Sponsorlu Bağlantılar:
  Kitap Özetleri.
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 21-01-2008, 16:25 #1

cynthia

marguerite duras

Kitap Özetleri.

KİTABIN ADI:ŞİŞHANEYE YAĞMUR YAĞIYORDU

KİTABIN YAZARI:HALDUN TANER

YAYINEVİ VE ADRESİ:BİLGİ YAYINEVİ / ANKARA

BASIM YILI:1987



1.KİTABIN KONUSU:Kitap sadece yazarın hayatta yaşamış olduğu bazı tecrübelere dayanarak yazmış olduğu denemeleri sunuyor. Hayatta neyin ne anlama geldiğini bazı yazılarında anlatmıştır.

2.KİTABI ÖZETİ:

ŞİŞHANEYE YAĞMUR YAĞIYORDU
Bir Amerikalı fotoğrafçı,makinesinin objektifini çıkarıp yerine bir at gözlüğü takmak suratiyle, çeşitli resimler çekmiş. Bu resimlerden , eşya ve insanlar, at retinasına,gerçekte olduklarından yarım misli daha iri aksediyorlarmış.

Fotoğrafçını denemeyi nasıl bir gözü ile yaptığını bilmiyoruz.

KONÇİNALAR
İskambil destesindeki kağıtların özellikleri:

The jolly jocker yazılı kağıt, delişmen, uçarı,biraz cambaz, biraz sihirbaz,biraz düzenbaz,ama neşe dolu, hayat ve hareket dolu, kanı sıcak delikanlı. Aslarda bir kral havası, bir padişah cakası vardır. Karamaça beyinde meşhum birşeyler sezilir. İspati beyini bizans prensine benzetirim. Kupa beyi herhalde osmanlı hanedanına mensup olmalı. Kupa kızı ,etine dolgun, duru-beyaz, hanım-hanımcık bir tazedir. Kupa papazı , pek babacan pek yakın bir adamdır. İspati kızına gelince , ondan her türlü sinsilik umulur. Karolar , onlar kişizade, görmüş geçirmiş bir ailedir. Maçalar , bir ermeni ailesidir.

ABLAM
Fındıklı’da bir konakta başlayıp oradan Nice’e , Cezayir’e, Paris’e , oradanda New York tarikiyle Massechusett’e kadar uzana macera dolu bir hayat.

ATATÜRK GALATASARAY’DA
Yazar sekizde ya da dokuzda iken Atatürk’ün galatasaray mektebini ziyaretini anlatıyor.

FRAULEİN HAUBOLD’UN KEDİSİ
Frau Keller’in pansiyonunda Fraulein Haubold’un kedisi ile geçirdipi olaylar. Dropsi, Michael Georgiyef adındaki kişilerin bu kediye karşı olan tutumu.

ECZANENİN AKŞAM MÜŞTERİLERİ
Eczanenin akşam müşterileri, hep kelli felli,efendiden görmüş geçirmiş insanlar. Bunlar bir eski başvekil,bir eski meclis reisi, eski bir sefiri kebir, bir emekli erkan-I harp miralayı, taninmış söz sanatları birde ünlü fenni sünnetçi. Bu semtin bu kadar değerli insanları sadece bu eczanede tplanmıştır.

FASARYALAR
Feyzullah adındaki bir kahvehane işleten adama takılan lakap. Bu adama fasaryalık akardı diye görüldüğünden takılomıştır. Fasarya lakaplı adam öylesine fasarya ki , semt takımında bile yer almaz, her zaman yedek dururmuş.

MEMELİ HAYVANLAR
Burada süttendolmuş ineklerin nasıl sağıldığını anlatıyor. Fakat inek veya keçi ayrıca sağıldığı zaman süt verdiği halde, insanlar müstakilen neden sağılmadığı hakkında yazarın söyledileri.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

Kitap denemelerden oluştuğu için herhangi bir bilgi verici bir unsur yoktur. Sadece yazarın bazı tecrübelerinden yararlanılabilir.

4.KİTABIN ŞAHIŞLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ:

Kitap sadece bir bölüm olmadığı için sadece yazarın belirmiş olduğu bazı kişiler vardır. Bunlar Atatürk, Fezullah,Fraulein Haubold vb..

5.KİTABIN HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap tecrübelerden oluştuğu için tavsiye verici bir özelliktedir. Yani okunması gereken bir kitap olduğu düşüncesindeyim.

KİTABIN YAZARI HAKKINDAKİ BİLGİLER:

Haldun Taner hem yazar hem de tiatro yazarıdır. Eserleri kızıl saçlı amazon, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu,Onikiye Bir Var,Yalıda Sabah,Çok Güzelsin Gitme Dur, Berlin Mektupları,Koyma Akıl Oyma Akıl, Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, Keşanlı Ali Destanı.



Benzer Konular

Görüntüleme:65735, Cevaplar:382

Alt 21-01-2008, 16:26 #2

cynthia

marguerite duras

KİTABIN ADI
Zeytindağı

KİTABIN YAZARI
Fatih Rıfkı ATAY

YAYINEVİ VE ADRESİ


BASIM TARİHİ
1981

KİTABIN YAYIM MAKSADI
Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde içine düştüğü durumu ortaya koymaktadır.




Kitabın konusu
Kitapta Osmanlı saltanatının son günlerinden Türkiye Cumhuriyetinin ilk günlerine kadarki bir zaman dilimi anlatılmaktadır. Yazar bir görev sebebiyle Cemal Paşa’nın karargahına yani Zeytindağı’na gitmiştir. Burada yaşamış olduğu olayları ve anılarını bulunduğu tarihin önemli olaylarını da içine alacak şekilde anlatmıştır.

KİTABIN ÖZETİ :

Kitabın ismi; Cemal Paşa’nın karargahının (4. Karargah) bulunduğu Kudüs’e yakın bir dağın isminden gelmektedir.

Birinci Dünya Harbi patlak verdiğinde Falih Rıfkı yedek subay olarak orduya alınır ve Cemal Paşa’nın karargahına tayin olur. Cemal Paşa ile ilişkileri de burada gelişir.

Kitabın ilk kısımlarında İttihat ve Terakki’den söz edilmiştir. İttihat ve Terakki içerisinde Cemal Paşa, Talat Paşa ve Enver Paşa en önemli simalardır. Cemal Paşa yenilikçiliği ile tanınmaktadır. Enver ve Talat Paşa’lar ise muhafazakar bir kişilik sergilemektedir. Enver Paşa’nın Turancılık fikirleri güçlüdür. Falih Rıfkı, Enver Paşa’nın bu fikirlerini benimsememekte ve Enver Paşa’yı diktatör olarak nitelemektedir. Türkiye’nin kurtuluşunun Enver Paşa gibilerden kurtulmakla mümkün olduğu düşüncesindedir. İttihat ve Terakki kendi içerisinde bölünmüş bir yapı sergilemektedir. Bir birlik ve beraberlik söz konusu değildir. Her liderin bir grubu vardır. Falih Rıfkı da Cemal Paşanın adamı damgasını taşımaktadır. Falih Rıfkı, İttihat ve Terakkinin bu yönünü yani fikir birliğinin bulunmayışını eleştirmektedir. Çünkü yaşanılan buhrandan kurtuluş ancak birlik ve beraberlikle mümkündür. Buna rağmen bilinçsiz yaklaşımlar, kişisel hesaplaşmalar İttihat ve Terakkiyi kendi kendisiyle uğraşan bir duruma düşürmüştür.

Falih Rıfkı, Cemal Paşa ile beraber çalışmaya başladıktan sonra, olayları daha açık ve net bir şekilde görebilmektedir. Bir dönem, bir İmparatorluk yok olmaktadır. Yazar bunu sezinleyebilmektedir. Suriye, Filistin ve Hicaz’da yaşamış oldukları bir devrin çöküşünü gözler önüne sermektedir.

