Hüznü'n-Nebî
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 20-02-2014, 01:01 #1

♂kyanus

...

Hüznü'n-Nebî



Doç.Dr. İsmail L.Çakan


Efendimiz (sav)'in hayatına baktığımızda devamlı mahzun olduğunu müşahede ediyoruz. Bunun her zaman çevresindeki hadiselerden kaynaklanmadığı da bilinmektedir. Yani Efendimiz'in hüzünlü hali, kendinin mübarek sözlerinde ifadesini bulan: "Kur'ân hüzünle indi. Ya ağlayarak okuyun veya ağlamaya çalışın" hakikatinin pratik şeklidir. Bizlere ruhî eğitim dersi veren böyle bir hâl vasıtasıyla biz, almamız gerekli dersi alıyor ve akıbetinden emin olmayan insanların sevinmeye -hakiki anlamıyla- hakları olmadığını anlıyoruz. Yaradılış itibariyle mahzun olan, fakat hüznü çevresindekileri sıkacak kadar olmayan, sevincini de kendini ve Rabb'ini unutmayacak ölçüler içinde sergileyen Hz. Peygamber Efendimiz'in hangi hallerde hüzünlendiği bu yazının konusunu teşkil etmektedir. Efendimiz'in hayatı ve şahsiyetinden bahseden kitaplarda bölüm halinde yer almayan bu konuyu efkar-ı âmmeye ilk defa takdim etmenin mutluluğunu siz okuyucularla paylaşmak istiyoruz.


Sâde bir insanın manevî ve derûnî hayatını anlatmak bile -kişiye özelliği dolayısıyla- oldukça zordur. Tüm dünyalıların mürşid ve muallimi olan bir peygamberin, Peygamber Efendimiz'in derûnî hayatına müteallik tesbit ve açıklamalarda bulunmak ise, evrensel örnekler ihtivâ ettiği için fevkalâde güçtür. O'nu bize gerek sîret gerekse sûret olarak tanıtmaya çalışanlar, beşüş ve mütebessim bir yüze, mahzûn bir görünüşe sahip olduğunu ısrarla belirtmektedirler. Aynı anda mütebessim ve mahzûn olmak herhalde sadece Hz. Peygamber'e has bir meziyet olmalıdır. Bu da O'nun ruhî ve manevî dünyasından söz etmenin hiç de kolay olmadığı anlamına gelmektedir. İşte bu sebepledir ki. Peygamber Efendimiz hakkında kaleme alınmış eserler arasında derûnî hayatı ile ilgili olanlar pek azdır. Selahaddin el-Müneccid'in "Mu'cemu ma Üllife an Resûlillah" adlı çalışması bu söylediğimizin -sadece kitap isimleri seviyesinde de olsa- açık delilidir (1).

Ben yazımda, bahis konusu eserde herhangi bir çalışma yapıldığına dair işâret bulunmayan bir konudan, hüznü'n-Nebî'den söz etmek istiyorum. Eş-Şifâ, Zâdu'l-Meâd ve el-Mevahibu'l-Leduniyye gibi Resûlullah'ı mevzu edinen klasiklerde de ''Hüznü'n-Nebî" ile ilgili herhangi bir başlık bulunmamaktadır. Oysa O'nun üzüntü duyduğu konu ve olaylar, O'nun manevî ve rûhî dünyasını anlamak ve tahlil etmekte büyük önemi hâizdir.

Örnek kul ve son Resûl Hz. Muhammed, hiç şüphesiz hüznü ve elemi ile de ümmetine ve insanlığa örnektir. Her şeyin en seviyelisini, en kalitelisini, insan yapısına en uygun olanını, fıtrata yakışanını örneklendiren Hz. Peygamber, insan yaratılışının tabiî bir yanı olan üzüntü ve elem duygularının kullanımına da örneklik etmiştir. Eğitim de bir anlamda duygu ve davranışların geliştirilmesi değil midir?

Bir insan olarak, bir baba olarak, bir dost, bir eş olarak duyduğu üzüntüler ile bir ümmet önderi, bir hidâyet elçisi, bir mürşid ve muallim, bir muslih ve bir devlet reisi olarak yaşadığı hüzün halleri elbette birbirinden farklı düzey ve boyutta olmuştur. Ancak bunları her olayda kolayca tefrik etmek mümkün değildir. Bu sebeple biz, daha mantıkî gibi gözükse de O'nun hüznünü "beşer ve peygamber olarak" diye iki kısma ayırmadan bir bütün olarak takdime gayret edecek, böylece mü'minin hüzün ve elemine ölçü getirecek Muhammedî örneklerden bir demeti sunmaya çalışacağız.

Öncelikle şuna işâret edelim ki, peygamberler hüzün ve elemlerini kaideten sadece Allah'a arzederler. Bu, Hz. Yakub'un dilinden yüce kitabımızda: "Ben üzüntü ve elemimi yalnız Allah'a arzederim." şeklinde tesbit ve ilan edilmiştir. Hz. Peygamber de Taif dönüşünde:

"Allahım, güçsüz ve çâresiz kaldığımı, halk nazarında horlandığımı ancak sana arz ve şikâyet ederim...

