BİR YANIK YÜREK LAZIM BİZE
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 16-09-2017, 08:33 #1

M. A.

Forumun Tiryakisi

BİR YANIK YÜREK LAZIM BİZE


Sevgili Hikaye ve Öykü sever arkadaşlar...


Sizlerle paylaştığım bu uzuunnn...
öyküme ayıracağınız değerli zamanınız
için şimdiden ÇOKKK TEŞEKKÜR EDİYORUM!!!


Bir Yanık Yürek Lazım Bize!

BİR YANIK YÜREK LAZIM BİZE

Yüzü asıktı toprağın…
Gülmeyi çoktan unutmuştu. Çatlamıştı yüzü.

Susuzdu dereler… Dingin çeşmelerin oluklarında donmuştu damlaları.
Boy vermemiş ekinler,
bodur kalmış buğday tarlaları…
Geçtiğimiz yollarda manzara dehşet vericiydi.
Toprağın yarıklarından fışkıran susuz
alevler kasıp kavuruyordu ortalığı.
Her şey bir susuz yazı andırıyordu.
Çocukluk yıllarımın geçtiği köye vardığımda
sular kesikti.

Anacığım "Köyümüzün suyu iyice azaldı,
geceleri kesiyorlar, oğlum" dedi.

Muhtarlık evin önündeki fidanları bile sulamayı yasaklamıştı.

Her gelişimde sokağımızın sadık ve
sevimli köpeği Ateş karşılardı ama
bu defa o da ortalarda görünmüyordu.

Anama "Ateş nerelerde?" dedim.
"O da terk etti buraları oğlum" dedi.

Ateş'in sahibi komşu kadın, şehre
taşındıktan sonra o da başını almış gitmiş.

Bir yalnızlık ve bir terk edilmişlik sardı benliğimi.

Gübre yanığı domatesler ilişti gözüme…

Sular bizi terk ediyor, sular derinlere iniyor,
sular insanoğlundan kaçıyor sanki…

Asırlar önce susuzluk bağrımızı delince,
demirden dağları delerek gelmişiz
Asya'dan, Anadolu'ya.

Günler geçiyor yüzü gülmüyor toprağın…
Tarlalarda kuruyor ekinler…

Gözyaşları kurudu bulutların.
Bulutlar, kıskanıyor damlalarını,
insanoğlundan.

Küremizde terk edilmişlik duygusu
kuşatıyor bizi.
Biz neyi terk ettik. Biz neyi unuttuk da,
ağlamayı unuttu bulutlar.

Buzullar bile erirken bizim buzlaşan
yüreklerimiz niye erimiyor acaba?

Sahi neden yalvarmıyoruz Güneşin,
bulutların, rüzgarın, semanın ve
her şeyin sahibine?
Neden ısrarcı olmuyoruz?
Bir gönül tutulması mı yaşıyoruz?

Neden yanımıza masum çocuklarımızı,
beli bükülmüş ihtiyarlarımızı, emzikteki
bebeklerimizi ve hatta hayvanlarımızı
bile alarak, "ALLAH'ım!
Bu masumlar ve dil ağız bilmedik hayvanlar,
hatırına" demiyoruz?

"Bizim günahlarımız yüzünden masumları
ve hayvanları cezalandırma"
diye yalvarmıyoruz?

Hem de her seherde, Güneşin alevden
dudakları değmeden Günün yüzüne,
dudaklarımız dokunsa şafağın gül yüzüne…

Bulutların dili çözülünceye kadar,
durmasa dillerimiz. Bereketli bulutlardan
dökülen damlalar, durdursa günahlarımıza
alevlenen yüreğimizin yangınlarını.

Buzullar çözülmeden, gönüllerimizi
çözebilsek, çözülecek semanın da dili.

Küresel ısınmadan önce, yüreğimizi
ısıtabilsek, yanık yüreklerle varabilseydik
keşke, her şeyin Sahibine...

Tevbe ateşinin alevlerinde
günahlarımızı yakabilsek,
damlalar donmayacak bulutların dudaklarında.

Toprak evin balkonundayım…
Kaba bir rüzgar esiyor boğazdan…

Dağları, üzerinden aşan yolları, gökyüzünü,
bulutları, yıldızları seyrediyorum.
Gecenin karanlığında dargın bulutlara
bakıyorum.

"Dargınlıklar arttıkça, şükür azaldıkça
daralıyor Dünyamız ve insanlara darılıyor
bulutlar" diye düşünüyorum.

Sanki her şey bırakıp gitmiş gibi bir hal var.
Yıldızlar daha uzaklara gitmiş, bulutlar daha yükseklerde,
dağlar yaslı duruyor.

Köyümün siyah saçlarını, Ay ışığı da
okşamıyor derken, karşı dağların arkasından
bir kızıl alev topu gibi görünüyor.

Rahatlıyorum…
Köyde her şey değişmişti ama bu
büyülü manzara hep aynıydı.

Çocukluğumda da Ay, çoban türkülerine
doymuş karşı yamaçların işte tam
burasından kızıl atıyla kanatlanırdı.

Ay ışığı, hülyalı tepeleri okşayarak
çukurdaki köyümüze doğru yayıldı.
Köyün üzerindeki siyah örtüyü ışıktan
eliyle sıyırınca, her şeyi daha rahat
seçebiliyordum.

Ay'ın aydınlığında az ilerdeki
"Tepe Oda"ya takılıyor gözlerim.
Uzun kış gecelerinde doyumsuz
sohbetleriyle tanıdığımız Tepe Oda.

Toprak damı çökmüş, altından anıların
iniltisi geliyor.

Bir zamanlar Rahmetli Bekir Ağa'nın
cumbadan yarı beline kadar sarkarak.
"Oğlum İsmayııııl! yemek getir, misafir var"
dediği, her akşam ışığı yanan odalar,
kimsesizliğin karanlığına gömülü duruyorlar.

