ANNEM İÇİN
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 16-09-2011, 16:16 #1

OrJinaLAdam

Forumun Tiryakisi

ANNEM İÇİN


O gün onun için tam bir kıyamet günüyü. Hayatındaki en değerli varlığı onu terk etmişti nedensiz yere. Neden olmuştu bu tam her şeyde düzene girmişti derken. İşte tam bu zamanda en değerli varlığı gitmişti Ahmet‘in. Allah a yakarışlara fayda etmemiş almıştı Yaradan göz yaşına bakmayıp elinden Bahriye Hanımı yani annesini babası acıya dayanamamış kendini yerlerden yere duvarlardan duvara vurmuştu ama Fikri Bey de oğlu gibi en sonunda sessiz bir köşeye çekilip duvarlara haykırmıştı biricik sevgilisinin adını.

O kadar yıl geçmesine rağmen sönmemişti aşkı sevgilisine karşı bir tutam. O hazırladığı kahveyle geldiği zaman beyine uzattığında pamuk gibi narin elleriyle kahveyi çehresindeki bir gülümsemeyle bütün dünya gülerdi. Oğlu Ahmet e kızdığı zaman bir bakışı yeter o bir bakış tüm dünyayı kana bulardı sanarsın ki kıyamet kopmuştu ama oğlunun hatasını anlayıp o hatayı düzeltmesiyle bütün dünyayı bir şen kahkasıyla süt beyaz teniyle kendine aşık ederdi. O anda kara kaşı kara gözü dünyalara bedeldi. Kocası Fikri Bey de boylu poslu endamlı yakışıklı bir adamdı .


Aklına ilk tanıştıkları gün geldi Fikri Bey in manavdan çıkarken çarpışmıştı onla o elmalar düşerken yere yanaklarıyla ayıramamıştı elmaları. Süt beyazı teninin üstüne giydiği kırmızı entari ona ne güzel yakışmıştı. Ama birden günümüze dönüverdi karanlık, solgun bir sesle.


Evin hizmetçisi Emine‘nin sesiydi bu. Oda severdi hanımını ölesiye. Onu bir kış günü küçük kızıyla sokakta eski püskü bir battaniyenin altında önünde yanan sönük ateşle ısınmaya çalışırken bulmuştu. Bahriye Hanım vicdanına yenik düşüp almıştı onu evine basmıştı bağrına ama her zaman soğuk biri olan Fikri Bey ilk başlarda güvenmemişti onlara. Bahriye Hanım ne dediyse ısınmamıştı onun kalbi Emine ve küçük kızı Ayşe ye. Zaman geçtikçe alışmıştı ama. Küçük, kömür güzeli Ayşe’nin sokakta oynayışını terastan izleyip her baktığında kalbi ısınmıştı ona. Emine’nin her Bahriye Hanıma canından koparcasına hanımım dediğinde ısınmıştı kalbi onlara. Emine küçük yuvarlak yüzlü dillere destan güzellikte elma yanaklı biriydi. Yüzündeki o derin çizgiler her şeyi anlatıyordu herkese. Çok acı çekmişti vaktinde. Kocası Kadir çok dövmüştü zavallıcıkları. En sonunda da bir pavyon sürtüğü yüzünden kışın o soğuğunda atmıştı zavallıcıkları dışarı. Yıkık evin içine girmişler o eski püskü battaniyenin altında İstanbul’un esen zalim rüzgarında elindeki kalan son iki üç kibritle ateş yakmaya çalışıyorlardı. Yaktılar yakmasına da o zamanda odun bulmak zordu. Allah yardım etti buldular iki üç dal. Ateşe alevlendirdiler. Saat akşam 7-8 gibi bir yerden tam ısındıklarında yavaşça uykuya dalacakken Bahriye Hanım fark etti onları. Hemen aldı onları evine daha öncede dediğim gibi bastı bağrına onları. 1-2 yıl sonra Ayşe’nin de büyümesiyle yavaş yavaş alışmıştı onlara Fikri Bey. Ayşe de anası gibi dillere destan güzellikte bir kızdı bütün mahallenin delikanlıları yanıktı Ayşe’nin o güzel çehresine. Çok kavga etmişlerdi kömür güzeli yüzünden ama Ayşe aralarında en güçlü olanı değil aralarından kalbi en temiz en güzel olanı seçmişti yani Can’ı. Ona bakınca gerçekten canı yanıyordu kalbi kıpır kıpır oluyor avuçlarının içi terliyordu. Aşk mıydı bunun adı? Düşünüyordu her gece Ayşe. Düşünüyordu hem Can’ı hem de bu hissettiği şeyin adını. Can’da yanıp tutuşurken Ayşe için. Buluşturdu Rab onları en sonunda mektupların dizelerinde. İlk açılan Can olmuştu Ayşe’ye. Fikri Bey bulmuştu mektubu ama çaktırmamıştı kimseye. Görmemiş gibi davranıp mektubu devam ederken yoluna Ayşe almıştı gizlice mektubu koynuna.