Allahım, Aldırmam çektiklerime; yeter ki uğradığım senin gazabın olmasın. Fakat bana bunları göstermeyecek kadar engindir Senin affın, merhametin..." (3) diye başlayan ve devam eden sözleriyle Allah'a açmıştır. Bu sadece bir olayda görülen bir arz değildir. Sürekliliği olan bir uygulamadır.

Öte yandan Peygamber Efendimiz, Hicret esnasında Hira mağarasında gizlenmeye çalıştıkları sırada dostu Hz. Ebu Bekr'in endişe ve üzüntüsünü: "Hüzünlenme, Allah bizimledir" (4) diye giderirken, nasıl bir itmi'nân içinde olduğunu dile getirmiştir (5). "Allah seni insanların verecekleri zararlardan koruyacaktır" (6) ilâhî garantisi, O'nun dilinde böylece ifâdesini buluyordu. İnsanların kendisine verebilecekleri herhangi bir zararın endişe ve hüznünü yaşamıyordu. O, ümmetini, müslümanları hatta insanlığı kucaklayan bir hüznü ve elemi yaşıyordu. "Sizin güçlüğe uğramanız ona çok ağır gelir" (7) âyeti, bu gerçeğin müslümanlara ait yönünü ifadelendirmektedir. Şefkati, merhameti, insanların kurtuluşuna olan arzu ve hırsı O'nu rahat bırakmıyordu: "Onlar inanmayacaklar diye nerede ise canına kıyacaksın" (8) âyeti de bu hususu dile getirmektedir. Bir keresinde Hz. Peygamber kendisine gelip bazı sorular soranlara "size yarın cevap vereceğim" demiş, fakat vahy gelmediği için cevap verememişti. Vahy'in gecikmesi karşısında derin bir hüzün yaşamış, daha sonra vereceği cevaplara onların inanmayacakları endişesine kapılmıştı. Kehf sûresi, sorulan soruların cevabını getirmiş bu arada Hz. Peygamberin psikolojik durumunu da: "Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nerede ise kendini mahvedeceksin" (9) âyetiyle açıklamıştı.

Bu âyetler, O'nun hidâyet elçisi olarak insanlığın kurtuluşuna yönelik elem ve kederinin derecesini anlatmaktadır. Bizce Hüznü'n-Nebi, bu noktadadır. İman eksenlidir, hidâyet merkezlidir. "Ey Peygamber küfre koşanlar seni üzmesin" (10). "Onların söylediklerinin seni hüzünlendireceğini elbette biliyoruz; doğrusu onlar seni yalancı saymıyorlar fakat zalimler Allahın âyetlerini bile bile inkar ediyorlar" (11). "İnkârcının inkarı seni hüzünlendirmesin..." (12) âyetleri hep bu gerçeğin Kur'anî delilleridir. Bu yüzden O'nun hüznü yüce idi, yegâneydi. Öte yandan Hz. Peygamber, melek değildi. Elbette bir beşerden beklenen tavır ve davranışların O'nda görülmesi kadar tabiî bir şey olamazdı, Ancak O, evrensel boyutta imtisal nümûnesi bir hayatı yaşadığından duygular ve akislerinde de aynı çizgi elbette en mutedil şekilde görülecektir.

Takdir edersiniz ki, hüznü ve elemi ya da tasa ve kaygısı yaşanmayan davaya hizmet edilemez. Bir başka deyişle, hüzün ve elem uyandıracak kadar duygulara etkili olamamış bir dava, insanlığın davası olamayacağı gibi, böyle bir insan da dava adamı ya da davasının adamı olamaz.

Kadı Iyaz (544/1149) merhumun Hz. Ali'den naklen kaydettiği beyanlar arasına Hz. Peygamber: "Hüzn, ayrılmaz arkadaşımdır, gam ve kederim ise, ümmetime yöneliktir." buyurmaktadır (13). Merhum Süleyman Çelebi:

"Ummetümdür kaygum u gussam hemîn
Yimezem ümmetten ayruğun gamın"

beytiyle O'nun bu özelliğini dile getirmek istemiştir (14). Bu sebeple O'nu vasfedenler de "hüznünün sürekli, düşüncesinin daimî olduğu" tesbitine yer vermekte; (Kane mutevâsıle'l-ahzân, dâime'l-fikre) demektedirler (15). Böylece O'nun yüksek duygu ve heyecanlarla tefekkürü birleştirdiğini belirtmektedirler.

İnsanlığın derdini, yüreğinde taşıyan bir insanın düşünceli ve daha çok hüzünlü görülmesi, hayatın her zaman değil, ancak bazen tatlı olduğu, olayların gerisinde ümit kadar endişeyi de gerekli kılan gerçeklerin bulunduğunu göstermektedir, Hz. Peygamber sevincini tebessümle (16), hüznünü bazen ılık ılık akıttığı göz yaşları, bazen birkaç kez tekrarladığı cümleleri, nadiren de aleyhte duaları ile ifadelendirirdi. Zira hüznün bir ifadesi göz yaşı ise, bir başka ifadesi de bedduadır.