Falih Rıfkı Osmanlı’nın bir kukla devlet olduğunu söylemektedir. Örneğin şöyle bir olay anlatılmakta; “Mahmut Şevket Paşa’yı öldüren Kavaklı Mustafa, memleketten kaçmaya muvaffak olmuştu. Bir Rus vapuruna binmişti. Fakat Osmanlının Rus sancağı taşıyan bir vapurdan bir kişiyi almaya hakkı yoktu. Bunun üzerine bir Osmanlı hükümeti görevlisi, Kavaklı Mustafa’yı gemiden kaçırır ve boğdurur. Bu olayı haber alan Ruslar, Kavaklı Mustafa’yı kaçıran zatı görevden aldırır ve bundan böyle devlet hizmetinde kullanılmamasını isterler ve istedikleri de olur.”

Osmanlı, ümmetçilik fikri sebebiyle neredeyse üç kıtada egemen olmuştu. Bu coğrafyanın büyük bir kısmını Arapların yaşadıkları ülkeler kapsamaktaydı. Kudüs, Şam, Filistin, Hicaz gibi. Osmanlı sadece coğrafyada büyüyebilmişti. Çünkü, bu kazanılan toprakların hiçbirinin kültürlerine, dillerine, ticaretlerine ve maddiyatlarına egemen olunamamıştı. Hatta Osmanlı, Arapları Türkleştireceğine oradaki Türkler Araplaşmıştı.

“Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık.”

Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi. Eğer, medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu içlerine kadar gireceğine şüphe yoktu. Osmanlı Emperyalizmi şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi. “ Türk milleti kendi başına devlet yapamaz! “

Osmanlı, Arap topraklarını alarak oraları bir bakıma imar ediyordu. Çünkü, Arap şeyhleri arasındaki kanlı savaşlar sonucunda Arap halkı mağdur oluyor ve maddi olarak da çöküntüye uğruyordu. Osmanlı geldiğinde ise bu şeyhleri uzlaştırıp sükuneti sağlıyor ve onlara belirli imtiyazlar veriyordu. Bir bakıma Osmanlı onlar için bir kurtuluş gibiydi. Buna rağmen Osmanlının güçsüz duruma düşmesini fırsat bilip hemen İngilizlerle, Fransızlarla anlaşmışlar ve Osmanlı’ yı arkadan vurmuşlardır. Osmanlı’ ya karşı görünüşte bağımlı olan Araplar her zaman kendi halifeliklerini istiyordu. Müslüman Araplar arasında Arap Halifeliği hükümeti peşinde olanlar vardı ve 1. Dünya savaşı çıktığında bu düşüncelerini gerçekleştirmek için ve İngilizlerin vereceklerini vaadettikleri imtiyazlardan dolayı Osmanlı’ ya ihanet etmişlerdi.

Osmanlının Araplara vermiş olduğu haklar, onların küçük bir anlaşmazlıkta bile isyan etmelerini sağlıyordu. Cemal Paşa vaktinde çıkmış olan bir kanun ile komutanlara eğer vatan müdafaası için zaruri görülürse idam hükümlerini yerine getirmesi yetkisi verilmişti. Yani isyanlar artık kanla bastırılıyordu.

Cemal Paşanın bir amacı da Suriye’ yi Osmanlılaştırmaktır. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için Suriye’ de modern okullar açtırmıştır. Bunun yanında bir de hicret eden Ermenileri, Suriye içlerine dağıtarak güçlenen Araplılığa karşı bir teminat olarak kullanıyordu. Hatta Ermenileri güçlendirmek için ev ve toprak bile verilmiştir.

Falih Rıfkı Atay, Arapları anlatırken din sömürüsü konusuna da değinmiştir. Falih Rıfkı’ ya göre din sömürüsü bütün dinler için geçerlidir. “Medine dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarıdır. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur”. Araplar çok fakirdir. Kendi ülkelerinde; ata topraklarında hizmetçi konumuna düşmüşlerdir. Filistin ikiye ayrılmıştır. Eski Filistin Arapların,yani hizmetçilerin; yeni Filistin ise tüm güzelliği ve ihtişamıyla Yahudilerin. Din satışa sunulmaktadır. Hac dönemlerinde Araplar da Yahudiler de büyük kazanç elde etmek peşindedir.

Osmanlı Devletinin Almanlarla beraber savaşa girmesinin en büyük nedeni İttihat ve Terakki yöneticilerinden Enver Paşa’ nın Alman hayranı olmasından kaynaklanıyordu.

Birinci Dünya harbi sonucunda Tuna yukarısındaki iki İmparatorluk, Akdeniz kıyısındaki bir İmparatorluk ve Tuna kenarındaki bir krallık devrilmek üzereydi.

Suriye ve Filistin’ de Almanların durduramadığı İngiliz seli yine bir Türk, fakat bu sefer öz bir kumandan, Mustafa Kemal tarafından Halep aşağısında tutulmuştur. Mustafa Kemal’ in orada seçtiği savunma hattı, Milli Misak’ taki Türkiye sınırıdır.

Cemal Paşa’ nın yerine, Suriye’ de silahlı kuvvetlerin başına geçen Alman Fon Falkenhein bozgunu durduramadı ve Kudüs İngilizlerin eline geçti.

Artık yalnız Anadolu ve İstanbul düşünülür. İmparatorluğa ve onun rüyalarına “Allahaısmarladık! “ denir.

Artık Şam’ dan ayrılmak zamanı gelmiştir. Cemal Paşa İstanbul’ da istifa edecektir.

Cemal Paşa harap Anadolu topraklarını gördükçe

- “Keşke vazifem buralarda olsaydı, keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi. Anadolu hepimize hınç ve güvensizlikle bakıyordu. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya şimdi kendimiz pişmanlığımızı getiriyoruz. Kumar oynadık ve kaybettik” diye düşünmektedir.

Cemal Paşaya sorulan :

- Paşam bu harbe niçin girdik? sorusuna cevap ilginçtir.

- Aylık vermemek için! Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.

İlim, İhtisas ve tecrübe sahibi Mustafa Kemal, vatan ve istiklal düşüncesiyle milletin nesi var nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için vermesi gerektiği düşüncesindedir.

Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan... hepsi böyle ödenmiştir.

Mustafa Kemal büyük harbe girmek karşıtı idi: çünkü O kafa ve sanat adamı idi.

Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı : çünkü O vatan adamı idi.

İşte bütün kitabın özü : İlim ve vatan adamı olunuz.

KİTABIN ANAFİKRİ:

Anafikir olarak;vatan için bir şeyler yapmak gerektiğinde,birer komutan olarak ilk önce fikir va sanat adamı olmalıyız.

ŞAHISLARIN VE OLAYLARIN TAHLİLİ:

a)Şahısların Tahlili:

Falih Rıfkı: Aynı zamanda kitabın yazarı da olan şahıs kştabı kendi hayatından alıntılarla yazmıştır.Yazarımız yedek subay olarak orduda yer almaktadır.Genç ve İttihatçı bir kişiliğe sahiptir.Fakat Enver,Talat ve Cemal Paşaları tanıyınca İttihat veTerakki hakkındaki fikirleri değişir.

Diğer şahıslar: Mustafa Kemal,Enver Paşa,Talat Paşa,Cemal Paşa.

b)Olayların Tahlili:

Olaylar genellikle Garp Cephesinde ve Şam'da vuku bulmaktadır.

YAZARIN HAYATI:

Falih Rıfkı Atay (1894 - 1971)



1894 yilinda Istanbul'da dogdu. Fikra, makale, gezi türlerindeki gazete yazilariyla ve özellikle Atatürk'ü yakindan tanitan anilariyla ün kazanan Falih Rifki Atay, Kovacilar semtindeki Rehberi Tahsil Rüstiyesi'ni bitirdikten sonra Hüseyin Cahit'in Yalçin müdürlük yaptigi Mercan Idadisi'nde ögrenimini tamamladi. Darülfünunun Edebiyat bölümünü bitirdi. Idadide edebiyat ögretmeni olan Celal Sahir Erozan ile kendisinden bir ileri sinifta okuyan Orhan Seyfi Orhon, Falih Rifki'nin edebiyat zevkinin gelismesine yardimci oldular. Ilk Yazilari, Serveti Fünun dergisinin genç yazarlara ayrilan ek sayfalarinda yayimlanan Falih Rifki'nin Tecelli(1911) dergisi ile Süleyman Bahri'nin yönettigi Kadin(1912) dergisinde Cenap Sahabettin ile Ahmet Hasim'in eserlerini hatirlatan siirleri çikti.



