Yaşıyor mu? Öldü mü?
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 01-12-2007, 14:31 #1

edanaz

'01.01.2011'<3

Yaşıyor mu? Öldü mü?


1892 Mart’ını Riviara’nın Menton kasabasında geçiriyordum. Son günlerde orada biriyle tanıştım. Hüviyetini kısmen olsun gizlemek için Smith adıyla bahsedeceğim kendisinden. Bir gün Hotle’des Anglais’de kendileriyle beraber saat beş kahvaltısını ederken:

“Aman, çabuk şu giden adama bakınız. Şimdi kapının yanında duruyor. Her halini dikkatle tetkik ediniz” diye haykırdı bana.

“Niçin ama?”

“Kim olduğunu biliyor musunuz?”

“Evet siz gelmeden önce burada birçok günler geçirdi. Dediklerine göre, işten çekilmiş, yaşlı, fakat çok zengin bir Lyon’lu ipek fabrikatörüymüş. Dünyada yapayalnız kaldığını tahmin ediyorum, zira daima kederli ve dalgın bir hali var. Hiç kimseyle de konuşmuyor. Adı Thophile Magnan’dır.”

Smith’in o mösyö Mangan hakkında gösterdiği alakanın sebebini bana açıklamasını bekliyordum. Fakat, bunu yapacak yerde karamsar düşüncelere daldı ve birkaç dakika hem benim varlığımdan, hem de etrafındaki dünyadan tamamen habersiz kaldı. Ara sıra parmaklarına ipek gibi parlak, beyaz saçları arasından geçirerek, bu jestiyle sanki daha iyi düşünmesini kolaylaştırmak istiyor, kahvaltısının soğumakta olmasına aldırış etmiyordu.

Nihayet:

“Gitti. Onu geri çağıramam tabii” dedi.

“Neyi geri çağıramazsın?”

“Hans Anderson’un güzel, küçük hikayelerinden birini anlatacağım size. Bu hikayenin hülasası şu: Bir çocuğun kafes içinde bir kuşu var. Kuşunu çok seviyor, fakat çocukluk kayıtsızlığı ile onu ihmal ediyor. Kuşun şarkılarına karşı ne bir alaka duyuyor, ne de şarkıları, kulağı işitiyor. Minicik hayvancık aç ve susuz kalıyor. Sesi gittikçe zayıflıyor, acı bir şikyetle doluyor. Sonunda ölüyor. Neden sonra kafesin yanına varan çocuğun yüreği vicdan azabıyla burkuluyor. Gözlerinden çeşme gibi yaşlar boşanarak arkadaşlarını çağırıyor, hep birlikte kuşu alıp büyük merasimle ve şefkatli keder duyguları içinde gömüyorlar. Zavallı yavrucaklar bilmiyorlar ki bu hatayı işleyen yalnız kendileri değil. O kuş gibi öten şairleri rahata kavuşturmayı düşünmeyerek ölüme kadar aç bırakanlar ve sonra cenaze merasimlerinde namlarına dikilen abidelere avuç dolusu para harcayan gafillerde vardır şimdi.”

Fakat, konuşmalarımızı kesenler oldu. O gece saat ona doğru Smith’e uğradım kendisiyle beraber sigara ve İskoçya viskisi içmek üzere yukarıdaki küçük salonuna aldı. Rahat koltukları, neşeli lambaları, ocağında mevsimin zeytin dalları yanan önü açık samimi şöminesi ile pek iyi döşenmiş bir yerdi burası. Dışarıda sahile vuran dalgaların fışırtısı bu zevki okşayan şeyleri tamamlıyordu. Halinden memnun bir tembellik içinde şundan bundan bahsederek ikinci viski kadehini de yuvarladıktan sonra Smith:

“Şimdi, ben ilgi çekici bir hikaye anlatmak için siz de dinlemek için uygun şekilde hazırlanmış sayılırız” dedi.”Bu senelerden beri devam eden bir sırdı. Benimle başka üç kişi arasında bir sır. Fakat, şimdi bu sırrın mühür mumunu koparıyorum işte. Koltuğunuzda rahat mısınız?”

“Fevkalede. Devam ediniz.”