Dârımî'nin naklettiğine göre bir müslümanın cahiliyye döneminde kızını kuyuya nasıl attığını ve yavrucağın "babacığım, babacığım" diye yalvarışının kulaklarında nasıl hâlâ çınlayıp durduğunu anlatması, Resûlullah'ın göz yaşlarının mübarek sakalının üzerinde hüzün taneleri olarak dizilivermesine sebep olmuştur. Orada bulunan bir başka müslüman, olayı anlatana:

-"Resûlullah'ı üzdün", diye çıkışmış. Hz. Peygamber ise,

-"Dokunma, adam kendisine derd olmuş bir konuyu araştırıyor" buyurmuş sonra da o kişiye;

-"Allah, câhiliyyede işlenenleri bağışlamıştır. Sen şimdi müslümanca yaşamaya bak." tavsiyesinde bulunmuştur.

Bu olay göstermektedir ki Hz. Peygamber’de hüzün, geçmişe, geleceğe yani tüm zamanlara ve bütün insanlığı yöneliktir.

DOST VE AKRABA OLARAK
Öte yandan Hz. Peygamber, hayata küsmek anlamına gelecek tarzda asla yas tutmamıştır. Ama sevdiklerini kaybetmek, her insan gibi O'nu da hüzünlendirmiştir. Eşi Hz. Hatice, amcası ve hâmisi Ebu Tâlib'in vefat ettiği yıl, başta Hz. Peygamber olmak üzere müslümanlar için hüzün yılı (âmü'l-hüzn) olmuştur.

Bilinen bir gerçektir ki, O'nun asla unutamadığı acıları da olmuştur. Uhud Savaşında şehid edilen ve kendisine İnsanlığa asla sığmayan müsle yapılan amcası Hz. Hamza'nın azîz na'şı başında O hüznünü şöyle dile getirmiştir: "Bugüne dek senin kaybın gibi bir musibetle asla karşılaşmadım. Şu halden daha fazla beni üzen ve öfkelendiren bir halde de bulunmadım" (18). "Allah sana rahmet eylesin, iyi biliyorum ki sen, akrabalık bağlarını gözetir, daima hayırlı işler işlerdin" (19). "Eğer yas tutmak gerekseydi, sana yas tutardım. Vallahi, senin yerine müşriklerden yetmişinin cesedini bu hale getirecek, onlara müsle yaptıracağım" (20).

Medine'ye dönüşte Abdüleşheloğulları, kadınlarının kendi şehidlerine yaktıkları ağıtları duymuş, gözleri yaşarmış, ağlamış ve sonra da "fakat Hamza'ya ağlayan yok!" diye elem ve üzüntüsünü bir kere daha dile getirmiştir (21).

Hz. Hamza'nın kâtili Vahşî, yıllar sonra müslüman olarak huzuruna geldiği zaman kendisine, "gözüme fazla gözükme, (zira bana amcamın acısını hatırlatıyorsun)" buyurması (22), Hz. Peygamberin konuya ait duyduğu hüznün derinliğini beşerî çerçevede tabiî boyutlarıyla gözler önüne sermektedir.

Ca'fer b. Ebî Talib'in şehid edildiği gün, Hz. Peygamber Ca'fer'in evine giderek çocuklarını kucağına almış, okşamış ve ağlamıştır. Hz. Âişe diyor ki: "Hz. Ca'fer'in vefat haberi geldiği gün, Resûlullah'ın hüznünü yüzünden okuyorduk" (23).

Mute Savaşında şehid düşen komutanlardan Zeyd b. Hârise'nin kızı, Hz. Peygamberin yüzüne melûl, mahzun bakmış, Hz. Peygamber de kendisini tutamayarak ağlamıştı. Orada bulunan Sa'd b. Ubâde'nin

-"Bu ne hal, ya Resûlallah?" sorusuna da;

-"Bu, sevenin, sevdiğine hasret ve özlemidir"; (Haza şevku'i-habîb ilâ habîbihi) (24), cevabını vermiştir.

MUHACİR OLARAK
Hz. Peygamber müşrikler tarafından Mekke'den çıkmaya mecbur bırakılınca, hicret ederken Hazvere mevkîine geldiğinde devesini durdurarak Mekke'ye yönelmiş ve ayrılışının hüznünü şu sözleriyle dile getirmiştir:

"Sen beldelerin Allah katında en sevgili olanısın. Çıkarılmamış olsaydım, senden aslâ çıkmazdım. Senden başka bir yeri yurt tutmaz, yuva kurmazdım" (25).

Kendi isteğiyle bile yurdundan yuvasından ayrılan insanın hüzün duyması ne kadar tabiî ise, yurdunu yuvasını terke zorlananların üzülmesi elbette ondan çok daha tabiîdir. Hz. Peygamber, burada bu beşerî tabiîliğin içinde, tevhid ka'besine karşı beslediği hisleri böylesine hüzünlü ifadeleriyle dile getirmiş olmaktadır. O'nun bu sözlerinde hüznünün asil kaynağına yönelik izleri görmemek mümkün değildir.