1912'de Tanin gazetesinde düz yazilari yayimlanmaga basladi; Istanbul Mektuplari, Edirne lari gibi yazilari çikti. 1913-1914 yillarinda sadaret ve Dahiliye Nazirligi kalemlerinde çalisti. Dahiliye Vekili Talat Pasa ile birlikte gittigi Bükres'ten Tanin gazetesine röportaj yazilari yolladi. Bu dönemdeki yazilari, Türkçülük ve Türkçecilik akimlarinin etkisini tasiyordu. I. Dünya Savasinda yedek subay olarak Suriye'ye gitti; 4. Ordu kumandani Cemal Pasa'nin hususi katipligini yapti. Suriye ve Filistin'deki savas anilarini "Ates ve Günes" (1918) kitabinda topladi. Cemal Pasa'nin Bahriye naziri olmasi üzerine Kalemi Mahsusa müdür yardimciligina getirildi (1917). Kazim Sinasi Dersan, Necmettin Sadik Sadak, Ali Naci Karacan ile birlikte Aksam Gazetesini çikarmaga basladi (1918). Bu gazetede Günün Fikralari basligiyla sürekli yazilar yazdi. Kurtulus Savasini destekleyen etkili yazilari dolayisiyla idam istenerek Kürt Mustafa Divani Harbi'ne verildi. Fakat Inönü Zaferinin kazanilmasi üzerine Divani Harp tutumunu degistirdigi için idamdan kurtuldu. Kurtulus Savasi sona erdigi sirada Izmir'de Atatürk ile görüsmege gelen gazeteciler arasindaydi. Atatürk'ün istegi üzerine Ikinci Büyük Millet Meclisi'ne Bolu'dan milletvekili seçildi (1922). Daha sonra uzun yillar Ankara Milletvekili olarak T.B.M.M.'de bulundu. Hakimiyeti Milliye, Milliyet ve Ulus gazetelerinin basyazarligini yapti.



Yeni Türk Alfabesinin hazirlanmasi ve uygulanmasi sirasinda Dil Encümeninde görev aldi. Serbest Cumhuriyet Firkasi'nin tutumuna siddetle karsi çikti. Ulus gazetesinin basyazarligini yaptigi dönemde Ankara sehir plani jürisinde üyelik ve Imar Komisyonunda baskanlik yapti. 1946'da çok partili döneme geçildikten sonra Ulus gazetesinde Cumhuriyet Halk Partisi'nin savunuculugunu sürdürdü. Demokrat Parti'nin 1950'de iktidara geçmesinden sonra Dünya Gazetesini kurarak (1952) muhalefete geçti; yeni iktidara karsi Atatürk devrimlerini savundu.



Falih Rifki Atay, saglam, atak, çekici, anlatimi ve duru Türkçesiyle Cumhuriyet basininin Encümeninde usta kalemlerinden biriydi. Günlük siyasi olaylari ele alan basyazi ve fikralari yaninda Ulus ve Dünya gazetelerinde Pazar günleri yayimladigi haftalik yazilarinda çok usta bir deneme ve söylesi yazari niteligi gösteriyordu. Gezi ve ani türlerinde Cumhuriyet döneminin çok ilginç ürünlerini verdi.



»Dogum tarihi

1894

»Ölüm tarihi

1971

»Dogdugu Ülke

Türkiye

»Eserleri

"Eski Saat" (1933), "Niçin Kurtulmamak?" (1953), "Çile" (1955), "Inanç" (1965), "Kurtulus" (1966), "Pazar" "Konusmalari" (1966), "Bayrak" (1970), "Ates ve Günes" (1918), "Atatürk'ün Bana Anlattiklari" (1955), "Mustafa Kemal'in Mütareke defteri" (1955), "Çankaya" (1961), "Batis Yillari" (1963), "Atatürk'ün Hatiralari" ; "1914-19" (1965), "Atatürk Ne idi?" (1968), "Fasist Roma", "Kemalist Tiran, Kaybolmus Makedonya" (1930), "Deniz Asiri" (1931), "Yeni Rusya" (1931), "Moskova-Roma" (1932), "Bizim Akdeniz" (1934), "Taymis Kiyilari" (1934), "Tuna Kiyilari" (1938), "Hind" (1944), "Yolcu Defteri" (1946), "Atatürkçülük Nedir?" (1966), "Roman" (1932)..




Alt 21-01-2008, 16:27 #3

cynthia

marguerite duras

KİTABIN ADI SAVAŞÇI
KİTABIN YAZARI DOĞAN CÜCELOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİ SİSTEM YAYINCILIK
BEYOĞLU/İSTANBUL
BASIM YILI KASIM 1999



1.KİTABIN KONUSU:

Psikoloji alanında tanınmış bir öğretim görevlisi olan yazarın, bir öğretmen olan Arif Beyin iç çatışmalarına psikolojik yöntemlerle çözüm bulma çabalarını konu alan, çoğunlukla söyleşi şeklinde yazılmış bir kitaptır.

2. KİTABIN ÖZETİ:

Yazar kitabına e.e.cummings’in “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, Kendin olarak kalabilmek, Dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, Artık hiç bitmez!.. “ sözüyle başlıyor. Kitabın adı olan savaşçı sözü bu anlamda bir savaşçıyı ifade ediyor. Kitabın içerisinde yer alan karakterlerden yazarın kendisi, gerçekte de olduğu gibi algılama, öğrenme, psikoloji ve iletişim konularında uzman ve tanınmış bir öğretim görevlisi; Arif Bey ise mutsuz, kendini aptal gibi hisseden, ne istediğini bilmeyen, yalnız, kendisini kaybolmuş hisseden bir sınıf öğretmeni. İki karakterin tanışmalarından sonra kitap içerisindeki konular yazar ve Arif Bey arasında Arif Bey’in soruları ve yazarın; hayatı, psikolojiyi, toplumu, felsefeyi, iletişim ve insan ilişkilerini konu edinen cevaplarıyla, soru-cevap şeklinde okuyucuya aktarılıyor.

Birinci bölümde arayıştan söz ediliyor. Anlamını yitiren bir yaşamın temel sorununun bireyin varoluşunda sadece kendisi için önemli gördüğü kişiler tarafından tanınmayı, kabul edilmeyi, sevilmeyi, özlenmeyi, değerli bulunup güvenilmeyi istemesi biçiminde yaşaması, kendine özgün bireysel yaşamın olmaması, kendi yaşamının dansını yapamaması olduğu anlatılıyor. Savaşçıdan (Özgün yaşamaya kendini adayan insan) bahsediliyor ve arayışa geçme zamanının geldiği hatırlatılıyor.

İkinci bölümde arayış sonucunda farkına varma ve uyanıştan söz ediliyor. Kişi ancak uyandıktan sonra, daha önce uyuyor olduğunu kavrıyor. Yazar CARL SUNG’ın “Kendi kalbine bakmayanın yaşamı bulanıktır; kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur; içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder.” sözüyle uyuyan kişinin uyuduğunu bilmezse gördüğünün rüya olduğunu anlayamayacağını ve farkına varmanın uyanış için ne derece önemli olduğunu vurguluyor.

Peki bundan sonra ne olacaktır. Üçüncü bölümde niyet etmekten ve savaşçının anlamından bahsediliyor. Savaşçının başkası için değil, kendi gönlü, kendi niyetiyle, kendi yaşamı için savaşçı olduğu vurgulanıyor. Niyetin de anlamlı ve coşkulu bir yarın yaşatmak için yapılması, ancak bu yarının “kişisel bütünlük içinde bildiğimizi bilerek, bilmediğimizin farkında olarak, ikisi arasındaki farkın bilincinde gerçeğe sürekli saygılı olarak“ atılabileceği belirtiliyor.

Dördüncü bölümde yarını ancak kişisel bütünlük içinde yaratabileceğimizden ve bütün kötülüklerin anası, bütün yanlışlıkların, geriliklerin kaynağının gerçeğe saygısızlık olduğu Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” sözüyle vurgulanıyor. İlişkilerde tutarlılık ve vicdan konuları işleniyor.

