HerŞeyden Biraz ( Hâz).
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 14-01-2013, 16:12 #1

мαтħïłđα

Acemi Üye

HerŞeyden Biraz ( Hâz).


Kahkahalar yan ofisten bana kadar ulaştığında kim bilir kaç saattir eğilmiş olduğum dosyalardan -nihayet- aklımı uzaklaştırdım ve ellerimi kenetleyip başımın üzerine doğru kaldırarak vücudumu yukarı gerip saatlerdir aynı biçimde oturmaktan tutulmuş kaslarımı esnettim. Belime saplanan hafif sızıyla birlikte kendi kendime hiç de hanımefendice sayılmayacak birkaç küfür sıraladıktan sonra son maaşımı gözümü kırpmadan yatırdığım kaliteli saatime bir göz atıp arkama yaslandım. Ayaklarımdan hangi ara olduğunu kestiremediğim bir sırada çıkmış olan ayakkabılarımı tamamen tesadüf eseri bulmaya çalışırken cep telefonum sabahtan bu yana ara vermeden yaptığı gibi bir kez daha titredi. Evet evet biliyorum, ben gerçekten pek affedici değilim ama insanlar da fazlasıyla ısrarcı. Ve bu biraz, şey, sıkıcı!

Kısa zamanda alışmayı başardığım ince topuklu ayakkabılarımı bulduğumda alışkanlıkla bakmadan ayağıma geçirdim ve ayağa kalktım. Akabinde de birisinin bana saatler boyu aynı şekilde oturmamak hususunda ciddi bir konferans vermesi gerektiğine kanaat getirdim. Odaklanma güçlüğü yaşayan biri olarak odaklandığımda hiçbir şeyi duymuyor olmam bir acayipti. Kesinlikle normal değildim. Hafifçe güldüm. Şimdiye kadar normalsin diyen de olmamıştı zaten. Eh, en azından çelişik değildim.

Ofisimin kapısını açıp çalışanların neşeyle gülüştükleri büyük salona geldiğimde oluşan tepkiler oldukça çeşitliydi ve kendime itiraf etmekte güçlük çeksem de evet, bu karmaşayı tahlil etmekten hoşlanıyordum. Kimisi olduğu pozisyonu bozmadan konuşup gülmeye devam ediyor, kimisi ise fark ederek ya da etmeksizin toparlanmaya başlıyordu. Bazıları göstermelik bir rahatlıkla beni de konuya dâhil ederek çalışma saatinden çalınan zamanı legalleştirme çabasındaydı, kimiyse küçük kaçamakları müdafaa etmeye çalışmayacak kadar özgüvenli. Ah, evet kabul... Pek de tercih edilecek bir yönetici profili değildim zira yapmacık tavırlarla yapış yapış saygı gösterilerinde bulunan ve şikâyet etmeyi meziyet sanan profilden hoşlanmaz, hoşlanmayacağımı bilse de fikrini savunan kişilerle çalışmayı tercih ederdim. Bu beni asla popüler yapmazdı, büyük olasılıkla hayatım boyunca da yapmayacaktı. Ama disiplinli, objektif ve güvenilir kıldığı kesindi ve bu da kişiler hoşlanmasa dahi benimle çalışmanın ayırtına varacak demekti.

Kapıyı arkamdan kapayıp yanlarına yaklaştığımda göz göze geldiğimiz Nihan gözlerinin içi gülerek bana baktı ve sanki gizli bir meseleden bahsedermişçesine kısık bir ses tonuyla muzipçe fısıldadı:

"Murat Bey'in yeni arabasından bahsediyorduk."

Meselenin bundan sonrasını açıklamalarına hiç lüzum yoktu zira Murat adının geçmesi bile gülmek için yeterliydi. Bu çılgın -bu kelimeyi en masum kullanışım bu mu oluyordu acaba- adamın en ayırt edici özelliği aldığı son model arabaları garip resim ve yazılarla tanınmaz hale getirmesiydi. Bana kalırsa amacı ilgi çekmek. İşini de hakkıyla yapıyor hani. Bir defasında arabasının üstüne, kendisini ropdöşambırla ve ağzında puroyla yine arabasının içerisinde resmeden bir oto kâğıdı yapıştırmıştı. Benim de onun için çatlak değil, trajikomik demem ve bütün şirketin personel servisine binmeden önce arabanın yanında sıralanarak kasıla kasıla yürüyen bu adama etten köprü oluşturup o tozu dumana katarak gittikten hemen sonra gülme krizlerine kapılmaları aynı zamana geliyordu sanırım. Merakla sordum:

"Ee, yeni bomba ne?"

Benim de konuyla ilgileniyor ve onlarla aynı açıdan bakıyor olmamdan cesaret alan çalışanlar rahatlayarak gülümsediler. Yine de yanıtlamayı Nihan'a bıraktıkları gözümden kaçmadı.

"BMW X6 almış. Üstüne de-" Nihan cümleyi tamamlayamadan gülmeye başladı. Komik manzarayı gözünün önüne getiren herkes varlığımı hiçe sayarak yeni bir kahkaha krizine kapıldığında Murat Bey'in hakikaten de kendini aştığını tahmin ettim:

"Nee? Her yanını yeşile boyatıp üstüne de dağlar, Güneş falan mı yaptırmış?"

Gülerek sorduğum soruyla birlikte kahkahalar daha da yükseldi. Çalışanların el hareketlerinden tahminlerimin de ötesinde olduğunu anladım.

Kimse bir şey diyemeden şirketimizin en işveli kızı yanıtladı:

"Bu defa adını sanını duyurmak istemiş Derin Hanım."