BABA OLARAK
Hz. Peygamber, bir baba olarak oğlu İbrahim'in; bir dede olarak da kızı Zeyneb'in çocuğunun vefatlarında duyduğu hüznü göz yaşlarıyla ifâdelendirmiştir. Olaylar ile ilgili rivayetleri birlikte izleyelim:

Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: "Hz. Peygamberin oğlu İbrahim can çekişiyordu. Resûlullah'ın (sav) gözleri yaşardı. Bunu gören Abdurrahman İbn Avf;

- Ey Allah'ın Resûlü, belâ ve musibet vaktinde halk sabretmeyebilir, fakat siz de mi? diye hayretini ifade etti. Resûlullah (sav);

- Ey İbn Avf, bu (gördüğün) hal, (babanın çocuğuna duyduğu) rikkat ve şefkattir" buyurdu. Sonra göz yaşları birbirini takip etti. Bu defa da Nebi (sav);

- Göz ağlar, kalk hüzünlenir. Biz, Rabbimizin razı olacağı sözden başka bir kelime ile hüznümüzü ifade etmeyiz. Ey İbrahim, biz, seni kaybetmekten son derece mahzun ve mükedderiz" diye hislerini dile getirdi (26).

Üsâme b. Zeyd (ra) anlatıyor: Hz. Peygamber'e kızı (Zeyneb),

- Oğlum, ölmek üzeredir, lütfen bize kadar geliniz, diye haber gönderdi. Resûlullah (sav), sabretmesini tavsiye etti. Bunun üzerine kızı;

- Ne olur, mutlaka gelsin, diye tekrar haber yolladı. Hz. Peygamber de yanına Sa'd b. Ubâde, Muaz b. Cebel, Ubeyy b. Ka'b Zeyd b. Sabit ve başka bazı sahabeleri alarak kalkıp kızına gitti. Çocuğu Hz. Peygambere verdiler, kucağına oturttu... Yavrucak zor nefes almaktaydı. Resûlullah'ın gözlerinden yaşlar boşandı. Durumu gören Sa'd b. Übâde;

- "Ey Allah'ın Resûlü, bu ne haldir? dedi. (durumu garipsedi). Nebî (sav) de;

- Bu, Allah’ın, kullarının kalbine koymuş olduğu rahmet ve acıma hissi(nin eseri)dir" buyurdu.

Hadisin bir başka rivayetinde Hz. Peygamber'in "bu, Allah'ın dilediği kulunun kalbine koyduğu bir rahmettir. Zaten Allah ancak, merhametli kullarına rahmet eder" buyurduğu kaydedilmektedir (27).

Her babanın çocuğuna karşı beslediği hislerin en soylusunu beslediği kuşkusuz olan Hz. Peygamber, çocuğunun ya da torunun kaybı üzerine de tabiî olarak hüzün duymuş, bu gibi durumlarda gösterilecek en tabiî ve müslümanca tepkiyi örneklendirmiştir. Göz yaşının erkekliğe aykırı olmadığını, ama bağıra çağıra, yaka paça yırtarak ağlamanın da uygun olmadığını belgelemiştir.

EŞ OLARAK
Hz. Hatice'nin vefâtında ve anılarını canlı tutmakta, Hz. Âişe'ye münâfıklarca iftira edilmesinde (İfk Olayında) ve nihâyet bütün hanımlarından 29 gün süre ile ayrı kalması (Îlâ Olayında) Hz. Peygamber, bir eş, bir aile reisi olarak değişik boyutlarda ama ciddî şekilde üzülmüş, sıkılmış, hüzün ve elemin boykota ve terke varan noktasını yaşamıştır.

ÖNDER VE REİS OLARAK
Amiroğulları kabilesinin reisi Ebû Berâ' Hz. Peygamber'e gelerek:

- "Yâ Muhammed, beni kabule davet ettiğin bu dinin pek güzel, pek şereflidir. Eğer ashabından birkaçını Kur'an'ı ve sünneti öğretmek üzere gönderecek olursan, umarım ki, Necidliler sana uyarlar" dedi. Hz. Peygamber karşılık olarak;

"-Göndereceğim kişiler hakkında Necid halkından endişe ederim" buyurdu. Ebu Bera;

"-Ben himâyeme aldıktan sonra, Necid halkından hiçbiri onlara dokunamazlar", diye garanti verdi.

Bu garanti üzerine Hz. Peygamber 40 ya da 70 kişiden oluşan bir kurra heyetini Münzir b. Amr'ın başkanlığında yola çıkardı.


İrşad heyeti, Süleymoğullarına ait Maûne kuyusu mevkîine gelince, dinlenmeye çekildiler. İçlerinden Haram b. Milhan, kendi isteğiyle ve yanına katılan iki arkadaşıyla birlikte civardaki insanlara Resûlullah'ın "İslâm olunuz" davetini ulaştırmak için çıktı. Ebu Berâ'nın yeğeni Amir b. Tufeyl tarafından mızraklanmak suretiyle şehid edildi.