Beşinci bölümde yarını yaratmak için güçlü olmak gerektiğini söylüyor. Bu gücün nereden geleceği sorusuna, “kim olduğunu bil” diyor. “Kişinin gerçek gücü ortada” ve devam ediyor: “nasıl konuşacağını bil; kiminle, neyi, nerede, ne zaman ve nasıl konuşacaksın? En önemlisi niçin konuşacaksın? BİL” diyor.

Altıncı bölümde yaşamdaki sorumluluk ve savaşçının sorumluluğundan bahsediliyor. Yaşam kimin sorumluluğu? diye bir soruya yazar “Kimine göre ana-babanın; kimine göre evlendiği eşinin; kimine göre komşusunun; kimine göre onu çalıştıran şirketin; kimine göre devletin; kimine göreyse yaşamda sorumluluk diye bir şey yoktur.” diyor.

Yedinci bölümde “Şimdi ve şu anı yaşama tembelliği” neden bu kadar yaygın? Neden görmeyiz bize bakan gözleri, neden kırarız gönülleri, neden pişmanlıklar içinde yuvarlanır gideriz? Sorularının yanıtı savaşçının ölüm bilinci içinde irdeleniyor.

Sekizinci bölümde sıradan, kaybolmuş, güçsüz bir insanın dahi savaşçı olabileceği, bunun yolunun da değişim olduğu belirtiliyor. Bu değişimin nasıl olacağı sorusuna “Farkına vararak ve farkına vardığını yaşayarak.” diyor yazar.

Dokuzuncu bölümde bitmemiş işlerle tanışıyoruz. Bitmemiş işler bitmeden gücümüzü kazanamayacağımız; şimdi ve şu anın tembelliğinden kurtulmamız gerektiği anlatılıyor ve örnek olarak onuncu bölümde Don Juan savaşçı olmanın güçlü örneklerini veriyor.

On birinci bölümde Arif Bey’le yazarın son buluşmasında konuşulanlar genel bir gözden geçiriliyor. Arif Bey’in ilk tanışmadaki psikolojik durumu ile en son durumu karşılaştırılıyor. Konuşulanların gözden geçirilmesi yapılırken yazar kitabın bütününü daha sade ve açık bir dille özet şeklinde okuyucuya tekrar veriyor. Bir insanın düşüncelerinin ve yaşamının nasıl değişebileceği konusu Arif Bey’in düşünceleriyle ortaya konuluyor.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

Hayat boyu yaptığımız davranışlar hakkında sorduğumuz neden ve niçin sorularını cevaplayabilmenin en önemli şartı kendi benliğimizin ve çevremizin farkına varmaktır.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Yazar kitabına e.e.cummings’in “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, Kendin olarak kalabilmek, Dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, Artık hiç bitmez!.. “ sözüyle başlıyor. Kitabın adı olan savaşçı sözü bu anlamda bir savaşçıyı ifade ediyor. Kitabın içerisinde yer alan karakterlerden yazarın kendisi, gerçekte de olduğu gibi algılama, öğrenme, psikoloji ve iletişim konularında uzman ve tanınmış bir öğretim görevlisi; Arif Bey ise mutsuz, kendini aptal gibi hisseden, ne istediğini bilmeyen, yalnız, kendisini kaybolmuş hisseden bir sınıf öğretmeni. İki karakterin tanışmalarından sonra kitap içerisindeki konular yazar ve Arif Bey arasında Arif Bey’in soruları ve yazarın; hayatı, psikolojiyi, toplumu, felsefeyi, iletişim ve insan ilişkilerini konu edinen cevaplarıyla, soru-cevap şeklinde okuyucuya aktarılıyor.

5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Benim görüşüme göre ; yazar kitabın psikolojik ve felsefe konulu olmasından dolayı okuyucuya sürükleyici gelmesi amacıyla kitabı söyleşi şeklinde yazmıştır; bu da kitabın benzerlerinden farklı olarak daha çok tercih edilmesine yol açmıştır. Kitap, biz insanların en büyük sorunlarından biri olan yaptığımız işten zevk alamamızın nedenlerini araştırmakta ve bunun en büyük nedenininde olan bitenin hiçbir zaman farkına varamamamızdan kaynaklandığını ileri sürmekte; bu mantık çerçevesinde hayattan zevk almamız için değişik öneriler sunmasının yanı sıra felsefe tarihini de değinmiştir.




Alt 21-01-2008, 16:27 #4

cynthia

marguerite duras

KİTABIN ADI TOPRAK ANA
KİTABIN YAZARI CENGİZ AYTMATOV
YAYIN EVİ VARLIK YAYINLARI
BASIM YILI 1990

SAYFA SAYISI
112




1.KİTABIN KONUSU:İkinci Dünya Savaşı sırasında savaşta üç oğlunu,kocasını ve gelinini kaybedn bir kadının toprakla yaptığı söyleşiyi anlatıyor.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Tolunay genç bir köylü kızıdır ve Savankul’a aşık olur ve evlenirler.Tek idealleri vardır. O da kendi topraklarını sürebilecekleri kendilerine yetecek bir tarladır.

Evliliğin ardından Tolunay üç erkek çocuk doğurur. Bu çocuklar zamanla büyürler ve bu sırada Savankul köye ilk traktörü getirir. Artık toprak daha kolay işlenmektedir. Çocuklar büyüdüklerinde en büyükleri olan Kasım babası gibi biçerdövercilik yapmaya başlar. Muslubeg çiftliğin komsomolunda sekreter olarak çalışyıordu. En küçükleri olan Caynak şehirde okuyor,öğretmen olmaya çalışıyordu.

Kasım Aliman isminde güzel bir kızla evlenmişti. Hala traktörle çalışıyordu. Tolunay bu halinden çok mutluydu. Bundan ddaha mutlu olamayacağını düşünüyordu. Günler bu şekilde gecerken bir gün savaşın patlak verdiği haberi öğrenilir. Tüm köylerden orduya insanlar çağırılıyordur ve Kasım’da askere çağırılır. Onun ardından Savankul ve Muslubeg’de askere giderler. Evde sadece Tolunay,Aliman ve Caynak kalmıştır. Artık tüm köylüler cephedeki askerler için çalışıyorlardır.

Savaş sürerken Caynak da evdekilerden habersiz askere gider. Savaşın sebep olduğu açlık ve sefalete köylüler zor dayanmaktadır. Birgün Savankul ve Kasım’ın cephede şehit oldukları haberi gelir. İki kadında bu haberle yıklırlar. Bir süre sonra Caynak’ın da savaşta kaybolduğu haberi gelir.Yeni hayatlarında artık birer dul kadındırlar. Tolunay gelini için üzülmektedir. Kocasını kaybeden Aliman kendisini çok yanlız hisseder. Bu arada köylerine bir çoban gelmiştirve Aliman’la bu çoban arasında bir ilişki yaşanır. Aliman hamile kalır.

Herşeye rağmen Tolunay gelinine sahip çıkar. Aliman’ın karnını şişmesini görmemezlikten gelir. Aliman bu halinden çok utanmaktadır. Bir gece Aliman’ın yatağından kalktığını gören Tolunay Aliman’nın doğum yaptıpını görür. Doğumda zorlanan Aliman’I kasabaya götürmeye çalışırken çocuk doğar ama Aliman ölür.

3.KİTABIN ANAFİKRİ:İnsanlar dogaya ve toprağa sahip çıktıkça toprak onların rızkını verecektir.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

TOLUNAY:Kitabın ana kahramanıdır. Gençliğinde çok güzel ve çalışkan bir kadınmış.

SAVANKUL:Kara bıyıklı esmer bir yiğit. Azimli ve çalışkan.

KASIM:Babasın benziyor. Karısını seven iyi bir evlat.

MUSLUBEG:Aabeyi gibi o da babasına benziyor. Müzikten hoşlanan bir insan.

CAYNAKaha çok annesine benzior.Kara gözleri var.

