatler süren bir yolculuktan sonra geç vakitler evine ulaşabildiği zaman hâli perişandı. İçindeki korku devleşmis, kalbindeki yük dünya kadar olmuştu. Nefesi de yetmiyordu artık, güçlükle aldığı nefes meşakkatle, hırıltıya dönüşerek çıkıyordu. Yolda gelirken karşıdan gelen birisi onu öldürecekmiş gibi, bir araba ona çarpacakmış gibi oluyordu.. Her adımında vesvese çukuruna bata bata ulaşmıştı evine.

Artık herşeyden ürker olmuştu. O çocuğun yüzü gözünün Önünden kaybolmuyordu bir türlü. Bazen bir türlü. Bazen kafasına binlerce cevapsız kalan sorular üşüşüyor çıldırtacak hale getiriyordu. Herşey yabancılaşıyordu gözünde.. Bir gün ölecekti ve bütün güzellikler kaybolup gidecekti.. Ama nasıl olurdu? Nasıl?..

O korkunç son olduktan sonra uğraşmasındaki mânâ neydi? Yazsa yazsa bütün kalemler ve kağıtlar bitene değin yazsa sonuç ne olacaktı, ölüm...

Beethoven'in mezarı basında dillere destan olan senfonisi çalınsa, kemikleri ne zevk alacaktı. Dünya, hatta güneş sistemleri Napolyon'un olsaydı, neye yarardı ki, bir gün ölüp gittikten sonra. Bismark'ın çürümemiş kemik parçalarını çıkarıp, İşte senin kurduğun ülke burasıydı desen, hangi heyecanı duyacaktı...

Artık her hadise sonu olmayan meçhul bir karanlığa götürüyordu.. Kendini yapayalnız hissetmeye başladı. Ucu bulunmaz göklerde unutulmuş birisi gibiydi. Su an, akla hayale gelmemiş sorular oluşuyordu kafasında.. Yirmialtı yaşındaydı ve yirmiyedi yıl önce yoktu. Düşünemeyen, konuşamayan, varlığı bile olmayan bir hiçti. O halde kimdi? Neydi onu buraya getiren güç?. Herşeydeki başdöndürücü âhenk kimin eseriydi? Kim öğretmişti konuşmayı, yürümeyi, anlamayı.. Kim?

Evine kapandığının ikinci günü eline kalemi aldı. Bir kağıdın üzerine "sakin ol ve düşün" diye yazdı. Her soruyu geniş geniş düşünmeye başladı. Her şeye rağmen İnsanın yemek, içmek, düşünmekten ziyade ulvî bir görevi olmalıydı diye düşündü. Hiç yoktan bu kadar ölçülü, sistemli ve ahenkli şeyler oluştuğuna göre mutlaka biri olmalıydı, bunları düzenleyecek.. Ama kim?

Çocukluktan kurtulup hadiseleri muhakeme edebilmek çağına geldiği zaman bir gün babasıyla oturmuş inançlar hakkında bahsetmişlerdi de babası konunun sonunda şunları söylemişti: "Kimi insanlar yaptıklarına, kimisi birkaç çeşit tanrıya, kimisi de tek tanrıya inanırlar. Kimisi de hiçbirşey kabul etmez. Fakat ben şimdiye kadar birşeye inanma lüzumunu duymadım. Bunların birisi doğru olabilir, madem ki, biz dünyaya geldik hayattan ne zevk alabiliyorsak onu yaşayacağız. Fakat bunun yanında insanî ölçüler dâhilinde yaşamamız gerekir" dediğini hatırladı.

Büyükbabasını düşündü. Oğlunu bir olan Yaratıcı'ya inanmadığı için bir çırpıda defterinden silmiş bir daha yüzüne bakmamıştı. Hatta kendisine de "Sen de baban gibi isen benden değilsin" demişti. Bu ölçüleri nereden almıştı?

Gün ağarana kadar bütün hadiseleri, kanunları, kaideleri bir bir analiz etti. Sonunda içindeki ateş yavaş yavaş kaybolmuş, korkusu heyecana dönmüştü. Biri göndermişti onu yeryüzüne, ölçüler koyarak. Biri, yalnız biri, eşi menendi olmayan biri. Sorulmazdı ki, neye gönderdin diye. Mal O'nun sermayeler O'nundu. Bir imtihan olsa gerekti. Zorlu bir imtihan. İnsanın ulvî vazifesi de bütün bu gücün sahibini tanımak ve teslim olmaktı.

İki günlük ızdırabın sonunda yıllardır anlayamadığı bilemediği yaratıcısını bulmuş olmanın heyecanıyla titriyordu. Ve bir gün mutlaka hesap vermek üzere çağırılacaktı. Bu da Ölüm denilen şey olsa gerekti... Dedesinin anlattığı fakat o vakit anlayamadığı o yaratıcının yaverini ve gönderdiği kitabı daha iyi anlıyordu şimdi.

Şimdi huzurunda olduğunun şuuruna vardığı Yaratıcı'sına karşı nasıl bir af dileyeceğini bilemiyordu. Boşuna geçmiş yıllarına bedel gözlerinden iki damla yaş süzülürken heyecandan dizlerinin bağı çözüldü, diz üstü yığılıp kaldı. Ellerini bos dönmeyeceği yüce dergaha açtı ve "Affet Allahım" deyip boynunu bir tarafa yıkı verdi. Kalbi O 'nu bulmanın heyecanından duracak gibiydi...


Benzer Konular
  • Forvete dönüş...
    Fenerbahçe maçında Mehmet Batdal'ı çıkartarak takımı sahada golcüsüz bırakan Rijkaard, yönetime adeta 'Forvet ...

  • Yuvaya dönüş...
    2 yaralı Ankara'da. 17 yaralıyı ve cenazeleri taşıyan uçak da İsrail’den havalandı. Türkiye'den Gazz...

  • Eve Dönüş...
    </B> Danielle Steel İnkılap Kitabevi / Dü...

  • Eve dönüş!...
    Hülya Avşar'I EŞYALARINI TOPLAMIŞ KENDİ EVİNDEN İÇERİ GİRERKEN GÖRÜNTÜLEDİ... Bir grup "Kesin ayrıldı...

  • Dönüş Yok...Bu Son..!...
    Gel… Otur yanıma.. Söyleşelim gündüzlerce.. Tüketelim biriktirdiğimiz ne varsa... Karla karışık ...


Görüntüleme:421, Cevaplar:0

Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 11:57 .