Bana anlattıklarını onun ağzından aşağıya geçiriyorum:

Bir hayli zaman önce, genç bir ressamdım ben. Doğrusu, henüz pek toy bir ressam. Şurada burada krokiler çizerek Fransa köylerinde dolaşıp duruyordum. Biraz sonra, aynen benim yaptığım şeyleri yapan gayet hoş iki Fransız genciyle tanıştım. Bir birimizden ayrılmaz olduk. Fakirliğimiz kadar mesut veya mesut olduğumuz kadar fakirdik. Bu iki ifade şeklinden hangisini isterseniz kabul edebilirsiniz. Claude Frere’le Carl Boulanger – bahsettiğim delikanlıların adlarını açıklıyorum – olasıya sevimli arkadaşlardı. Fakirliğe güler yüz gösteren en ışıklı bir zekaya sahiptiler. Hava nasıl olursa olsun keyiflerini hiçbir şey bozamıyor hoşça vakit geçirmenin yolunu daima bulabiliyorlardı. Nihayet meteliğe kurşun atar bir halde güç bela, bir breton köyüne sığındık. Orada rastladığım bizim kadar fakir bir ressam bizi evine aldı ve düpedüz açlıktan mortayı çekmekten kurtardı. Bu ressamın adı François Millet’di.

“Ne? O meşhur François Millet mi?”

Meşhur mu? O tarihte bizden daha meşhur değildi herhalde. Kendi öz köyünde bile henüz şöhret sayılmıyordu. O kadar fakirdi ki bizi doyurmak için şalgamdan başka bir şey bulamıyordu. Şalgama dahi hasret çektiğimiz günleri hatırlayabilirim. Dördümüz dünyanın en samimi arkadaşları olduk. Birbirine canla başla bağlı, bir içtikleri su ayrı gitmeyen arkadaşlar hep birlikte bütün enerjimizle çalışarak durmamacasına eser meydana koyuyorduk. Tablolarımız artık bir yığın halini almıştı. Ama, bunlardan bir ikisini satmaya nadiren muvaffak oluyorduk. Hep bir arada zevkine doyulmaz saatler geçiriyorduk şüphesiz ama ara sıra ne müthiş para sıkıntıları içinde kıvrandığımızı Allah bilir, hani!

İki sene kadar işler bu minval üzere sürüp gitti. Bir gün Claure:

“Çocuklar, bıçak kemiğe dayandı,” dedi. “Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Artık son günlerimizi yaşıyoruz. Herkes bize cephe alıyor. Bütün, millet sanki aleyhimizde kumpas kurmuş. Köyü baştanbaşa dolaştım, gördüğüm manzara aynen size anlattığım gibi. Borçlarımız ödenmedikçe bize bir tek santimlik kararının almışlar.”

Hepimizin damarlarındaki kan donar gibi oldu. Korku, çehrelerimizde renk bırakmadı. Halimiz dumandı. Uzun bir sessizlik oldu. Nihayet millet göğüs geçirerek:

“Benim aklıma hiçbir çare gelmiyor. Siz bir şeyler düşününüz çocuklar” dedi.

“Ayıp bir şey doğrusu!..” dedi.

“Şu meydana getirdiğimiz tuvallere bakınız bir kere! İşim tasrihine lüzum yok, Avrupa’daki herhangi bir ressamın hünerlerinden aşağı olmamak üzere bir yığın eser! Buralarda gezip tozan bir çok ecnebiler de aynı şeyi, veya aşağı yukarı ona yakın sözler söylemediler mi?”

Millet: “Ama bir şey satın almadılar” dedi.

“Onun ehemmiyeti yok, dediler ya! Ve doğruydu bu. Senin şuradaki Angelus’üne bak bir kere! Anlamak istiyorum acaba...”

“Oh, carl! Neler geveliyorsun sen! Angelus’üme sadece beş frank teklif ettiklerinden haberin var mı senin?”

“Ne vakit?”

“Kim verdi bu parayı?”

“Nerede o teklifi yapan?”

“Neden kabul etmedin sanki?”

“Durunuz canım hepiniz birden konuşmayınız. Daha fazla vereceğini tahmin ettim. Emindim vereceğinden. O tesiri yapmıştı üzerinde. Onun için sekiz frank istedim.”

“Pekala sonra ne oldu?”

“Hay Allah kahretsin o herifi! Fakat François...”

“Oh, biliyorum, biliyorum! Bir hataydı yaptığım, sersemliğime doymayayım ama iyi yaptığımı sanıyordum. Sizde kabul edersiniz ki...”

“Evet, evet, orasını biliyoruz, üzülmene hacet yok. Bununla beraber bir daha böyle bir sersemlik yapmamaya dikkat etmelisin.”

“Ben mi? Şu sırada, birisi karşıma çıkıp o tablom için bana bir kabak teklif etse razıyım.”

“Kabak mı? Bu kelimeyi keşke söylemeseydin, ağzımın suyunu akıttın. Daha az iştah kabartıcı şeylerden bahset rica ederim.”