ALİMAN:Genç,esmer bir dağ kızı.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap okuyanı sıkmadan kolayca bitirilebilecek şekilde yazılmış. Kitabın anafikri ve geçen olaylar birer

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: Cengiz Törekuloviç Aytmatov 12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'da Şeker adlı bir köyde doğdu.Babası Törekul Aytmatov at yetiştiricisiydi. Kırgızistan'a,dağlık yörelere Ekim devrimi daha yeni ulaşıyordu. Yazarın çocukluk yılları sistemin yeni yeni yerleşmeye başladığı yıllararastlar.Geçmişe bağlı yaşlı neslin yanında yeni düzene ayak uydurmuş genç kuşak da toplumdaki yerlerini alıyorlardı. Yazar kolhoz tarlalarında çalıştı.Çevresini,tabiatı,insanları o yıllarda tanımaya başladı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında bütün yetişkinler savaşta oldukları için gençlere çok iş düşüyordu. Henüz on beş yaşındayken köyü Sovyetinde sekreterlik yaptı,tarım makinalarının hesaplarını tuttu. Daha sonra Kazakistan'daki Cambul veterinerlik teknik okulunda okudu Ardından Frunze(bugünkü Bişgek tarım enstitüsünde okudu.Zooteknisyen olarak bütün ülkeyi ,Kazakistan'ı dolaştı. Aynı zamanda da bir gazeteci sıfatıyla çalışıyor,sürekli gözlem yapıyordu. Pek çok genç nesil mensubu gibi halkından uzaklaşmadı,insanına daha da yakınlaştı. Kırgız gazetelerindeki yazıları,redaksiyon servislerinde aldığı görevler ,muhabirlik faaliyetleri onu yavaş yavaş edebi dünyaya hazırlıyordu.Yazarın akıcı uslubu,kurgudaki başarısı bu ön araştırmalarıyla yakından ilgilidir.




Alt 21-01-2008, 16:28 #5

cynthia

marguerite duras

KİTABIN ADI :GÜN OLUR ASRA BEDEL
KİTABIN YAZARI :CENGİZ AYTMATOV

YAYIN EVİ :ÖTÜKEN

BASIM YILI :EKİM 2000

SAYFA SAYISI :432



1.KİTABIN K0NUSU:II.Dünya Savaşı;ından sonra Kazak bozkırlarında bir tren istasyonunda yaşamaya başlayan Yedigey’inburada tanık olduğu olaylar.

2.KİTABIN ÖZETİ:Roman kahramanı Yedigey Cangeldin,cepheden döndükten sonra,Kazak bozkırlarında küçük bir aktarma istasyonunda çalışmaya başlar.burada tanık olduğu ve uzak geçmişine çağrışım yapan olaylar,gerçekte bir siyasi rejimin gümbür gümbür çöküşünün nedenlaeridir.

Yedigey’in çok eski ve yakın arkadaşı olan Kazangap ölür.Onun için bir cenaze töreni düzenleler.bu törene Kazangap’ın şehirde oturan oğlu ve kızını da çağırırlar.Kazangap’ın cenazesini mezarına götürürken,Yedigey kendisinin ve milletinin geçmişini,acı-tatlı,düşündürücü yanlarıyla bir bir gözlerinin önünden geçirir.O gün ‘Asra bedel bir gün’ olur onun için.Sevdikleri kişinin cenazesini Naymanlar’ın kutsal mezarlığına götürdükleri zaman,orada bir uzay üssünün kurulmuş olduğunu görürler ve cenazenin gömülmesine izin verilmez.Öte yandan,Rus-Amerikan ortak araştırması sonunda kozmonotlar,uygarlık düzeyi Dünyanınkinden çok daha yüksek bir gezegen keşfeder.Bu gezegende yaşayanlar dünyalılarla ilişki kurmak isterler.Fakat daha yüksek bir uygarlığı ,daha iyi bir yönetimi kendileri için zararlı gören dünyalı yöneticiler bu isteği reddederler.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:Aytmatov anlatım gücüyle insanları mankurt olmaktan kurtaralım mesajını vermektedir.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHIŞLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:Kitaptaki olaylar genelde küçük kasaba hayatını anlatmakta ve karakterler çok gerçekçi durmaktadır.Ancak kitapta geçen uzay üssü ile ilgili bölümler romana biraz bilim kurgu havası katmaktadır.Kişlere gelince;

YEDİGEY:Romanın baş kahramanıdır.Savaşmış geleneklerine bağlı önder bir kişiliği vardır.

UKUBALA:Kocasını seven artık yaşlılığı iyiden iyiye hisseden yardımsever bir kadındır.

KAZANGAP:Yedigey’in çok eski bir arkadaşıdır.Köye yerleşmesinde ve işi bulmasında büyük katkısı vardır.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitapta bir rejimin baskısı altında yaşan ve kültürel değerlerini kaybetmeye yüz tutmuş bir köyde geleneklerine bağlı bir insan ve çabalarını görüyorum.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:Cengiz Törekuloviç Aytmatov 12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'da Şeker adlı bir köyde doğdu.Babası Törekul Aytmatov at yetiştiricisiydi. Kırgızistan'a,dağlık yörelere Ekim devrimi daha yeni ulaşıyordu. Yazarın çocukluk yılları sistemin yeni yeni yerleşmeye başladığı yıllararastlar.Geçmişe bağlı yaşlı neslin yanında yeni düzene ayak uydurmuş genç kuşak da toplumdaki yerlerini alıyorlardı. Yazar kolhoz tarlalarında çalıştı.Çevresini,tabiatı,insanları o yıllarda tanımaya başladı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında bütün yetişkinler savaşta oldukları için gençlere çok iş düşüyordu. Henüz on beş yaşındayken köyü Sovyetinde sekreterlik yaptı,tarım makinalarının hesaplarını tuttu. Daha sonra Kazakistan'daki Cambul veterinerlik teknik okulunda okudu Ardından Frunze(bugünkü Bişgek tarım enstitüsünde okudu.Zooteknisyen olarak bütün ülkeyi ,Kazakistan'ı dolaştı. Aynı zamanda da bir gazeteci sıfatıyla çalışıyor,sürekli gözlem yapıyordu. Pek çok genç nesil mensubu gibi halkından uzaklaşmadı,insanına daha da yakınlaştı. Kırgız gazetelerindeki yazıları,redaksiyon servislerinde aldığı görevler ,muhabirlik faaliyetleri onu yavaş yavaş edebi dünyaya hazırlıyordu.Yazarın akıcı uslubu,kurgudaki başarısı bu ön araştırmalarıyla yakından ilgilidir.




Alt 21-01-2008, 16:28 #6

cynthia

marguerite duras

KİTABIN ADI : ATAÇAĞ
YAZAR ADI : Cem KAPYALI

YAYINEVİ : ADA KİTABEVİ

BASIM TARİHİ : 1996



1. KİTABIN KONUSU:



Kitapta, birçok sorunlarla karşılaştığımız günümüz Türkiyesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde ve Cumhuriyet’in başlarında canla başla mücadele etmiş olan genç Türkiye arasında bir karşılaştırma yapılmaktadır.


2. KİTABIN ÖZETİ:



Ataçağ, Can Kapyalı’nın 1905 ile 1938 yılları arasına koymuş olduğu addır. Gerçekten de bu dönem, Anadolu’nun bağrında doğan yeni bir çağdır. Artık “Hasta Adam” olarak kabul edilen; Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine yepyeni, çağdaş bir cumhuriyet kurulmuştur.



Cem Kapyalı, bu kitapta olaylara farklı bir gözle bakıyor. Özellikle günümüz insanının dünyaya bakış açısı ile Kurtuluş Savaşı’nı destanlaştıran genç kuşak arasında bir değerlendirme yapıyor.



Osmanlı İmparatorluğu Mustafa Kemal Ataürk’ün; yetişme evresinde artık yitirilmiş bir devlettir. Büyük devletler (İngiltere, Fransa, Rusya) bu pastayı paylaşma planlarıyla yıllarca süren savaşlarla önce Macaristan’ı elimizden almışlar, daha sonra da çeşitli dalavereler ve propagandalarla 600 yıllık imparatorluğun göz bebeği Balkanların bağısız hale gelmiş Balkan devletleri tarafından ist6ila edilmesine göz yummuşlardır.