Fikri Bey iyi biriydi. Müftü çocuğuydu hiç yokluk görmemişti. El bebek gül bebek büyümüştü, doğduğunda annesi büyük bir sevgiyle almıştı kucağına Fikri Beyi. Doğduğunda belliydi yakışıklı bir delikanlı olacağı. Babası müftü olduğundan Anadolu’nun her ilini karış karış gezmişti. Güzel bir eğitim görmüştü. Bunun sonucu olarak da kadı olmuştu. Çocuklu çok durgun sessiz sakindi. Ta ki Bahriye Hanımla manavda çarpışana kadar. O çarpışmayla hayatına renk, heyecan ve mutluluk gelmişti. Renklerin en güzelini seçmişti kırmızıyı. Bahriye Hanımın kırmızısını. Bu kırmızı heyecanlı,çılgın,eğlenceli yeri geldiğinde hüzünlü,durgun ve dargın bir kırmızıydı. O elmalar yere düşerken ayırt edememişti Bahriye hanımın yanaklarını. Bahriye Hanım gülümseyivermişti ona. Dünyalar bedeldi o gülümsemeye.


Bahriye hanım çok güzel biriydi. Hatta aşırı güzeldi. Doğarken kuşların cıvıltısı bulutların oynaşıyla doğmuştu Bahriye Hanım. Doğduğunda ağlamamıştı gülücükler saçmıştı etrafa. Annesi ilk kucağına aldığında dünya durmuştu sanki o anda. Akıllara zarar verecek bir güzellikti bu. 6 aylık olmuştu Bahriye Hanım. Pare pare bakıyordu etrafa. Güzel olduğu kadar zekiydi de. Baba deyivermişti bir anda. Babası deniz subayıydı. O yüzden babasını pek göremezdi. O yüzden baba hasretiyle çıkmıştı ağzından “baba” kelimesi. Neşeli bir çocukluk geçirmişti Bahriye Hanım. Muhteşem denilebilirdi çocukluğu. Ailenin tek kızıydı o yüzden üstüne çok düşülürdü. Çok sıkılırdı ama sevildiğini bilirdi Bahriye Hanım. Annesinin zoruyla gittiği manavda hayatı değişmişti. Çarpıştığı delikanlıya bir anda aşık olmuştu. Boylu, poslu, kara gözlü biriydi. Çok çektirdi Fikri Beye. Çok naz yaptı ama annesinin fazla naz aşık usandırır lafıyla açtı gönlünün kapılarını sonuna dek Bahriye. İşte o zaman Fikri Bey bütün ihtişamıyla giriverdi o açık kapıdan içeri. Çokta sevdiler birbirlerini.