“Çocuklar,” dedi Carl, “Bu tablolar değersiz midir? Bu sualime cevap verin.”

“Değildir”

“Değerleri çok büyük ve çok yüksek değil midir? Bu sualime de cevap verin.”

“Evet”

“Bence o kadar büyük ve yüksektir ki, altlarında meşhur bir imza bulunsa fevkalede yüksek fiyatlara müşteri bulabilirler. Öyle değil mi?”

“Elbette öyle. Kimsenin bundan şüphesi yok.”

“Şaka etmiyorum. Gerçek durum söylediğim gibi değil midir?”

“Elbette öyledir dedik ya! Bizde şaka etmiyoruz. Fakat ne demek istiyorsun? Maksadın ne? Hakikatin öyle olmasından bize ne fayda?”

“Bize şu şekilde faydası olabilir, arkadaşlar. Tablolarımıza meşhur bir isim takarız.”

Carl oturarak:

“Şimdi size gayet ciddi bir tekifte bulunacağım” dedi. “Bu, düşkünler evine kapatılmaktan bizi kurtaracak tek çaredir. Mükemmel neticelerde vereceğine inanıyorum. İnsanlık tarihinde, yıllardan beri pek çok emsali olan vakıalara dayanarak bu fikri ortaya atıyorum. Projemin hepimizi zengin edeceğinden eminim.”

“Zengin mi? Sen aklını kaçırdın galiba.”

“Hayır kaçırmadım.”

“Evet kaçırdın. Düpedüz kaçırdın aklını. Evvela zengin kelimesinden ne kastediyorsun.”

“Adam başına yüz bin frank.”

“Kaçırmış aklını. Kaçırdığını biliyordum zaten.”

“Evet, kaçırmış. Carl çektiğimiz mahrumiyetlerin, sana pek ağır geldiğini anlıyoruz...”

“Carl, bir uyku ilacı al ve hemen yatağına gir yat.”

“Evvela başını sarın. Başını sarmak şart.”

“Hayır, topuklarını sarın. Haftalardan beri başı nasıl olsa hapı yuttu. Bunun farkındayım.”

Millet, göze batan bir sertlikle “Susacak mısınız siz!” diye bağırdı. “Bırakınız çocuğu ne diyecekse desin. Haydi Carl projeni anlat bakalım. Nedir o tasarladığın?”

“Pekala anlatayım. Evvela, söze başlarken insanlık tarihindeki şu esaslı noktaya dikkatinizi çekmek isterim: Büyük artistlerin değerleri daima aç kalıp öldükten sonra takdir edilmiştir. O kadar sık rastlanan bir olaydır ki, bir kanun hükmünü taşıdığını bile söyleyebilirim. Bu ihmale uğramış her büyük artistin değeri öldükten sonra mutlaka tanınacak ve eserleri yüksek fiyatlara satılacaktır. Binaenaleyh projem, şudur piyango çekmek suretiyle içimizden biri ölecek.”

“Evet, ötekiler ve bizzat kendisini kurtarmak için birimizin ölmesi lazım. Kimin öleceğini kararlaştırmak için piyango çekeriz. O kurada isabet eden, meşhur olacak ve onun sayesinde hepimiz zenginliğe kavuşacağız. Susunuz, şimdi susunuz, sözümü kesmeyiniz. Ne söylediğimi biliyorum, diyorum size. Fikrim şu: Önümüzdeki üç ay zarfında ölecek olan, bütün kuvvetini sarf ederek durmadan resim yapacak, elinde bulunan stoku mümkün olduğu kadar çoğaltmaya bakacak. Yapacağı tablo değil, hayır. Bir çok skeçler karalayacak, etütler meydana getirecek etüt detayları hazırlayacak, her birinden bir düzüne kadar fırça darbesi dolaştıracak, işte o kadar. anlamız şeyler ama paralı görülecek her parçanın üzerinde. Cümlesinde kendine has yeni bir tarz, bir özellik çeşnisi bulunmak ve kolayca zevkine varılacak vasıfta olmak üzere bunlardan elli tane kadar imal edilecek. Biliyorsunuz ki bugün aranılan, meşhur imzalara ait bu gibi ıvır zıvır şeylerdir. Büyük ressam öldükten sonra, dünya müzelerine devredilmek üzere, bu saçmalıklara hafsalanın almayacağı fiyatlar veriyorlar. Bu maldan bir ton hazırlamalıyız. Evet, bir ton! Ve ölecek arkadaş bu işle meşgulken biz onun çok hasta olduğunun haberini yayarak Paris’teki tablo alıcılarına kendisini tanıtmaya, onları mukadder akıbete hazırlamaya çalışacağız. İş iyice kıvama gelince birdenbire ölüm haberini vereceğiz. Şerefli bir cenaze merasimi yapacağız. Felaketi herkese duyuracağız. Fikrimi kavrayabiliyor musunuz?”