I.Dünya Savaşı yılları imparatorluğa son darbenin vurulduğu dönemdir. Tabi ki; Enver Paşa ve kurmayları İmparatorluğu birçok hayalle de olsa geri almayı amaçlıyordu. Bu uğurda Sarıkamış’da ve Suriye, Irak,Suveyş ve Yemen’de daha bıyığı terlememiş genç delikanlılar şehit oldu. Mustafa Kemal Bey’in Ataçağ’ı başlattığı Çanakkale Zaferi’yle tüm dünyaya tekrar Türk’ün azim ve kararını gördü.



Kurtuluş Savaşı; işgalci İtilaf Devletleri’nin doyumsuz isteklerinden ve Türk milletinin boyunduruk altına girmek istememesinden doğdu. Türk insanı, büyük bir çaba ve önderinin yol göstericiliğiyle bu ateş çemberinden 1923 yılında; hem özgürlüğünü tüm dünyaya ilan ettiği Lozan Antlaşması’nı, hem de yepyeni, çağdaş bir cumhuriyeti doğurdu.



Yıl 1996, kitabın yazıldığı tarih; Türk insanı Atalarının bıraktığı azmi ve kararlılığı kaybetmek üzere. Ama halen Türk Ordusu’nun önderliğinde bir çağ devam etmekte: O da ATAÇAĞ…





3. KİTABIN ANAFİKRİ:



Geçmişimize bakarak öncelikle sistemimizi tekrar gözden geçirmeli ve yeni oluşumlarla, yeni anlayışlarla yepyeni bir demokrasi anlayışı oluşturmalıyız. Yani Atatürk’ün bize 1938’de bırakmış olduğu çalışkanlık meşalesini tekrar yakmalı ve bu meşaleyle yeni ufukları aydınlatmalıyız.



4. YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:



Can Kapyalı, 1929 yılında İstanbul’da doğdu. Babası bir subaydı. Ankara Üniversitesi Dil-tarih-coğrafya bölümünü bitiren Can Kapyalı birçok tiyatro eseri sundu. 1996 yılında babasına ve ailesine ithafen Ataçağ adlı kitabını yazdı. Halen Ankara’da oturmakta olan Can Kapyalı evli ve iki çocuk babasıdır.



5. ŞAHSİ GÖRÜŞLER:



Yazarın biz gençleri etkilemeyi bir uslupla kitabı kaleme alması beni çok etkiledi. Özellikle Kurtuluş Savaşı yıllarında dedelerimizin çektikleri acıları okumak beni heyecanlandırdı. Bir anda Atatürk’ün yanında olmayı arzuladım. O’nun emir subayı olarak bu tarihe mal olmuş savaşa katılmak benim tüm düşünce dünyamı değiştirebilirdi. Savaşların içinde yoğrulmuş bir milletin, torunu olan bizler geçmişimize daha çok önem vermeliyiz. Tarihimize sırt çevirmeyerek onu okumalı, ondan ders almalı ve gelecek kuşaklara güçlü, gelişmiş bir devlet bırakmak için çalışmalıyız.




Alt 21-01-2008, 16:29 #7

cynthia

marguerite duras

1. ESERİN ADI: GELİBOLU

YAZARI: Buket UZUNER

SAYFA SAYISI: 318

BASKI YILI: 1998

BASILDIĞI YER: Remzi Kitabevi

KONUSU: Çanakkale Savaşlarında şehit olan dedesinin kayıp mezarını bulmak için uğraşan Yenizelandalı Viktorianın öyküsü…



2. ESERİN KISA ÖZETİ:

Viktoria Taylor Çanakkle savaşlarında şehit olan dedesinin mezarını bulmak amacıyla Yenizelanda’dan Geliboluy’a gelmiştir. Rehberi Mehmet ile gelibolunun küçük köylerinde gezen Viki bir köy kahvesinde, adına özel bir köşe hazırlanan , Çanakkale savaşlarınd şehit düşmüş olan Ali Osman Taylar’ın resmini görünce bu kişinin dedesi olduğunu iddia eder. Ancak köy halkı vatan için savaşmış ve kanını akıtmış Türk şehidi Ali Osman Taylar’a yapılan bu davranışı çok büyük bir hakaret olarak karşılar ve Viktoria’yı derhal köyden uzaklaştırırlar. Bu olaydan tüm Türkiyenin tv ve basın sayesinde kısa sürede haberi olur. Viktoria bu iddiasını kanıtlamak için Ali Osmanın halen hayatta olan kızı ile görüşmek için elinden gelen herşeyi yapar. Ali Osmanın kızı olan Beyaz Taylar adeta ayaklı bir tarihtir. Çok inatçı olan bu kadın, dış görünüşünün zıttına çok zeki ve biligilidir. Viktoria ile konuşurken tercüman kullanmadan kendisi ingilizce konuşmaktadır. Viki beyaz halanın inadını kırmayı başarır ve onunla görüşür. Bu görüşmeden sonra gerçekler birbir ortaya çıkar. Ali Osman Taylar aslında bir anzak askeridir ve savaşta ağır yaralanmıştır. Onu bir çukurun içerisinde hareketsiz halde bulan Beyazın annesi yaralarını iyileştirmiş ve iyi bir duruma getirmiştir.Bir süre sonra da evlenmişlerdir. Viktoria, Ali Osmanın torunudur aslında. İşte tüm bunlar Beyaz hala sayesinde birbir ortaya çıkmıştır. Viktoria iddiasında haklıdır ve bunu uzun ve zor uğraşlardan sonra kanıtlamayı başarmıştır. Ancak bu olay ne basına ne de köy halkına bu şekilde aktarılmamıştır. Çünkü onların tepkisi ile karşılaşabilir ve bunu kabullenmeyebililerdi. Doğruyu yalnızca üç kişi biliyrdu. Victoria, Beyaz hala ve Beyaz halanın yeğeni Ali Osman.





3.MUHTEVA BİLGİSİ:



a)Eserdeki kişilerin tasviri:

Beyaz Taylar: Çok inatçı ve sert bir kişiliğe sahiptir. Ancak bu sert kişiliğin altında bambaşka duygusal bir insan daha vardır aslında. Babasından aldığı bilgileri kendi çabaları ile geliştirmiştir. Bu nedenle çok bilgili ve zekidir. Ancak okulu elinde olamayan nedenlerle yarıda bırakmıştır.

Viktoria: Fiziksel olarak; Uzun boylu, biraz zayıf, uzun saçlı ve güzel br turist kızıdır. Manevi değerlerine sıkısıkıya bağlıdır. Bu yüzden dedesinin mezarını bulabilmek için elinden geleni yapmıştır.



b)Olayın geçtiği yer ve zaman: Olay Çanakkale’nin Gelibolu yarımadasında geçmektededir. Eserin içinde lara yer verilliş . Bu lar Birimci dünya savaşında yazılmıştır.Ancak Kitap geçen olay 1993-1995 yılları arasında geçiyor.



c)Anafikir: Başkaları ne derse desin herzaman kendi fikirlerimizin arkasında olamalıyız.



d)Tür Bilgisi: Bu eser bir romandır. Roman, düz yazı biçiminde yazılan ve öyküye göre daha uzun olan bir edebiyat türüdür. Romanın en yaygın ve en kısa tanımlarından birisi budur. Roman, kişi ve olaylar aracılığıyla geçmişin ve bu günün gerçek yaşamını, az ya da çok karmaşık bir örgü içinde anlatan bir edebiyat türü olarak tanımlanır. Bazı tanımlamalara göre ise roman bir düş ürünüdür. Gerçek yaşama uygun olabileceği gibi uygun olmayabilirde; romancı kendi kafasında kurduğu bir dünyayı yansıtabilir. Romanda serüven; gelenek. Görenek ve kişilerin incelenmesi duyguların ve tutkuların çözümlemeleri vardır. Bütün bu tanımlamalar ve nitelemeler çağdaş roman içinde geçerli olmakla birlikte, daha çok 19. yy romanının özelliklerine dayanır.



5.ESER HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞ: Eser Tarihsel bir roman özelliği taşıyor. Ancak tamamen bir kurgu.Buket Uzunerin akıcı anlatımı sayesinde okuyucuyu kesinlikle sıkmıyor. Sayfa sayısı fazla olmasına rağmen bir solukta okunabiliyor.