Ekmeğini paylaşan cömert insanlar da,
Tanrı misafirleri de çoktan terk etmiş gitmişler
Faik dedenin evini görüyorum.
Artık onun da ışığı yanmıyor. Bir zamanlar,
evinden çıkar çıkmaz etrafını sarardık
bu yüreği sevgi dolu insanın.

"Boyumuzu uzattırmak" için tek sıra
olurduk önünde. Elindeki bastonuyla
usulca vururdu arkamıza, sonra diğer
elini kordu başımıza "bak bir karış uzadı boyun"
derdi. Sevinirdik. Çocukluk işte…

Saygımız vardı büyüklerimize.
Onlarda sevgi duyarlardı küçüklere.
Köyün kuzey uçlarına uzanıyorum.
Yaz kış demeden beş vakit namazını
camide kılan İki gözü âmâ Kara Mustafa
Dayının evi de bir âmâ gibi bakıyordu,
uzaklardan. Yağmurlu kış gecelerinde bile,
çamurlu yollarda oluşan su birikintilerine
bata çıka camiye gidişi geldi gözümün önüne.

İman ve ibadet neşvesi vardı bu insanlarda.
Kışın buz gibi sularda şadırvanda abdest
alırlarken, yoldan duyulurdu yüreklerinden
taşan şehadet kelimeleri.

Yolun karşısındaki evlerde gezdiriyorum
gözlerimi. Bazı evlerin ışıkları çoktan sönmüş,
orasında burasında oluşan yarıklar,
yaşlı ve yorgun bir deve gibi ıhdırmış onları.

Bir hayalet gibi duruyorlar.
Yıkık saçaklarda, baykuşlar ötüyor.
Diğer evlerinde onlardan farkı yok.
Ya ev ya da içindeki yaşlı insan kimsesiz.

Dün, ne kadar canlıydı bu sokaklar,
gün doğmadan duyulurdu sesler.
Koyun, kuzu, insan sesleri bir birine
karışırdı.

Ezanla uyanırdı elinin kınası bile
kararmamış taze gelinler.

Boyunduruğa koşulmuş öküzlerin
çektiği araba tıkırtıları, kağnı sesleri,
geceyi en tatlı uykularından uyandırırdı.
Bereketin seherde dağıtıldığına inanırdık.

Mehtabın ışığında gittikçe tamamlanan
bir resim gibi her şey belirginleşiyor.
Yukarı çeşme, Mehtabın aydınlığında ışık
banyosuna durdu.
Gözyaşları içine aksa da kimseye bir damla
su vermiyordu.

Bir zamanlar yetişkin kızlar, ellerinde
kırmızı testilerle suya gelirlerdi,
bu çeşmeye. Gün batımında, sıra sıra
gelirlerdi. Başlarında al al yazmaları,
üzerlerinde allı, mavili, bindallı
elbiseleriyle gelirlerdi.

Bekleşirler, eğleşirler, şakalaşırlardı.
Koca oluktan akan buz gibi suyun şırıltısında,
çeşme başı muhabbeti yaparlardı.
Sonra yine omuzlarında buz gibi su dolu
testilerle sıra sıra tutarlardı evlerinin yolunu.

Hürmete layık birini gördüklerinde yolunu
kesip geçmezler, beklerlerdi.
Kızlarımızın yüzünde kırmızılaşan
hayâmız vardı.

Çeşmeler susuz ve dereler kuru…
Neden?
Sahi sulardan önce neyimizi kaybettik?

ALLAH'a, anne babaya, büyüklere saygıyı…
İman ve ibadet neşvesini…
Tevbeyi, günahlara ağlamayı…
Cömertliği, misafire ikramı, sevgiyi, şefkati,
hayâyı kaybettik.

Önce biz, sonra sema unuttu ağlamayı…
Dualar yükseliyor semaya, dualar
karışıyor havaya…
Yağmur havası var ve hava gittikçe
ağırlaşıyor…

Ve bereketli bulutların dudağında
donan damlalar, döküldü dökülecek…
Bulutların mavi kirpiklerinde asılı kalan
gözyaşları düştü düşecek.

Şimdi sadece bir yanık yürek lazım bize…



Sevgi ve saygılarımla
Mehmet A.



Benzer Konular

elifnaz Bunu beğendi.
Görüntüleme:217, Cevaplar:2

İlginizi Çekebilir >
Alt 16-09-2017, 22:32 #2

elifnaz

DUYGU SELİİİ


evettt çokkk uzun ama okumaya doyamadıgım bir hikaye çok etkileyici yüce rabbim tüm özlem duyanları özlem duyduklarına kavuştursun yüregimizi imansız dilimizi duasız bırakmasın hiç bir zaman paylaştıgınız için çok teşekkür ederim mehmet bey




M. A. Bunu beğendi.

Alt 17-09-2017, 08:30 #3

M. A.

Forumun Tiryakisi


Alıntı:
elifnaz´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
evettt çokkk uzun ama okumaya doyamadıgım bir hikaye çok etkileyici yüce rabbim tüm özlem duyanları özlem duyduklarına kavuştursun yüregimizi imansız dilimizi duasız bırakmasın hiç bir zaman paylaştıgınız için çok teşekkür ederim mehmet bey
ÂMİN İNŞALLAH Elifnaz hanım!
Paylaşımlarıma göstermiş olduğunuz
ilgi ve her seferinde ruhuma işleyen bu duygu dolu
yorumlarınız için ne kadar teşekkür etsem az...🌹

Sonsuz Sevgi dolu Selamlarımla
Mehmet




elifnaz Bunu beğendi.

Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 14:49 .