“Hayır. Daha doğrusu tamamıyla değil”

“Tamamıyla değil mi? Anlamıyor musunuz? Arkadaşınız gerçekten ölmeyecek. Sadece ismini değiştirip ortadan kaybolacak. Merasimle bir mankeni gömeceğiz. Hayali bir ölü için sözde ağlayıp sızlayacağız. Ve bütün dünya bizimle beraber olacak. Şunu da...”

fakat sözünü bitirmesine imkan vermedik. Hepimiz coşkunca hurralarla kendisini alkışlıyorduk. Sıçrıyor, odada dans ediyor, bir sevinç ve şükran taşkınlığı içinde birbirimizin boynuna sarılıyorduk. Açlığımızı bile duymadan saatlerce bu büyük plandan bahsettik.

O haşmetli cenaze merasimini ve arkadaşımızın ölüsünün bütün dünyada ne büyük bir sarsıntı meydana getirdiğini hatırlarsınız herhalde. İki dünyanın en tanınmış simaları teessürlerini bildirmek üzere nasıl koşup gelmişlerdi. Hala birbirimizden ayrılmayan dördümüz tabutu omuzlarımızda taşıyorduk, başkalarının yardımda bulunmasını kabul etmiyorduk bu şekilde hareket etmekte haklıydık, zira içinde bal mumundan bir mankenden başka bir şey yoktu. Yabancı tabut taşıyıcılar sıkletin hafifliğinden kuşkulanabilirlerdi. Evet artık ebediyyen uzaklaşmış olan o eski güç devirlerde her türlü mahrumiyetlere seve seve katlanan biz, dört arkadaş, sadece biz taşıyorduk ta...”

“Dört mü? Hangi dört”

“Biz dördümüz, zira Millet’de kendi tabutunu taşımakta bize yardım ediyordu. Tabii, kıyafetini değiştirerek sözde uzak bir akrabamız oluyordu.

“Doğrusu hayretten ağzım açık kaldı bu işe!”

“Bu işitilmemiş, akla havsalaya sığmayacak bir hikaye...”

“Evet aşağı yukarı öyle”

“Peki, Millet ne oldu?”

“Size bir sır açıklasam, ağzınızı sıkı tutabilir misiniz?”

“Elbette”

“Bugün yemek salonunda bir seyyah hakkında dikkatinizi çektiğimi hatırlıyor musunuz? İşte, François Millet’in ta kendisiydi o adam”

“Nee? Aman Allah’ım!”

“Evet öyle kırk yılda bir dahiyi ölmeden önce açlığa mahkum edip hakkı olan paralarla başkalarının ceplerini dolduramadılar. Güzel şarkı söyleyen bu kuşun yüreğindeki ahenkleri vurdumduymazlıktan gelerek sadece muhteşem bir cenaze merasimi ile işin içinden sıyrılamadılar. Çünkü tedbirlerimizi ona göre aldık.



Benzer Konular

Görüntüleme:519, Cevaplar:8

İlginizi Çekebilir >
Alt 01-12-2007, 14:50 #2

&lt;emsalsiz&gt;

Foruma Isınan Üye

çok güsel cnm emeğine sağlık....





Alt 01-12-2007, 15:21 #3

Kar Kedisi.

12.o2.2o12~


[align=right:19fc1a8fd0]qüzeLdi Cnm emeğine sağLıK[/align:19fc1a8fd0]





Alt 01-12-2007, 16:05 #4

barbiesbaby

Deneyimli


uzundu ama güzeldi cnm





Alt 01-12-2007, 16:11 #5

* $aRi__seqeR *

Forum Üstadı

emegıne sağlık





Alt 01-12-2007, 16:30 #6

Alcera

Foruma Isınan Üye




pek okuyamadım ama güseldir eminim





Alt 01-12-2007, 16:53 #7

A.I.C.P

Alhamdulillâh


eLLerine SaqLık...





Alt 01-12-2007, 22:11 #8

xselinx

Aktif Üye

uzundu ama güzeldi cnm





Alt 02-12-2007, 00:36 #9

Cqr

Foruma Alışıyor

emeğine sağlık





Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:16 .