4. YAZAR HAKKINDA BİLGİ: Gazetelerde yazdığı köşe yazıları ile tanınan Buket Uzuner son zamanlarda yazdığı akıcı kitapları ile adından çokça söz ettirmiştir. Yazar hakkında ayrıntılı bir bilgi yoktur.




Alt 21-01-2008, 16:30 #8

cynthia

marguerite duras

KİTABIN ADI
KÖPRÜ



KİTABIN YAZARI
Ayşe KULİN



YAYINEVİ Remzi Kitabevi



BASIN YILI
Nisan 2001



SAYFA SAYISI
255




1. KİTABIN KONUSU : Anadolu da yaşayan trajik bir yaşam öyküsü olan KÖPRÜ, Erzincan dolaylarında, fırat nehri üzerinde inşa edilen bir köprünün, bu köprüyü yaptırabilmek için çırpınan bir bürokratın ve yöre insanının romanı.



2. KİTABIN ÖZETİ : Bayram çocuk bekleyen bir babadır. Ve karısının doğum zamanı gelmiş çatmıştır. Sancılarla beraber Bayram, karısını hastaneye götürecektir Ama fırat buna engel olmaktadır. Fırat’ın karısına geçmeyen bayram ve onun talihsiz karısı oracıkta doğurur. Fakat karısı bu acıya dayanamaz ve kan kaybından yaşamını yitirir. O günden sonra Bayram ve onun çocuğu yalnız başına yaşamaktadır. Bayram çocuğu alarak doğru Valinin yanına gider ve olayı ona söyler. Vali o günden sonra bu olaya yakınlaşır ve köprüyü yaptırabilmek için girişimlerde bulunur. Köprüyü, Erzincan’ında dışında yabancı bir mühendise yaptırmak istiyordu. Bunun için Gürcistanlı baba ve oğul mühendislerle görüşmelere başladı. Gürcü mühendisler köprüyü yapabileceklerini söyleyerek Gürcistan’a dönmüşler; fakat bir daha geri dönmemişler. Bunun üzerine Ankara dan bir mühendisle görüşmeye başladı. Mühendisler Erzincan’a gelerek köprü yerini gördü ve birkaç inceleme yaparak köprüyü yapabileceklerini söylediler. Mühendisler Ankara’ya dönerek gerekli çalışmalara başladı ve bir grup oluşturdular. Yaklaşık bir hafta bir çalışmadan sonra köprü Erzincan da değil de Ankara da yapılarak tırlar la Erzincan’a götürüleceğini söyledi. Vali buna şaşırmıştı. Fakat mühendislere güveni sonsuzdu. Valinin etrafındakiler buna inanmıyorlardı. Vali etrafındakilere aldırmayarak gerekli parayı sağlamaya çalışıyordu. Yaklaşık bir ay sonra ilk grup Erzincan’a giderek köprü ayaklarını dikmeye gelmişlerdi. Daha çalışmanın ikinci gününde gerçekleşen terörist saldırıyla personel Ankara’ya kaçmışlardır.



Öksüze bakan Elmas ile Mevlüt yasak aşklarından dolayı ailesine yakalanmaktan korkuyordu. Mevlüt, İstanbul da ki asker arkadaşını ayarlayarak İstanbul’a gitmeyi düşünüyordu. Vali gerekli gıdasal yardımı öksüze bakan aileye sağlıyordu.



Mühendisler köprünün yapımını tamamlamış ve Tırlar la Erzincan’a yola çıkmışlardı. Mühendisler ve Vali bir araya gelerek köprünün montajı hakkında konuşmaya başladılar. Köprünün kıyıdaki ilk ayağı oturtturulmuştu. Diğer ucunu ise karşıya geçirmek için, Feribottan

Tahta güvertesine köprünün diğer ayağı oturtturulmuştu. Yalnız bir sorun çıkmıştı. Daha yolun yarısında feribot bozulmuştu. Çalışmalar aksamıştı. Bu da halkta tedirginlik yaratmıştı. Bir sonraki gün bozukluk giderilmiş ve yoğun bir çalışmayla köprü tamamlanmıştı. Yapıldığı akşam Vali, Bayram ve Öksüz köprüye oturarak ufka doğru bakıyorlardı.



3. KİTABIN ANA FİKRİ : Yaptığımız bir işte azimle çalışmalı ve sonucunu sabırla beklemeliyiz ki bir sonuca ulaşabilelim.



4. KİTPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : Kitapta ki olaylar gerçek olduğundan, kitaba bir ılımlı yaklaşım yaratmaktadır. .



Vali, hırslı, iradeli ve bir şeyler yapma ve kazandırma yolunda olan birisidir.



Bayram, kendisinin çektiği acıyı başkalarının da yaşamasını istemeyen yardımsever birisidir.



Elmas ve Mevlüt, yakalanma korkusuyla sürekli yer değiştiren ürkek iki eştir.



Gürcü Mühendisler, İki yüzlü ve sözlerine inanılmayan kişilerdir.



Tür Mühendisler, PKK terörüne rağmen işlerinden yılmayan ve köprüyü yapan kişilerdir.



5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Kitaptaki gerçek olaylar duru ve akıcı bir üslupla anlatıldığından; Türkiye gerçeklerini de içerdiğinden bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.



6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :



Ayşe KULİN, Arnavut köy Amerikan Kız Koleji Edebiyat bölümünü bitirdi. Çeşitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı. 1986’da sahne yapımcılığını ve sanat yönetmeliğini üstlendiği “Ayaşlı ve Kiracıları” adlı dizideki çalışmasıyla Tiyatro Yazarları Derneğinin En İyi Sanat Yönetmeliği Ödülünü kazandı.



1977 de yayınlanan “Adı : Aylin” adlı biyografik romanı ile, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından yılın yazarı seçildi.




Alt 21-01-2008, 16:30 #9

Gнøul

Pandøra
asLnda bu başLık yanLış bence açıLmaması gerekir çünkü kimse kitap okumuyor buraLrdan buLuyor ben hiç sevmiyorum böyLe şeyLeri ama yinede sağoL




Alt 21-01-2008, 16:31 #10

cynthia

marguerite duras

Kitabın Adı :Sarıkamış Dramı
Kitabın Yazarı : Alptekin MÜDERRİSOĞLU



1.Kitabın Konusu:

Sarıkamış Dramı,Enver Paşa ile Albay Hafız Hakkı’nın kişisel tutkularının çatışmasından, çılgınca tutumlarından, gerçekleri görmezlikten gelerek acımasız emirler vermelerinden doğmuş;sonuçta iki hafta içinde doksan bini aşkın Türk genci donarak ölmüştür.Dramı bütün ayrıntılarıyla açıklayabilmek için yazar mozayık diye tanımlayabileceğimiz çalışma biçimini seçerek,bir mozayık taşı gibi tek başına anlam taşımayan savaşçı anılarını, gazete haberlerini, çarpışmaları, verilen emirleri, belgeleri, komutanların tutum ve davranışlarını gün gün sıralayarak dramı her yönüyle ortaya çıkarmaya çalışmıştır.

2.Kitabın Kısa Özeti:

Altıyüzyıllık Osmanlı tarihinde ilk kez padişah Mehmet Reşat, I nci Dünya Savaşı’na yol açan olayın gerçek nedenini bilmeden, halka savaş çağrısında bulunuyordu.Padişahtı ama ne var ki koskoca imparatorluğu ildilendiren olaylara çok uzak kalıyordu.Olayları sonradan öğreniyor, kendine anlatıldığı şekilde kabul ediyordu.Harbiye Nazırlığına yükselen Enver Paşa bir diktatör gibi davranıyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nda doğuda Ruslarla ilk karşılaşma Eleşkiri civarında Köprüköy’de oldu.Karşı saldırıya geçen Türk Ordusu Azap Köyü savaşını kazandı.Fakat iyi keşif yapılamadığı için eski sınırına çekilemedi.İttifak Devletleri yanında savaşa katılarak Almanlara yardım amacını güden Başkumandan Vekili, 14 Aralık 1914’te Köprüköye geldi.Askeri teftiş ettikten sonra hemen Rusların elinde bulunan Sarıkamış’a taarruza karar verdi. Verilen bu kararın uygulanmasının kötü hava ve arazi şartlarıyla mümkün olmadığına inanan ve bu taarruzun ilkbaharda yapılmasını isteyen III ncü Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’yı azlederek Ordu Komutanlığını üstüne aldı.Enver Paşa kış ortasında bir buçuk metre kar altında, eksi 25 derecede ve 2000-3000 metre yükseklikte, arazinin dağlık ve ancak patika yollarından yararlanılabildiği bir yerde yazlık elbisesi, yarı çarıklı askerlerle taarruz yapıp amacına ulaşacağını sanıyordu.Böylelikle bir an önce saldırıya geçip ilkbahara kadar elden geldiğince Kafkasya içlerine girip olası bir barışla elimize bir şeylerin geçeceğine inanıyordu.Enver Paşa’nın temel düşüncesi başarı,dış görünüş ve giysilerle değil, her askerin kalbindeki yiğitlih ve cesaretle kazanılacağı idi.