Onun bu cümlesiyle birlikte bütün işçiler tekrar kahkaha patlattılar. Yanaklarını tuttuklarına bakılacak olursa gündemin fena halde gerisindeydim. Fakat onların neşeli ve içten kahkahalarına kapılmamak elde değildi, gülerek sordum:

"Ne yazdırmış?"

Nihan kendini kontrol edebilecek hale geldiğinde karnını tutarak yanıtladı:

"Âlem buysa kral benim!"

Kız daha cümlesini bitiremeden kahkahalar patlak verdi. Sevgili mini-patronumuzun bu çok karizmatik sözü herkesi -pek tabii beni de- oldukça eğlendirmişti. Sonrasında ne geleceğinin çok önemi yoktu yani.

Orta yaşlarda topluca bir hanım olan Gül Abla konuşmaya karıştı:

"Esas devamını dinleyin Derin Hanım."

Elimi avuç içimi dışa getirip soru imajı yaratacak biçimde açarak devamını beklerken gülüyordum. Nihan kesik kesik gülüşlerinin arasında yanıtladı:

"Murat Araz Layık."

Kız cümleyi söylediğinde kahkahalar bu defa gerçekten ofiste deprem etkisi yarattı. Onların gülüşüne güldüm ama olayı hala yakalayamamıştım.

Nihan ekledi:

"Baş harfleri renkli!"



Uzaktan kumandamı arabaya doğrultup tanıdık bip sesini duyunca kapıyı açıp yıllarca hayal kurduktan sonra kendi paramla aldığım otomobilime bindim. Laptopumu ve çantamı yandaki koltuğa bıraktıktan sonra anahtarı kontağa takıp arabayı çalıştırdım. Bir anda gürlemeye başlayan motor, beni hep olduğu gibi gülümsetti. Küçüklükten beri hep bir türlü neresi olduğuna karar veremediğim uzaklara gitmek isterdim ve bu ses bana hep aslında özgür olduğumu anlatırdı. Bazı insanların aksine kendimi uçakta ya da sırt çantasıyla yollarda yaya biçimde yürürken değil de, hâkimiyetini elimde tuttuğum bir araçla seyahat ederken daha özgür hissederim. Hayatımın kontrolü sadece bendeydi. Nokta. Bir türlü sevemediğim emniyet kemerini takmadığım için suçluluk hissetmedim. Evet, bu pek iyi bir toplumsal mesaj sayılmazdı ama ben de film yıldızı değildim neticede. Aklıma sabah dinlediğim radyo programı geldi birden. Trafik kurallarını anımsatan DJ, "Sevgiliniz bu özel günü sizin için üzülerek geçirsin istemezsiniz, değil mi?" diye ukalalık yapıyordu. Bu fikre güldüm. İnsan ölünce hayat sigortasıyla sevgilisinin üzüntüsü aynı değeri taşıyordu neticede.

Ana yola çıkıp eve doğru yol aldığımda telefonum cebimde bir kere daha titredi ve ben daha bakmadan kim olduğunu biliyordum. Hızla akan trafiğin içerisinde dar pantolonumdan zorlukla telefonu çıkardığımda yüzüm asıldı. Kimin aradığını biliyordum elbette. Ama bu yüzümün asılmasına engel değildi.

Hissettiğim şeyin adı suçluluk değil bıkkınlıktı. Pişman falan da değildim. Belki biraz daha nazik olabilirdim ama o an karşımdaki duruşu o kadar zavallıcaydı ki, onun bu görüntüsü midemi bulandırdı ve hemen kalkıp gitsin istedim. Büyük olasılıkla hemen gitmesini istemesem de aynı davranırdım. Sözcüklerimi insanların duymayı arzu edecekleri biçimde seçmekte çok başarılı sayılmam. Fakat onca olandan sonra beni arıyor olması beni gerçekten şok ediyordu. Derdi neydi acaba?

Kırmızı ışığın yandığını son anda fark edip frene sertçe bastım ve arabamın muhteşem oluşuna şükrettim. Çok kısa bir zamanda hızı keserek öndeki araçla tehlikeli bir mesafe olmasına izin vermeden durmuştu. Sol kolumu cama yaslayarak parmaklarımı dudaklarıma doğru götürüp çevreye bakındım. Aklım hala Mehmet'teydi. Kapalı camı kirlenmiş elleriyle tıklatan inanılması güç derecede büyük ve güzel gözleri olan kirli suratlı minik çocuğa sanki hücrelerini görmeye çalışıyormuşçasına yakından baktım. Cam kapalı olduğu için bana bir yankı gibi belli belirsiz ulaşan sesi "Allah sevdiklerinizden ayırmasın." diyordu. Minik parmaklarında bana doğru uzattığı mendilini göstererek bir kez daha cümleyi tekrarladığında ben de yavaşça "sevdiklerimden" kelimesini tekrarladım. Benim para vereceğime dair umudunu kaybetmiş olacak ki arkadaki araca doğru yöneldi. Bunların her birini ancak göz ucuyla görüyordum.

Çocuğun gidişiyle bilinçsizce trafik lambasına odakladığım gözlerimde Mehmet'in hayali vardı. Aklımdan ilk tanıştığımız zamanları geçirdim. Koskocaman bedeni insanların aksine benim gözümü korkutmaz, ona bir güvenilirlik, bir sağlamlık yüklerdi zihnimde. Onun asla pes edip, yıkılacak, yanılacak biri olduğunu düşünmezdim. Gücün en ilkel hali gibi gelirdi bana. Onun bu acı kuvvetinden ve bedeninin uzun boyuma rağmen fazla gelecek biçimde yukarıya doğru yükseliyor olmasından gizli bir haz duyardım. Güzel yüz hatları ve gülümseyişi ödül gibiydi. Mizah anlayışı iyiydi fakat şaka yaptığı sıralarda bile nadiren gülümserdi. Ve bunu onu benim gözümde, şey, nasıl anlatmalı, seksi kılardı. Tek bir yanağında ufak bir hareketlenme. Küçük bir ödüllendiriş! Kültürü! Her konuda söyleyecek bir fikri olması ve birikimi. İnsanların ona saygıyla bakıyor olması ve benim daha ona ait değilken bile onun zekâsıyla gururlanıyor olmam.