Haram b. Milhan'ın gecikmesi üzerine irşad heyeti onun peşine düştüler. Fakat aynı zamanda Amir b. Tufeyl'in kurduğu pusuya da düştüler.

Bi'r-i Maûne de çepeçevre kuşatılan irşad heyeti karşı koymaya çalıştılarsa da tamamı kılıçtan geçirildi.

Cebrail Aleyhisselam durumu Hz. Peygamber'e bildirdi. O da Allah'a hamd ü sena ettikten sonra:

"- Kardeşleriniz müşriklerle karşılaştılar. Müşrikler onları kesip biçtiler, mızraklarla delik deşik ettiler. Onlardan hiçbirisini sağ bırakmadılar. Onlar şehid olurlarken, "ey Rabbimiz, bizim Rabbimizden hoşnud olduğumuz. Onun da bizden hoşnud olduğunu gerideki yakınlarımıza Sen ulaştır" dediler. Onların bu hallerini size ulaştırmakla bu kez ben görevliyim... Onlar için Allah'tan mağfiret dileyiniz. Onlar, bana selam da gönderdiler" durumu ashabına haber verdi (28).

Cebrail haberi Hz. Peygamber'e son derece üzgün bir halde ulaştırmıştı (29).

Hz. Peygamber haberi aldığında ilk tepkisini şöyle dile getirmişti:

"Bu Ebu Berâ'nın başımıza açtığı iş. Ben zaten onları, onun ısrarı üzerine istemeye istemeye göndermiştim" (30).

Hz. Peygamber hüznünü, haberin kendisine ulaştığı sabah namazının ikinci rek'atından itibaren bir ay süreyle, beş vakit namazda yaptığı beddua niteliğindeki kunût ile ortaya koymuştur (31). O (sav) şöyle dilekte bulunuyordu:

"Allahım, Mudar kabilelerini şiddetle tepele, Onların yıllarını Yusuf alevhisselam'ın kıtlık yılları gibi zorlaştır, (dünyalarını) başlarına dar getir... Lihyanoğullarını Zi'b, Ri'l, Zekvan ve Usayya kabilelerini Sana havale ediyorum. Çünkü onlar, Allah'a ve Resulüne âsi oldular" (32).

Enes b. Malik (ra) "Resûlullah Aleyhisselam'ın Bi'r-i Maûne de şehid edilen ashaba yanıp yakıldığı, üzüldüğü kadar hiçbir kimseye ve hiçbir şeye üzüldüğünü görmedim" demiştir (33).

Şunu da kaydedelim ki kaynaklar, bu kabileler için o yılın tam bir kuraklık ve kıtlık yılı olduğunu, Ri'l, Zekvan ve Usayya kabilelerinden 700 kişinin humma hastalığından öldüğünü haber vermektedirler (34).

Hz. Peygamber'in bu hüzün ve bedduası, hiç kuşkusuz çok anlamlıydı. İslâm irşad ve ilim heyetine pusu kurulmak suretiyle, İslâm'ın tebliğinin önlenmesi ve bu âlimlerin canına kasdedilmesi, yetişmiş insanların, âlimlerin katledilmesi Nebiyyi Muhterem Efendimiz'i İslâm adına fevkalâde üzmüştü. Rahmet Peygamberi olarak gönderilmiş olan Hz. Peygamber'in bir ay süreyle helak edilmeleri için beddua etmiş olması, işlenen cinayetin bütün dünyaya en çarpıcı biçimde duyurulması ve bütün zamanlarda, İslâm ulemasına ve İslâm tebliğine karşı çıkacak, çeşitli önlemler alacak, fizikî ya da yasal pusular kuracaklara yönelikti. Bugün de dünyanın neresinde olursa olsun, İslâm'a karşı bu tür menfî hisler besleyen ve tedbir alanlar öyle sanıyoruz ki bu beddua-i peygamberî'nin muhatablarıdır. Sonları da öncülerinin sonları gibi olacaktır.

HÜZNÜ'N-NEBÎ'NİN BAŞKA SEBEPLERİ
Hz. Peygamber, özelde ashâbında, genelde ümmetinde gördüğü bazı tutum ve davranışlardan üzüntü duymuş ve bunu hissettirmiştir. Bir anlamda Hz. Peygamber'in ashâb ve ümmetine yönelik hüznünün sebeplerini de ortaya koyacak olan bu davranışlardan birkaç tanesini misal olarak zikredelim.