22 Eylül 1900 de girdiler dünya evine. Mutlu bahtiyar geçirdiler birlikteliklerini ve geldi en sonunda birlikteliklerinin en güzel meyvesi. Ahmet koydular adını bir Haziran günü. Yaz dönümüydü o sene yani 23 Haziran’dı Ahmet’in doğum günü. Ahmet doğduğunda herkes ona hayran kalmıştı. Gülüşü annesi bakışı annesi yürüyüşü babası endamı babası idi. Çocuğa bakınca insanın sevesi değil yiyesi geliyordu. O yanaklarını ısırıp koparası çekip sündüresi geliyordu. Tam o anda Bahriye Hanımın annelik iç güdüsü ortaya çıkıyor çocuğu seven başbakan olsa bile çekip alıyordu onu kucağından hemen kendi kucağına. Muhteşem bir birliktelik geliyordu ortaya. İki muhteşem gülücük. Annesi anlıyordu oğlunun bir bakışından sıkılıp sıkılmadığını. Sıkıldım diyorsa gözbebekleri. Hemen eğelendiriyordu Bahriye Hanım bebeğini. İkisi de gülücükler saçıyordu etrafa. İşte o ana vakıf olabilmek için verirdi tüm insanlara servetini.


Ahmet mektebe başlayacaktı. İlk okula İstanbul’da başladı. Orta ikinci sınıfa gelince Sinop’a taşındılar. İşte hayatının en kötü yılları başladı bir anda. Acı haberi yanlışlıkla duyduğunda kazanlarca kaynar su, başından aşağı dökülmüştü sanki. Duyan kulakları duymaz söyleyen dili söylemez olmuştu o anda. Bütün dünyası kararmıştı Ahmet’in. Annesiyle geçen her dakikanın hesabını yapar olmuştu. Çünkü annesi hastaydı. Hem de amansız bir hastalık. Fikri Bey dünyalara sermişti ayağına ama bir çare bulunamamıştı. Günden güne eriyordu Bahriye Hanım. Emine Hanım ve kızı her gece Allah’a yakarıyordu ancak bir faydası yoktu bu içten yakarışların. Fikri Bey ilk duyduğunda kendini yerden yere vurmuştu ama bir süre sonra oda gerçeği kabullenip eşinin son yolculuğuna mutlu bir şekilde uğurlamak için elinden geleni yapmaya başlamıştı. Doktorlar 1 yıl ömür biçmişlerdi Bahriye Hanıma. Fikri Bey ilk başta Ahmet’e söylememişti ama doktorla konuşmasını gerçekleştirdiği bir günde Ahmet duymuştu bu gerçeği yanlışlıkla. Duyduğuna duyacağına pişman olmuştu ama ne fayda gelmişti lanet o iki söz kulağına. “Karınız ölüyor Fikri Bey” deyişi doktorun hala kulağında çınlıyordu. Lanet etmişti yaşadığı o güne. İyice içine kapanık bir hale gelmişti sabah okula gidiyor gecenin bir yarısı okul kıyafetiyle geliyor. Aynı kıyafetlerle günlerce yatıyordu. Yüzünü gören cennetlikti Ahmet’in. En sonunda oda gerçeği kabullenip babası gibi annesini hoşnut tutmaya çabalamaya başladı. Bunun en güzel yolunun da annesine öğretmenlerden gelen tebrik notlarının olduğunu anlamıştı. Bu yüzden Ahmet derslerine iyice asılmaya başladı. Hayattan kopmak yerine hayatın kendisi olmaya çabaladı. Ve bunu başardı da.


Annesinin durumu gittikçe kötüleşiyordu. Bayılmaları haftada bir olurken her gün yaşanmaya başlamıştı. Annesinden gerçeği ölümüne 1-2 ay kalana kadar gizlediler ama annesi en sonunda gerçeği anlayıp oğluna vasiyetini verdi. Doktorlar son tahlillerde Bahriye Hanıma 1-2 ay ömür biçmişti ancak Bahriye Hanım geçirdiği mutlu günler için direnerek 4 aya kadar çıkarmıştı bu süreyi. Gerçeği anladığında Bahriye Hanım oğluna şu vasiyeti vermişti:

“ Oğlum ben ölüyorum. Bunu sende gayet iyi biliyorsun. Bu yüzden ben öldüğümde kendini dış hayattan koparıp kalbinin en sığ köşelerine çekilirsen bil ki bende gideceğim yerde azap çekeceğim. Bunun için kendini hayattan koparmak yerine hayatın kendisi olacaksın ve adını sonsuza kadar yaşatacak bir meslek seçip o mesleği hakkıyla yapacaksın. İşte o zaman ben gideceğim yer neresi olursa Allah’ın bana biçtiği ceza ne kadar büyük olursa senin yaptıklarının gururu ile ben o acılara aldırmaksızın güleceğim.” deyip. Son kez bayılıp tatlı erin bir uykuya dalmıştı
Günlerce yataktan kalkamamış. Acı inleyişler içinde canını Allah’a teslim etmişti. Herkes severdi çevresinde Bahriye Hanımı. Bütün çevresi bu acı haberle bir araya gelmiş hüngür hüngür ağlıyorlardı. Bu ağlayışlar içinde gözündeki yaşla Emine Hanım ve kızı milleti teselli etmeye çalışıp hizmet ediyorlardı. Bu arada Fikri Bey ve Ahmet ortadan kaybolmuştu Fikri Bey evin bodrumuna çekilmiş sessizce gözyaşlarını döküyordu gıcırdayan tahtalara. Ahmet ise kendine mekan olarak seçtiği mağarasına çekilmiş duvarları yumrukluyordu Allah’a isyan ediyordu niye aldın elimden annemi diye. Niye aldın elimden en değerli varlığımı diye ancak bir çaresi yoktu bu isyanların bir süre sonra Ahmet’te bunun farkına varıp babası gibi mağranın sığ bir yerine çekilimişti. Doğa ana bile Bahriye Hanımın ölmesine dayanamayıp ilkbaharda, sonbaharı yaşatmıştı herkese. Bu soğuk içinde bir yağmurlu günde Ahmet’i merak edip aramaya çıkan ahali ateşler içinde yanan çocuğu mağarada bulmuşlardı. Babası kahır olmuştu. Yalvarıyordu Tanrıya oğlumu da alma benden diye. Tanrı yakarışlarını duydu en sonunda ve Ahmet günler sonra gözünü açtı. Gözünü açtığında ilk dediği kelime “Anne” olmuştu ama yoktu annesi.Yoktu işte ancak ona verdiği bir söz vardı kendini haytan koparmayacak hayatın kendisi olacaktı. Öylede oldu.
Liseye başlamıştı. Hocaları çok memnundu Ahmet’ten. Çok çalışkan,zeki ve başarılı bir öğrenciydi öğrenimini 2 lise daha değiştirdikten sonra bitirmişti. Bir gün aklına annesi geldi. Bir günü bile onsuz geçmezken şimdi yaban ellerde mezarına hasret kalmıştı annesinin. Issız bir mezarlıkta, kimsesiz bir yerde bir yığın toprak, üstünde adının ve yaşının yazılı olduğu bir parça mermerin altında yatıyordu annesi hiçbir şeyden habersiz. Gömeli yıllar olmuştu ama her ölüm yıldönümünde ayakuçlarında en sevdiği ağaç olan servilerin gölgesinde yatıyordu hiçbir şeyden habersiz. Verdiği sözü tutmuştu Ahmet. Hayattan bir dakika olsun bile kopmamıştı. Dicle Nehri’nin melodisiyle o gülerek gitmişti bir akşam gecesi öbür tarafa. Ancak onlar bir başka ölüydüler o toprakta. Matem dağıtırken hasta kalplere. Öksüzlük denilen acıyla vurulmuştu taa kalbinin en derin yerinden. Mezarına hasretti.Elinde olsa gecesini gündüzünü orda geçirir hayatı boş verip sadece annesine gideceği günü beklerdi ama bir sözü vardı ve bu sözü tutmalıydı. Adını sonsuza kadar yaşatmalıydı ama mecburiyetten girdiği Baytar Okulunda değil İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Namık Kemal Hocasıyla yaşatmalıydı adını sonsuza dek. Bunu başaracaktı elinde sonunda, başaracaktı Ahmet.



Benzer Konular

Görüntüleme:390, Cevaplar:1

İlginizi Çekebilir >
Alt 26-09-2011, 16:09 #2

AŞK CELLADI

Forum Heveslisi


paylaşim için teşekurler





Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 19:01 .