Mehmet, bütün kadınların sahip olmak isteyeceği bir adamdı. Ona saygı, sevgi gibi sıradan ve zamanla gelişmesi muhtemel bağlardan öte, aşkla bağlıydım. O yanımda olduğunda daha mutlu, daha özgür, daha güzel, daha güvenliydim. Mehmet hayatımın "daha"sıydı. Ona sahip olmak benim guru kaynağımdı.

Onunla şirketlerimiz birlikte çalışma kararı aldığında tanışmıştık. İlk o yaptı sunumunu. Sesi özgüven doluydu. Ceketini çıkarmıştı ve o hazırladığı tabloda yer alan şemaları gösterirken hareket eden kolu spor yaptığını belli eden kıvrımlarını açığa çıkarıyordu. Sunumu kısa ama etkiliydi. Zekâ doluydu. Sesini yükselterek kurduğu son cümle "Çünkü biz en iyisiyiz."di. Hemen ardından gelen hafif sırıtış beni de gülümsetti. Ta ki sıranın bana geldiğinin ayrımına varana kadar. Ah, hayır elbette topluluk önünde konuşmakla alakalı bir çekincem yoktu fakat, onun yarattığı iyi izlenimi aşmaya çalışacak kadar da hırslıydım. Onun oturmasıyla benim kürsüye davet edilmem arasında geçen kısa süreçte kararımı vermiştim. Rezil olacaksam da olayım diye düşünerek çıktım.

İş yaşamımın en başarılı konuşması oldu. Sunduğum verilerin ciddiyetini yaptığım espri ve verdiğim örneklerle yumuşatmayı başardım. Sunumum bittiğinde herkesin yüzünde büyük bir sırıtış vardı ve takdir dolu homurtular yükseliyordu. Bir kişi beni gülümsemeye değil incelenmeye değer bulmuştu. O! Sanki kansere çözüm arayan bir doktormuş gibi bir bakışla beni süzerken tek kaşı ukalaca havaya kalkmıştı. O kadar dikkatli bakıyordu ki bir an için kendimi çırılçıplak hissettim karşısında. Vücudumdan soğuk terler boşandı ve hafifçe titredim. Sonrasında o an yakalayabileceğim en otoriter bakışı yüzüne odaklayıp gözlerini kalçalarımdan yüzüme çevirmesini bekledim. Çevirdiğinde hala inceleme yapar gibiydi, bakışlarımı görünce ise ifadesi eğlenir bir hal aldı. Başımı dikleştirip alaycı bir ifadeyle yüzüne baktım ve patronlara dönerek : "Bizi seçeceksiniz, çünkü sizi bir iş toplantısında istenmeyecek kadar eğlendirdim, kalbimi kırmamalısınız."dedim. Herkes bir kere daha gülerken başını öne çevirmişti.

Sadece iki saat sonra sekreterim Mehmet adında birinin beni aradığını söyledi. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi bir havayla onunla yemek yemek isteyip istemeyeceğimi sordu. Evet tamam doğru cevap, "Ne münasebet!"ti ama yine de "Olabilir."oldukça cezp edici bir seçenekti.

İki gün sonra Boğazda bir lokantada rakı-balık keyfi yapıyorduk. Onu korkmayı aklıma bile getiremediğim bir hızla tanıyordum. Gülmediğini ama güldürmeyi ve espriyi bildiğini anlamam oldukça kısa sürdü. Gücüne ve güvenine hayran kaldığımı kabullenmem bir hayli uzun.

Hayatımda böylesine erişilmez bir yere koyduğum bu adamın hayatımdan çıkışı ise oldukça trajikti. Yaptığımdan utanmıyordum ya da pişman değildim ama hazzetmiyordum da.

Uyanmamakta kararlı olduğunu anlayınca başında durup bir iki saniye dudaklarımı büzerek ona baktım ve sonra karikatür dergimi de yanıma alarak havuza indim. Havuzun en sakin görünen tarafına doğru ilerledim ve boş bir şezlong bulup karışık renkli havlumu üzerine serdim. Uzun saçlarımı onları hapseden tokadan kurtararak salladım ve havuza girmeden önce biraz güneşlenmek için uzandım. Oyalanmak için de dergimi elime aldım ve Otis Abi'yi evli, çoluk çocuk babası olarak resmeden karikatüre gülümsedikten sonra dikkatlice okumaya başladım. Yiğit Özgür'e geldiğimde bu muhteşem adamın doğurulmadığına, annesi tarafından çizildiğine emindim artık. Boynum okumaktan tutulunca bıraktım ve çevreye biraz göz gezdirdim. Çocuk havuzunda oynayan miniklerin görüntüleri ve Türkiye iklimini Avrupai hale getiren üstsüz kadınlara Türk erkeklerinin bakışlarını izledim. İkisi de gülümsetti. Biri sevimli, diğeri itici olduğundan... Etrafa bakmaktan sıkılıp ayağa kalkmaya hazırlanırken havuzdan bir şey çıktı. Ah evet ona insan değil bir şey denilebilirdi çünkü, böyle bir vücuda herhangi bir annenin herhangi bir zamanda doğurduğu hiçbir insanın sahip olması mümkün değildi. İğrenç ve yapışık erkek mayolarından giyerek kendini kanıtlama çabasına girmemişti. Gerek de yoktu. Üzerindeki uzun şort onu daha da çekici kılıyordu. Kalçalarının tam üzerine oturan ve kaslı göbeğini vurgulayan şortu teniyle inanılmaz bir uyum içerisindeydi. Üzerinden sular yavaşça süzülürken ne kadar susadığımı düşündüm. Fark etmeksizin dudaklarımı yaladım ve genç adamın sırtındaki dövmeye baktım. İki tane zar vardı. Biri bir, diğeri altıyı gösteren iki zar... Binlerce anlam çıkarılması mümkündü. Onun ne hangi anlamı vurgulamak istediğini merak ettim.