1. Emrine uymakta ağır davranılması
Hz. Peygamber, Hudeybiye Musâlahası sonrasında, ashabına kurbanlarını kesmelerini ve saçlarını kestirmeleri talimatını verdiği ve bu emri üç kez tekrarladığı halde -anlaşmadan memnun olmayan ve hâlâ umre yapma ümidi içinde bulunan- sahabîlerden hiç kimsenin harekete geçmemesi karşısında üzülmüş ve hanımı Ümmü Seleme'ye durumu: "Sözlerimi duyuyor, yüzüme bakıyorlar fakat hiçbiri söylediklerimi yapmak için yerinden kıpırdamıyor" diye yakınmıştır. Olay, Ümmü Seleme'nin tavsiyesi doğrultusunda. Hz. Peygamber'in bizzat çıkıp kurbanını kesmesi ve saçlarını kazıtması sonucu ashabın da Hz. Peygamber'e uymasıyla tatlıya bağlanmıştı. Hz. Peygamber, bu olayda kendisini takiben saçlarını kazıttıranlara dua etmiş, üç kez istenmesi sonucunda saçlarını kısalttıranlara da dua etmiştir. Sebebi sorulunca da: "Öncekiler sonrakiler gibi tereddüt ve şüphe etmediler" buyurmuştur (35).

2. Cehâlet
Hz. Peygamber'i üzen ve öfkelendiren olayların başında, müslümanların yeterince araştırma yapmadan ve bilmeden yani cehâletlerine rağmen görüş beyân ederek yanlış uygulamalara sebep olmaları gelmektedir. Bu tür olayların en çarpıcılarından birini Câbir b. Abdillah şöyle anlatıyor:

"Bir seferdeydik. İçimizden birinin başı yaralandı. Yaralı ihtilam oldu. Çevresindekilere, yaralı olduğu için teyemmüm yapıp yapamayacağını sordu. Onlar da;

- Sen yıkanabilirsin, teyemmüm yapamazsın, dediler.

Adam yıkandı, su ve soğuğun tesiri ile öldü.

Hz. Peygamber'in huzuruna geldiğimizde olay kendisine haber verildi. Bunun üzerine Efendimiz (hüzün-öfke karışımı bir halde);

- Adamı öldürdüler, Allah da onları öldürsün. Bilmediklerini sorsalardı ya. Cehâlet derdinin ilacı sormaktır." buyurdu. Rivâyetlerde Hz. Peygamber'in, bu durumda ne yapılması gerektiğini anlattığı da kaydedilmektedir (36).

Resûlullah'ın böylesine bir değerlendirme yapması ve "Allah da onları öldürsün" diye ağır şekilde bilmediği halde fetva vermeye kalkanları tehdid ve tenkid etmesi herhalde bir yandan Peygamber Efendimizin üzüntüsünün derecesini ve kaynağını gösterirken bir yandan da aynı tavır içinde bulunacaklara da çok ciddi şekilde ikazdır. Her gün rasgele, en küçük bir bilgi altyapısı olmadan ve hiçbir İslâmî ve insanî kaygı duymadan keyfe ma yeşa İslâmî konularda ahkam kesenlerin kulakları çınlasın.

3. Katılık
Üsâme b. Zeyd (ra) anlatıyor. Bir savaşta. Medineli bir müslüman ile birlikte ikimiz bir müşriğin peşine düştük. Adam, yakalanacağını anlayınca, oracıkta Kelime-i Tevhid'i okuyuverdi. Bunun üzerine Medineli müslüman onu öldürmekten vazgeçti. Ama ben "o canını kurtarmak için müslüman oldu" diye mızraklayıp öldürdüm.

Dönüşte durumu Resûlullah'a haber verdik. Bunun üzerine Hz. Peygamber (üzgün ve öfkeli bir ifade ile);

-" Ey Üsâme, demek sen onu 'la ilahe illallah' dedikten sonra öldürdün?" buyurdu ve bu sözü sürekli tekrarladı.

Ben içimden ne olur artık tekrar etmese demeye ve o günden önce müslüman olmamış olmayı temenni etmeye başladım (37).

Bu olay, öncekinden biraz farklı olarak, dinî konularda katı davranılmasından ve bir müslümanın canına kıyılmasından Hz. Peygamber'in fevkalâde hüzünlendiğini, dini, kişisel kanaatlere sığdırmaya kalkışmanın Hz. Peygambere üzüntü sunduğunu ortaya koymaktadır. Burada itidal, saygı ve bilinçli uygulamanın en çok gerekli olduğu noktanın, İslâm adına yapılacak işlemler olduğu, müslümanlar arası ilişkilerin mutlaka müslümanca yürütülmesi gereği vurgulanmış olmaktadır. Bunun aksi "hüzün" sebebidir.

Aynı şekilde, burada Hz. Halid b. Velid'in Cezimeoğullanndan otuza yakın kişiyi -müslüman olduklarını söylemelerine rağmen- kılıçtan geçirmiş olması karşısında da Hz. Peygamber, ellerini semaya kaldırarak: "Allahım, Halid b. Velid'in yaptığı şeyden uzak ve beri bulunduğumu sana arz ederim" diye hüznünü belirtmiş, Halid'i de sert şekilde uyarmış ve azarlamıştırz(38).