Güvenli adımlarla yakınlarımda bir banka yaklaştı ve şezlongda duran havluyu alıp şu televizyondaki zengin ve yakışıklı bütün adamların yaptığı gibi umursamaz bir tavırla saçlarını kuruladı. Daha sonra havluyu yavaşça indirerek boynunda, kollarında ve göğsünde dolandırdı.

Beni onun vücuduna böylesine odaklayan ve bakışlarımı üzerinde kilitli tutan neydi bilmiyorum ama bir yanım kalkıp odada uyuyan Mehmet'in yanına gitmek, diğeriyse genç adamın parmaklarını havludan çekerek ait olduğu yere yerleştirmek istiyordu. Kendi bedenime.

Ona olan bakışlarımın yoğunluğu nihayetinde delikanlının dikkatini çektiğinde yüzünde belirgin bir bakışın izini taşımadan dümdüz yüz hatlarıyla bana baktı. Eğer bakışında kendini beğenmiş ya da alaycı bir hava görseydim büyük olasılıkla anlık ilgim daha orada sönüp gidecekti. Ama öyle olmadı. Havlusunu şezlonga tekrar serdikten sonra yönünü bana doğru ayarlayarak o dümdüz bakışla yüzüme bakmaya devam etti. Benim onu incelediğim gibi baştan aşağıya beni incelemedi. Sadece yüzüme baktı. Bakışlarında beni nasıl yatağa atabileceğini planlayan içten pazarlıklı bir hava sezinlemedim. Ve neden bilmiyorum bu canımı sıktı. Kadın içgüdülerim, arzuladığım erkeğin bana karşı umursamaz bir tavır takınmasıyla birlikte harekete geçmiş ve en ilkel yanımı ortaya çıkarmıştı.

Başımı tekrar havuza çevirdim ve kısa bir duraklamanın ardından ayağa kalkarak kaslarımı nazikçe esnettim. Minik ve alabildiğine kışkırtıcı adımlarla havuza doğru ilerledim. Yaklaşık üç dört saniyelik bir duraklamanın ardından havuza balıklama daldım.

Gözleriyle beni takip etmeye devam ettiğinin farkındaydım. Bunu neden yaptığı hakkında bir fikrim yoktu. Bunu neden yaptığım hakkında da olmadığı gibi... Havuzu bir uçtan bir uca suyun altında geçtim ve diğer kenardan çıktım. Kenara kollarımla tutunup birkaç saniye o şekilde kaldıktan ve saçlarıma elimle kaba taslak bir düzen verdikten sonra abartılı hareketlerden kaçınarak döndüm ve bir kere daha diğer uca kadar suyun altından gittim. Gözleri tam olarak çıkacağım noktaya kilitlenmişti. Göz göze geldik.

Olayların gelişim sırasını bugün bile tam olarak anımsayamıyorum. Beni böylesine sadakatsiz ya da şehvet dolu kılan şey ne ya da bana bu şekilde yaklaşma cesaretini bulabileceği olaylar ne zaman gelişti, anımsayamıyorum. Anımsadığım kısım, Mehmet'in odada olmadığı anı kestirdiği ve yanıma geldiği. Kapıyı çaldı. Aramızda hiçbir konuşma geçmemiş olmasını ve adlarımızı bile bilmememizi önemsemedi. Açıklamaya da çalışmadı. Kapıyı çaldı ve yüzüme baktı. Kalbim yanlış ve gizli bir şey yapabilecek olmanın garip tedirginliğiyle kuş gibi çarpıyordu. Bir süre gözlerinin içerisine baktıktan sonra kapının önünden çekildim ki girebilsin. O üzerime doğru bir adım atınca ben de geriledim. Ben geriye doğru adım attıkça o da üzerime yürüyordu. Nihayetinde kapıyı kapayabilecek duruma geldiğinde bir koluyla beni belimden kendisine çekti. Diğer eliyle kapıyı arkasından kapadı. Hiçbir şey söylemeye ihtiyaç duymadan hızla dudaklarını dudaklarıma bastırdı ve kapıyı kapayan elini saçlarımın arasına soktu. O saçlarımı çekerek başımı istediği biçimde yönlendirirken gözlerimin önünde havuzda saçını kurularkenki görüntüsü vardı. Ellerini vücudumda daha fazla yeri keşfeder ve davranışları gittikçe hoyratlaşırken aklıma Mehmet geldi. Canımı yakmamak için uğraşları ve bir iş toplantısında el sıkışıyormuşçasına resmi öpüşmelerimiz.

Yaşadığım olaylarda kendimden değil Mehmet'ten soğuyor, uzaklaşıyor olmam garipti. Bu adını bile bilmediğim şehvetli delikanlı vücuduma dokunurken sırayla Mehmet'te tutkuyla bağlı olduğum her şeyden vazgeçtim. İlk olarak ona duyduğum saygıyı yitirdim. Sonra sevgimi, tutkumu, bağlılığımı, özlemimi... Sırf bedensel haz için onu aldatmayı göze alabilmiş olmak bende onu küçümseme içgüdülerini tetikledi. Aptal ve bencilceydi ama onun onurunu düşünmeden hareket edebilecek kadar özgür kaldığım için ona saygı duymayı bırakmıştım. Sırayla beni onun yapan her şeyden vazgeçtim. Bunlar bittiğinde sıra aşk'a geldi. Önceleri Mehmet'e aşık olduğumu düşünürdüm. Adını bile bilmediğim çocuğun bedeni bedenimin sahibi olduğunda, aşka olan inancımı yitirdim. Dünyada tek bir şey vardı, tek bir gerçek: Haz!

Aniden fren yapıp aracımı yavaşlattım ve sağa yanaşıp ısrarla çalan telefonun kapağını vazgeçmek için kendime fırsat tanımadan kaldırarak kulağıma yanaştırdım. Telefonun açılmasına şaşırmış olacak ki bir süre sadece nefesleri duyuldu. Ardından güvensiz bir sesle konuştu:

"Derin?"

Cevap vermedim. Söylenecek her şeyi ona daha otel odasındayken söylemiştim.

"Sana karşı eskisi gibi hissetmiyorum. Önceleri içimi titreten o gurur, heyecan ya da, ne bileyim işte o saygı artık yok. Sana bakarken artık güzel yönlerini değil kusurlarını görüyorum. Devam etmek istemiyorum."

Yüzündeki ifade ilk anlarda acıdan daha fazla şok taşıyordu. Onun da gayet iyi bildiği gibi ben ona onun bana olduğundan çok daha düşkündüm ve bu ani karar onu şoka uğratmıştı.

"Sen ciddi misin?"

Başımla onayladım.

Derin bir nefes alıp kendini toparladı ve sordu: "Başka biri mi var?"

"Evet ya da hayır! Şu konuşmadan sonra bu artık senin problemin değil."

"Bana laf oyunları yapma Derin, bu konuşmadan öncesini sorduğumu biliyorsun."

Onu kırıp yıpratmaktan kaçınıyor olmam gerekirdi ama garip bir şekilde duyarsızdım. Ne düşündüğü umurumda bile değildi.

"Diyelim ki evet, ne yapacaksın?"

Sinirden kaşındaki bir kasın harekete geçtiğini görebiliyordum. Ve evet, dışarıdan bakan birinin benden nefret edip bana bildiği bütün acımasız hakaretleri edeceğini de biliyordum ama ben buydum işte. Sevgi bağıyla bile olsa kimseye ait olmak istemiyordum. Ve uzunca bir zamandır içerisinde bulunduğum bu tutsaklıktan kurtulma yolum ahlaksızca olsa da rahatlamıştım.

Ayağa kalktı. Vücudu sinirle öyle gerilmişti ki, kendini kontrol etmek için uğraşmasa bana vuracağını düşünüyordum. Vurursa kendimi koruyamazdım. Fiziksel anlamda benden çok kuvvetliydi. Yine de bu sessizce ağlayıp yalvaracağım demek değildi. Kendimi savunacaktım.

Üzerime doğru birkaç adım attı. Soğukkanlı durmaya çalışmak bütün enerjimi emiyor gibiydi. Dudaklarını sanki yüzüme tükürecekmişçesine büzdü. Sonra değmediğime karar vermiş olacak ki, yüzüme tiksinircesine baktıktan sonra çekti gitti.

Bu konuşmadan sonra üzülür müyüm acaba diye çok merak etmiştim. Gittiğinde sanki bir öğün yemek yemeyi unutmuşum gibi hissettim yalnızca. Televizyonu açıp bir müzik kanalına geldim ve onun eşyalarıyla benim eşyalarımı ayırıp kendiminkileri toplamaya başladım.

"Derin bir şey söyle, konuşmamız lazım."

Konuşacak ne vardı, anlamıyordum. Onu aldattığımı düşünüyordu. Evet yapmıştım ama emin olmak mı istiyordu? Anlamıyordum.

"Ne bilmek istiyorsun Mehmet? Konuşmamız yeterince açık değil miydi?"

"Bak Derin, ben..."

"Seni aldatıp aldatmadığımdan emin olmak mı istiyorsun?"

Sessizlik. Kendisine açıkladığı sebep büyük olasılıkla bu değildi. Ama biliyordum ki, kırılan özgüveninin benim sesime ihtiyacı var. Üzgünüm ama yalan söylemeyecektim. Ona bir şeyler olabilirmiş izlenimi veremem.

"Seni aldattım Mehmet. Bunu bilinçle, isteyerek yapmadım. Tamamen anlık ve güdüsel gelişti ama yaptım."

"Derin!" Sustu. Söyleyecek bir şeyi olmadığını o da biliyordu. Sadece kendini onarmak için bana ihtiyacı vardı sanırım.

"Mutluyduk."diye fısıldadı.

"Öyleydik Mehmet. Fakat aramıza başkalarını sokabileceğimiz kadar da yüzeyselmişiz. O hayatıma adım atabildiğinde sana olan saygımı yitirdim. O an bitti. Lütfen geri dönüşü olmayacak şeyler için uğraşmayalım olur mu? Kapamalıyım, hoşça kal."

Telefonun kapağını sakince indirdikten sonra başını koltuğun yastığına dayadım ve dışarıya bir nefes verdim. Ah kabul tamam, çok sürtükçe bir hareketti ama en azından onu sahte ve anlamsız pişmanlıklarla ya da acınası bir yumuşak sesle etkileme ve kendini aklama çabasına girmemiştim. Yapmıştım, hatalıydım, bitti. Yaptığım hiçbir şeyin sorumluluğunu minik özürlerle atmaya çalışma derdinde de değildim.