4. İfrat ve tefrit
Sünnet'in itidal çizgisinden şu veya bu gerekçe ile yan çizmek isteyenler, bir başka ifade ile, müslümanlığa rağmen müslüman olmaya kalkışanlar ile müslümanlıktan öte müslüman olmaya yeltenenler Hz. Peygamber için hüzün ve öfke konusu olmuştur. Konu ile ilgili Resûlullah'ın ikazları çok ciddi tehdid unsurları taşımaktadır (39):

Âişe (r.anha) anlatmıştır: Nebî (sav)'in bizzat işlediği ve yapılmasına ruhsat verdiği bir konuda bazı sahâbiler çekingen ve çekimser davrandılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

"Birilerine ne oluyor ki, benim bizzat işlediğim ve yapılmasına ruhsat verdiğim bir şeyi işlemekten (hoşlanmıyor ve) çekiniyorlar? Allah'a yemin ederim ki ben, Allah'ı onlardan daha iyi bilir ve Allah'a karşı onlardan çok daha fazla haşyet duyarım."

Amellerini azımsayarak, sürekli oruç tutmak, geceleri uyumadan ibadet etmek ve hanımlarıyla ilişkide bulunmamak gibi aşırılıklara niyetlenenlere hitabı da bu meyanda hatırlanmalıdır: "Kim benim sünnetimden (her ne sebeple olursa olsun) yüz çevirirse, o benim yolumu terk etmiş demektir!"

Bu tür tehdid ve uyarılar Hz. Peygamber'in öfkeye varan hüznünün ifâdeleridir.

Ayrıca namazı uzatan ve cemaati bıktıran imam'a: (Bilal-i Habeşî'ye) "kara kadının oğlu" diye laf atan sahâbiye yönelttiği ikazlar da O'nun hep bir peygamber olarak geliştirmek ve yerleştirmek istediği yeni ve mutedil anlayışın zedelenme ihtimalinden dolayı duyduğu hüznü dile getirmektedir.

5. Tefrika unsuru olmak
Ümmeti ayrılığa ve tefrikaya düşürecek her türlü teşebbüs O'nu son derece hüzünlendiriyordu. Her biri kendi kavim ve kabilesini yardıma çağırarak kavga eden iki müslümana söyledikleri, bunun en açık delilidir. Hz. Peygamber'in bu noktadaki hüznüne günümüzün bin parçaya bölünmüş ümmet yapısı ve uleması da herhalde sebep ve muhatab olsa gerektir.

Son olarak şuna da işâret etmek isterim ki, Hz. Peygamber'in hüznü, kesin bilgiye dayanan bir hüzündü. O bu gerçeği, bir keresinde ashabına şu sözleriyle açıklamıştır:

"Eğer siz benim bildiklerimi (yani azamet-i ilâhiyyenin ne olduğunu, günahkarların uğrayacağı azabın şiddetini, kıyâmet ahvalini, cehennemin dehşetini) bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız..." (40).

Ümidi korkusuna baskın olanlar ise, Resûlullah'ın bu beyanını şöyle anlamışlardır:

"Allah Teâlânın, geniş rahmetini, hilminin, lutfunun ve kereminin derecesini bilseniz, ihmal ettiğiniz sevapları kaçırmış olmaktan dolayı sürekli ağlar, gülmeğe vakit bulamazdınız" (41).

Korku ya da ümit ağırlıklı, nasıl yorumlanırsa yorumlansın Hz. Peygamber'in bu sözleri, O'nun hüznünün âhiret ve bilgi boyutunu dikkatlere sunmaktadır.

NETİCE
Büyüklerin hüznü de büyük ve derindir. Büyükler Büyüğünün hüznü ise elbette en büyük ve en kalitelidir. Hz. Muhammed, nübüvveti gibi hüznü de cihanı, bütün insanlığı kucaklayan yegâne peygamberdir. Müslümanlar için bütün davranışlarında olduğu gibi hüzünde de kaliteyi, kaynağı ve amacı Hz. Peygamber tayin eder. Müslümanlık nasıl sulu gözlülük anlamında gözyaşı demek değilse, aynı şekilde katılık, duygusuzluk ve kuruluk da demek değildir. Yerinde dökülecek bir damla gözyaşı, en katı kalblerin bile yumuşamasına ve kazanılmasına yeterli olabilir. Hüzün ve elemine iştirak etmediğiniz kişinin, sevincine ortak olma hakkına sahip olamazsınız.
İnsanlığın İslâm hidâyetinden mahrum kalması ihtimalini kendisine dert, onların hüznünü yaşamayı zevk edinmiş ve bu doğrultuda ısrarla tebliğ gayretlerini sürdürmüş bir Peygamber'in ümmeti olarak günümüz müslümanları, başkalarının elemini duyamıyorlarsa bile kendi kusurlarının hüznünü yaşamak ve kendi kendilerini onarmak çabasına girmek göreviyle baş başadırlar.