Otomobilimin havası bana birden bire aşırı derecede boğucu gelmeye başladı. Sol elimi boynuma doğru götürüp boynumu esnettiğim sırada gözüme biraz ilerdeki bir bar takıldı ve eve gitmeden kendime kısa bir mola versem iyi olabileceğini düşündüm. Arabayı yeniden çalıştırıp kısa mesafeyi aşınca, bulduğum ilk müsait alana park ettim ve bara doğru yürüdüm.

Burayı daha önce nasıl keşfetmediğime bir türlü anlam vermiyordum. Tam bana göreydi. Üç katlı ve tamamı ahşap yapıyı oldukça sıra dışı bir biçimde döşemişlerdi. Merakıma yenik düşüp beğendiğim alt kata oturmadan önce üsttekilere de bir göz attım. En üst kat tam olarak deniz manzaralıydı ve armut koltuklar ve rengârenk avizeler ile tüylü halılarla sıcacık bir ortam yaratılmıştı. İkinci kat daha resmiydi. Cici hanımlar ve şık beylerin kısa bir öğle yemeği yemesi için ideal bir tasarım. Aynı anda sadece dört özel müşteriyi ağırlayabilecek şekilde tasarlanan bu katta, yemekten sonra kahvelerin içilmesi için o masanın sahiplerine özel olarak konuşlandırılan kreton koltuklar ve ciddi döşeme de işinin ehli birinin elinden çıkmıştı belli ki. Amacım içki içmek olduğundan bar şeklinde düzenlenen en alt kata geri indim ve denize bakan bir masa aramaktansa bara yöneldim. İki kadeh bir şey içip gidecektim. Yaşlanmak için ev seçmiyordum, değil mi?

Bara oturup barmene seslendim:

"Merhaba!"

Dönüp hemen yanıma yaklaştı:

"Hoş geldiniz, ne arzu ederdiniz?"

Sabırsızlığımdan nefret ediyorum. Daha ne içeceğimi düşünmeden adama seslenmenin mantığı nedir Tanrı aşkına?

"Aslında bilmiyorum." Yüzüme mahçup bir ifade oturttuğumda sevimli sevimli bakarak yanıtladı:

"Bu ben seçebilirim demek sanırım?"

"Neden olmasın?"

Centilmen barmenim başıyla onaylayıp hemen bana arkasını dönerek Tanrı bilir içerisinde nelerin olduğu bir içki hazırladı. Adını merak ettim. Fakat karıştırdığı her içkiyle beraber sormamanın daha iyi olacağına karar verdim zira birarakıtekilavotkacinviskiromkanyak gibi bir cevaba hazırlıklı değildim. Adı bile yeterliydi.

Çocuk içkiyi getirip bara bıraktığında önce içkiye sonra yüzüne kuşku dolu bir bakış attım. Gülümseyerek içmemi işaret etti. Minik ve ihtiyatlı bir yudum aldım ve başımı sallayıp dudaklarımı yalarken çocuğun bu işi bildiğine karar verdim.

"Adı ne?"

Tam yanımdan gelen sese doğru döndüm. Bunun göze fazla dramatik geldiğini ve ucuz aşk romanındaki pasif anlatımlar gibi olduğunu biliyorum. Fakat zamanın bir an için donduğuna yemin edebilirim. Birkaç saniye olduğunu umduğum bir süreçte adamı incelemeye aldım. Birden bire yutkunmakta güçlük çekmeye başladım ve soğuk soğuk terlediğimi fark ettim. Üstüm dağınıktı, saçım kötüydü ve büyük olasılıkla dünya üzerindeki en çirkin insandım. Ellerim fazla büyüktü ve rujum silindiyse dudaklarımın çatlakları ortaya çıkmış demekti. Lanet olsun!

Kendime özgüvenimi böylesine sarsan neydi bilmiyorum ama kalbimin daha önce tasavvur bile edemeyeceğim bir hızda çarpıyor olması beni bir an için dehşete düşürdü. Sonra adamın bana bir şey söylediğini anımsayıp en azından benimle konuştuğunu düşünerek kendime cesaret verdim:

"Efendim?"

Ah, lanet olsun, lanet olsun. Sesim titremişti, ben hissetmiştim. O da hissetmiş olmalıydı. Nazikçe gülümsedi:

"İçkinin adı ne diye sordum."

"Herşeydenbiraz."

Bu defa o tekrarladı:

"Efendim?"

"Ah, şey, aslında tam olarak bilmiyorum. Barmen kafasına göre her şeyden biraz kattı." Gülümsemeye çabaladım ama o gülümserken dişleri ortaya çıktığında zayıf çabamı unutup öylece ona baktım.

Eğer hayat gerçekten buysa, acımasız olduğunu tam olarak o an anladım. Onunla karşılaştığımda... Bir bağlılıktan kaçmak için olabilecek en yanlış yöntemlerden birine başvurmayı bile seçmiştim fakat şimdi, bu birkaç saniyede, konuşmaya devam edip etmeyeceğini bilmediğim bu adama bakarken, onun karşısında kendimi komşunun büyük yaştaki yakışıklı oğluna âşık olan bir kız gibi hissediyordum. Değil ilk görüşte olanı, aşka bile inanmıyordum ben. Ta ki, o an, ona olan hayranlığımın ve gözlerimin ona bakan bölümünün yalnız güzellikleri görebileceğini algılayana kadar.

"Gözüme çok hoş göründü şu herşeydenbiraz. Size eşlik etmemde bir sakınca var mı?"

Elbette yok, tabii ki yok, kesinlikle yok, katiyen yok. Yok, yok, yok.

"Rica ederim, buyurun."

Başıyla nazikçe teşekkür ederek hemen yanıma oturdu. Elini uzattı:

"Erdem."

Ahhh!

"Derin."

"Hm, çok güzel bir isim."

Bana iltifat etme çabasına giren bütün insanlarla aynı şekilde başladığını Erdem'i tanıyışımdan yaklaşık altı yıl sonra fark edecektim.

"Teşekkür ederim."

"Bakar mısınız?"

Barmen bir kere daha olduğumuz yere gelince eliyle bardağımı göstererek,

"Ben de hanımefendiyle aynı herşeydenbiraz"dan rica edebilir miyim?"

Elleri bir erkeğin sahip olabileceği en kusursuz ellerdi ve ses tonu kulağa bir Anka'nın şarkısı gibi geliyordu. Gülümseyerek bana dönerken ortama bir kez daha yayılan parfümü burun deliklerimi doldurduğunda nefesimi tutmuş olmalıyım. Dayanılması olanaksız derecede muhteşemdi.

Eğer başka bir zamanda başka biri bana aynı cümlelerle bir erkeği anlatsa, onu fazla, hm, nasıl desem, kız bulurdum galiba. Aşk kokan sahnelerden zevk alan o ergen halimi atlatalı yıllar olmuşken ve başka zamanlarda dalga geçeceğim bir hikayenin kahramanı olduğumu hissederkense tek umursadığım onun yanında olmaya devam edebileceğim süreydi. Ah Tanrım! Bir şeyi yaşatarak öğretmek gibi bir ceza seçmiş olmazsın değil mi? Bu adam herhangi bir şekilde ceza olamaz.

Konuşmamızın başlangıcı ve sohbetimiz hakkında düşünmeye her çalıştığımda aklıma sadece belli bölümler geliyor. Nasıl olup da onun bir parfüm firmasında çalıştığını öğrendim, ne ara kulağımda yanlışlıkla açılan delikten bahsettim, takıntılarımı ne zaman anlattım, takıntılarını ne zaman dinledim pek kestiremiyorum. Erkek parfümlerinin daha çekici olduğu hususunda anlaşmaya varmış olmamız ve aynı kadının aynı sene çıkan albümünü hala ısrarla dinliyor olmamız bizi benzer kılan birçok özellikten yalnız birkaçıydı.

Tam olarak hangi ara bilmiyorum dikkatim kolunun bileğindeki dövmeye kaydı. Dövmenin şekli neredeyse sesli biçimde yutkunmama sebep olacaktı. İki zar vardı. Tahmin edin kaçı gösteriyordu? Bingo! Biri altı, diğeri bir. Elbette! Dövmeyi işaret ederek sordum:

"Bir anlamı var mı?"

"Birçok anlamı var."

Bakışlarımı yüzüne zekice dikerek baktım. En azından öyle göründüğümü umuyordum:

"Peki sen hangisi için taşıyorsun?"

Hafifça sırıttı:

"En özel olanlarından biri için. Hayatta her şey vardır ve hiçbir şey yoktur!"


Bana o günü yalnız mı geçireceğim diye sorduğunda kalpten gitmek üzereydim. Hey, ciddiyim. Bunu daha edebi bir kelimeyle anlatmaya çalışmayacağım. Ö-lü-yor-dum. Yüzünde aşırı derecede karizmatik bir ifadeyle size bakıp gülümseyerek ve sanki dedikodu yaparmışçasına özel ve samimi bir biçimde kısık sesle sormadan bile kalbinizi hoplatan bir adamın size sevgililer gününü nasıl geçireceğinizi sorduğunu düşünün. Ah, evet, elbette ne demek istediğimi anlayacaksınız.

"Güzel bir şişe şarap alıp evde bulduğum sevgililer günüyle en alakasız filmi seyredeceğim."

Gülümsedi. Herşeydenbiraz'ından bir yudum alıp bana döndü. Bu fırsatı kaçıramazdım. Hayatıyla alakalı daha fazla detaya ihtiyacım vardı.

"Ya sen?" diye ekledim.

Bakışları parlayarak yüzüme baktı. O an kaybedilmiş bir yarışta olduğumu anladım. Bu manken gibi adamı mutlaka manken gibi bir hatun kapardı. Hep olduğu gibi, en iyi koltuklar doludur vesiz de boş olanlardan bir tanesini seçersiniz olayı işte. Ama ben o en mükemmeli istiyordum. Aklımdaki çıılgın düşünceler benim koltuğumu kapan büyük olasılıkla sütun bacaklı ve varolmaması için her şeyi feda etmeye hazır olduğum dişideydi. Ah, lanet olsun ki, garip bir içgüdüyle onu bile kabullenmeye razıydım. Sadece Erdem'e ihtiyacım vardı. Biriyle ya da biri olmadan...

Tam yanıt vermek için ağzını açtığı sırada bardan içeriye giren birine gözü takıldı. Ona dönük oturduğum ve sırtım kapıya dönük olduğu için kimin geldiğini göremiyordum. Fakat sevgilisi olmadığını varsaydım. Eğer öyle olsaydı apar topar benden uzaklaşması gerekirdi, değil mi? Nihayetinde arkamı döndüğümde, bize doğru yaklaşan bir adam gördüm. Erdem'le kıyaslanamayacak olsa da hoş bir adamdı. Ona göre daha rahat giyimli ve gelenekseldi. Erdem'in kulağında parıldayan minik küpeyle onun kulağındaki zinciri karşılaştırdım ve kesinlikle diğer her şeyde olduğu gibi Erdem yine galip çıktı. Benim için aramızdaki muhabbete dahil olacağı için can sıkıcılıktan öteye gitmeyen bu adam iyice yaklaşıp Erdem'e gizli bir sırrı paylaşıyorlarmışçasına gülümsedi. Yakınlıklarını kıskandım. Bana başıyla selam vermeden önce elini kısa bir an Erdem'in omzuna koyup çekti. Erdem başını kaldırıp hafifçe gülümsedi ve oturmasını işaret etti.