DİPNOTLAR
1. S. el-Müneccid'in eserinde Hz. Peygamberin manevî ve derûnî hayatı ile ilgili olarak Muhammed Gazzâli'nin Ruhâniyyet ur-Resûl (Beyrut, ts) ü ile Ali Abdilcelil Razî'nin Hayatı Muhammed er-Rûhiyye (Kahire, 1964)'si (sadece iki eser) göze çarpmaktadır.
2. Yusuf (12).86
3. İbn Hişâm, Sîre. II, 61-62
4. et-Tevbe (9), 40
5. Hz. Peygamber aynı sözü. Hz. Ebu Bekr'in, Sureka'yı peşlerinde görünce "yakalandık" diye endişelenmesi üzerine bir kez daha tekrar etmiştir. (Buhârî, Menakıb 25)
6. el-Maide (5), 67
7. et-Tevbe (9),128
8. eş-Şuara (26), 3
9. el-Kehf (18), 6 (bk. İbn Hişâm, Sire I, 322-323)
10. el-Maide (5), 41; ayrıca bk. Al-i İmran (3). 176; Yasin (36), 76
11. el-En'am(6), 33
12. Lokman (31), 23
13. Kadı Iyaz, Şifa I, 288-289
14. Timurtaş. Mevlid, s.66
15. Kadı Iyaz, Şifa, I,288-289
16. O'nun kahkaha attığına dair hiçbir rivâyet bize intikal etmemiştir.
17. Dârımî, Mukaddime I
18. İbn Hişâm. Sîre, III, 101-102
19. İbn Sa'd, Tabakât. III, 13-14
20. Hakim, Müstedrek, III, 197
21. İbn Hişâm, Sîre III, 104-105
22. İbn Hişâm, Sîre II, 76
23. İbn Hişâm, Sîre, IV, 22,23
24. İbn Sa'd, Tabakât, III, 47
25. Bk. Tirmizî, Menâkıb 69
26. Buhârî, Cenaiz 43; Müslim. Fedail 63; Ebû Davud. Cenaiz 24. İbn Mâce, Cenaiz 53, Ahmed b. Hanbel, 111. 194
27. Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenaiz 3,11. Ayrıca bk. Buhârî, Eyman 3. Merda 3, Tevhid 25; Ebu Davud, Cenaiz 24, Edeb 53; Nesâî, Cenaiz 22, İbn Mâce. cenaiz 53
28. Vakıdî, Meğazî, I, 352
29. İbn Sa'd. Tabakat II.52
30. İbn Hişam, Sîre III, 195-196
31. Ebu Davud, Vitr 10; Hakim, Müsledrek. 1,225-226
32. İbn Sa'd, Tabakât. II,53
33. İbn Sa'd. Tabakât, II,54; Ahmed b. Hanbel, 111. 137;
34. Kaynaklar İçin bk. Koksal, İslâm Tarihi (Medine Devri), IV. 43
35. İbn Hişam, Sîre. 111. 334
36. Ebu Davud, Tahare 125; İbn Mace. Tahare 93; Dârimî. Vudu 70; Ahmed b. Hanbel, l,230;VI,298
37. Buhârî, Meğâzî 45, Diyât 2; Müslim. İman 159; Ahmed b. Hanbel, V,200. Bu ve önceki olayda Hz. Peygamber kısas uygulamamış, ictihad hatası gerekçesiyle diyet ödenmek suretiyle mes'ele halledilmiştir.
38. Kaynaklar için bk. Köksal, İslâm Tarihi, VIII,387-389
39. Bk. Buhâri, Nikah 1; Müslim, Nikah 5; Nesaî, Nikah 4; Dârımî, Nikah 3; Ahmed b. Hanbel, II, 158; III, 241.,259,285:V,409; Ayrıca bk. Buhârî, İtisam 5.
40. Buhârî Kusuf 2, Nikah 107. Rikak 27; Eyman 3; Müslim. Salat 112. Kusuf 1, Fedail 134; Nesaî, Sehv 102. Kusuf 11,23; Tirmizî, Zühd 9; İbn Mace. Zühd 19; Darimî, Rikak 26; Muvatta, Kusuf 1; Ahmed b. Hanbel, II, 257, 313; III, 102; V, 173, Vl,81
41. A.Naim, Tecrid Tercemesi, III, 334

Yeni Ümit Dergisi



Benzer Konular
  • Ya ! Nebi......
    Ya ! Nebi... Rahmet olarak gönderdi , seni Rabbil Alemin Tebliğine Lebbeyk dedi, Ya Muhammed’ül emin Sana...

  • Ey Nebi!...
    Ey Nebi ! Sen gitmiştin. . . . Ardından, Ebubekir gitti. Aşk sadakatını yitirdi. Ebubekirler gitti. So...

  • Gel Ey Nebi...
    Ey Nebi suları tutuşturan hasretini anlatmaya ne...

  • Ya Nebi!......
    Yâ Nebî! Yürekler, Senin hasretinle kavrulan, kurak bir çöl. Hem yetîm hem öksüz kalan bıraktığın emânetler,...

  • Can Nebi...
    Can Nebi Kokuna hayranım, Hasretim Gül Yüzlüm, Yoluna kurbanım, Şefaat Sultanım. Bayramın bayramım, ...


Görüntüleme:766, Cevaplar:1

İlginizi Çekebilir >
Alt 20-02-2014, 01:04 #2

♂kyanus

...


Haza şevku'i-habîb ilâ habîbihi





Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:36 .