"Derin, tanıştırayım-"

"Bence bize bırak Erdem."

Adamın ses tonu görünümünden çok daha zarif ve yumuşak çıkıyordu. Erdem gülümseyerek bize bakarken bana elini uzatıp kendini tanıştırdı:

"Kerim. Anladığım kadarıyla isminiz Derin. Çok manidar bir seçim."

Ona yüzeysel bir sırıtış gönderip yanıtladım:

"Babam felsefeciydi. Yıllarca görünenin altındaki Öz'ü dinleyerek büyüdüm. İsmimse babamın mesleğinin bendeki handikapı."

Gülümsedi. "Bana kalırsa çok hoş bir tercih."

"Teşekkürler."

Erdem birden bire coşkuyla Kerim'e döndü. Onun gelişi Erdem'i oldukça mutlu etmiş gibiydi:

"Kerim, ne çok şey kaçırdığını tahmin edemezsin. Derin çok eğlenceli bir genç kadın. sen gelmeden hemen önce bana müdürlerinin yaptığı bir şeyi anlatıyordu."

Kerim, bir süre bakışlarını Erdem'e sabitledikten sonra gülümseyerek bana döndü. Bana olan bakışlarından hiç hazzetmedim. Sanki içten içe "Sırrınını biliyorum." demeye çalışıyordu. Ah, lanet herif!

İçimden tekrar anlatmak gelmedi. Benim en mutlu anlarımı paylaşmasını istediğim adam Erdem'di, Kerim değil. Gülümseyerek her ikisine baktım. Erdem benim anlatmayacağımı sezince, iznimi isteyerek kısaca olaydan bahsetti Kerim'e. Kerim de hikayeye oldukça güldü ama gülüşü bile Erdem gibi saf değil, hesapçıydı.

Bu adamı tanır tanımaz -tamam,aslında daha tanımadan- ona böylesine antipati hissetmem mantıksızdı belki ama neden bilmiyorum içimdeki bütün nefret güdülerini tetikliyordu. O anlarda hayatımın en büyük çelişkisini yaşadım. Mutlu muyum yoksa huzursuz mu bilmiyordum. Erdem yanımdaydı. Ve bu dünyanın geri kalanı da dibimizde olsa bile mutlu olabilirim demekti. Ama Kerim'in varlığında öyle rahatsız edici bir şey vardı ki, işte buna tahammül edemiyordum. Kerim'in de benden Erdem gibi hoşlanmadığı belliydi.

Uzun süre iş hayatımızdaki ve çocukluğumuzdaki komik olaylardan bahsederek güldük. Orada ne kadar herşeydenbiraz içtik hiç bilmiyorum. Kerim başka bir şey istemişti. Nihayet! Erdem'le aramızda özel olan hiçbir şeye katılmasını istemiyordum. Neden sonra Kerim bana döndü:

"Ee Derin, bugünü nasıl geçirmeyi planlıyorsun?"

Ben cevaplayamadan ve içimden ona sövmeye başlamadan önce Erdem kısıkça güldü. Tanrım, gülüşü bile içimi titretiyordu.

"Bizden daha iyi bir planı olduğu kesin Kerim. En azından absürd bir partiye katılmak zorunda değil."

Erdem, hoşuna gitmeyen parti düşüncesini mimikleriyle desteklemek istermişçesine suratını buruşturunca Kerim gülümsedi.

"Neymiş plan?"

"Evde oturup anti-sevgililer günü temalı bir film seyretmek."

Kerim bu kez sesli biçimde güldü. "Aslında..." Saatine bir göz attı. "Kalksak iyi olacak artık."

Bu cümleyi kurduktan sonra elini yavaşça Erdem'in elinin üzerine yerleştirdi. O an, Erdem'in gelişinden bu yana zaman ilk kez önceki kararına ihanet etti ve sanki Erdem'in bütün hayatı gözlerimin önündeymiş gibi hissettim. Yaklaşık üç dakika sonra bu barın kapısından çıkıp gidecekti, üç saat sonra partide Kerim, o iğrenç dudaklarıyla Erdem'in dudaklarına temas edecekti, üç gün sonra birlikte alışverişe çıkacaklardı. Üç yıl sonra... Ben olmadan, olamayacakken...

Erdem yüzünde hafif bir gülümseyişle bana döndü ve yüzünü biraz buruşturarak:

"Muhteşem bir sohbetti ve kalmayı çok isterdim ama üzgünüm."dedi.

Kerim elini uzatma zahmetinde bulunmadı. Tanrım iyi ki de bulunmadı. Beynimi kolumu kaldırması için harekete geçirebileceğimden ciddi derecede şüpheliydim. Erdem son bir kere daha yüzüme bakarak bana gülümsedi ve arkasını döndü. Gidişini seyrettim. Onur durdurabilirdim. Gitmemesini ve burada benimle kalmasını ve ömrünü geçirmek için beni seçmesini söyleyebilirdim. Bunun için yalvarabilirdim. Ama bu Kerim'in bana daha fazla gülmesinden ve Erdem'in acımasından başka bir şey ifade etmezdi. Bu, benim değiştirebileceğim bir şey değildi. Bu benim kefaretimdi. Bağlanmaya karşı büyütüp geliştirdiğim bütün tabular, asla yarışamayacağım bir diğer adamı seven bir erkekle birlikte barın kapısından çıkıp gittiler. Öylece seyrettim. Boş bir sandalye, sayısını hatırlayamadığım kadar herşeydenbiraz ve asla dönemeyeceğimi bildiğim hatalarımın beni karşı karşıya bıraktığı yazgı!



Benzer Konular

Görüntüleme:370, Cevaplar:0

İlginizi Çekebilir >
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 14:47 .