Enver Paşa’nın yanında yalnızca Alman subayları bulunuyordu.Birliklerin kış koşulları altında yürüme ve savaşma yeteneklerini bilen Türk subaylarının görüşünü ise pek dikkate almıyordu.X ncu Kolordu’nun başında ise padişahın damadı olduğunu sık sık tekrarlamaktan bir türlü geri duramayan Albay Hafız Hakkı vardı.O da büyük zaferler kazanma hırsına kapılmıştı.

Tüm kötü koşullara rağmen savaş başladı.Enver Paşa’nın planı Sarıkamış-Erzurum arasında bulunan Rus asıl kuvvetlerini XI nci Kolordu ile sıkıştırırken IX ncu Kolordu ile Bardız, XX nci Kolordu ile Olyu yönlerinde ilerleyerek Rus Ordusunu geriden kuşatıp yok etmekti.Enver Paşa, 25 Aralıkta geride kalan öteki birlikleri beklemeksizin Sarıkamış üzerine harekete geçti.Bardız geçitini tutan Rus kuvvetlerini gece yarısına kadar süren çarpışmalar sonucunda Sarıkamış’a atan 29 ncu Tümen, 26 Aralık sabahı kendisine katılan 17 nci Tümenle birlikte taarruza başladı.Ancak taarruz gelişemedi ve durdu.Sarıkamış’a bir an önce ulaşmak için cebri yürüyüşle Allahuekber Dağları’nı aşan X ncu Kolordu 28 Aralık günü Sarıkamış doğusuna varmayı başardı.Böylece iki kolordu Sarıkamış’ta birleşti.Ancak IX ncu Kolordu Sarıkamış Dağları’nda ,X ncu Kolordu Allahuekber Dağları’nda çarpışmaları soğuk ve açlık yüzünden erimiş iki kolordunun asker sayısı onbin kişiye kadar düşmüştü. İki kolordunun 20 Aralık öğleden sonra başlayan taarruzu gecede sürdü.Küçük bir kuvvet Sarıkamış’a girdiysede geri çekilmek zorunda kaldı.

Enver Paşa’nın İstanbul hükümetine gönderdiği telgraf da bir ibret belgesiydi.gerçekleri tamamen saptırıyordu.Hiçbir hesaba kitaba dayanmayan giriştiği akıl almaz saldırı Enver Paşa’ya göre Rus Ordusu’nun kesin saldırısıyla sonuçlanmamıştı. Ortada ise büyük bir gerçek vardı.Türk ordusu tarihinde görülmemiş bir yıkım ve bozguna uğramıştı. Ayrıca Enver Paşa gönderdiği telgrafın son bölümünde olayların gizlenmesini de istemişti.İstanbul’a varır varmaz bu işi bizzat kendi üstlendi.Böylece bu başarısızlık İstanbul ve diğer bölgelerde yeterince duyulmadı.

Sarıkamış’ta kaybettiğimiz asker sayısında iki belge vardır. İlk belgeye göre IX ncu Kolordu 36.784, X ncu Kolordu 46.743 , XI nci Kolordu 21,819 ve II nci Süvari Tümeninin 3.928 kaybıyla toplam kaybımız 109.274’e ulaşmaktadır.Diğer belgeye göre ise XI nci Kolorduya 22 Aralık 1914 gününden sonra asker desteği yapıldığı belirtilmektedir.Bu da belgeye göre 6 tabur kadardır.Bu duruma göre kaybettiğimiz asker sayısı 113.000-114.000’e ulaşmaktadır.En acı olay ise bu askerlerimizin 90.000-96.000 kadarı donarak feci şekilde can vermiştir.Tüm bunların sorumlusu gerçekleri bir türlü görmek istemeyen hayalci Enver Paşa idi. Enver Paşa Kafkasya’yı alacağım derken İngiltere ve Fransa’ya Çanakkale Boğazı’na saldırmaları için davetiye çıkarmıştır.

3.Kitabın Ana Fikri:

Her zaman yaptıklarımızın sonucu görmeli, özellikle kendi menfaatlerimiz için başkalarının hayatını riske atmamalıyız.

4.Kitapta Olayların ve Şahısların Değerlendirilmesi:

Mehmet Reşat:I nci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı tahtında bulunmasına rağmen koskoca imparatorluğu ilgilendiren olaylara çok uzak kalıyordu.

Enver Paşa:Kişisel tutkularının esiri olarak verdiği ve uygulattığı kararlarla doksan bini aşkın Türk gencinin donarak ölmesine neden olmuştur.

Albay Hafız Hakkı:Padişahın damadı olmasının verdiği güven ve sahip olduğu kazanma hırsı onu da etkilemiş ve gerçekleri görmesini engellemiştir.

Hasan İzzet Paşa:III ncü Kolordu komutanıyken alınan kararların yanlış olduğunu belirtmiş,yaptıkları Enver Paşa ve adamlarının düşüncelerine ters olduğu için görevinden azledilmiştir.

5.Kitap Hakkında Şahsı Görüşler:

Türk tarihi açısından bir dönüm noktası olabilecek bir savaşın, yapılan hatalar zinciriyle nasır hezimetle sonuçlandığını okudum.Belki hata yapanlar da bu ülkeyi en az bizim kadar seven vatanperver insanlardı fakat liderlik böyle anlarda meydana çıkar.

6.Kitabın Yazarı Hakkında Kısa Bilgi:

Çocukluğundan beri Sarıkamış olayına ilgili olan Müderrisoğlu,lise yıllarında okuduğu bir tarih dergisiyle inceleme yapmaya karar verir.Ayrıntılı bilgi aramaya başlamasına rağmen Sarıkamış ile ilgili pek fazla bilgiye ulaşamamış bunda, Enver Paşa’nın dramı unutturmak istemesinin rolü olduğunu öğrenince konuyu derinlemesine araştırmaya başlamıştır.Yazar,mozayık diye tanımlayabileceğimiz çalışma türünü şeçmiştir.

Eserleri:Sarıkamış Dramı, Yoksulların Zaferi, Fotoğraflarla Kurtuluş Savaşının Maddi ve Mali Kaynakları.




Alt 21-01-2008, 16:32 #11

cynthia

marguerite duras

KİTABIN ADI ÖLÜ CANLAR
KİTABIN YAZARI Gogol ( Melih Cevdet ANDAY )
YAYINEVİ VE ADRESİ Sosyal Yayınları
BASIM TARİHİ MART 1983
KİTABIN YAYIM MAKSADI Roman ( Dünya Klasikleri )
KİTABIN ÖZETİ :
1. BÖLÜM :
N.......... kentinin merkezindeki büyük hana bir yolcu oldukça güzel, küçük, yaylı bir araba ile gelir. İlk etapta bu kimsenin ilgisini çekmez. Gelen şahıs Pavel İvanoviç ÇİÇİKOV’dur. Kendisini danışman, çiftlik sahibi ve iş için yolculuk eden biri olarak tanıtır. Tez elden kentin ileri gelenleriyle tanışır: Vali, polis memuru, yargıç, savcı, çiftlik sahipleri vs. ve gittiği her yerde kendini görgülü bir salon adamı olarak gösterir; konusu ne olursa olsun her konuşmada canlı, ilgi uyandırıcı sözler söyler.
Her gün akşam toplantılarına, yemeklere gider hoş vakit geçirir. Sıra kent dışı ziyaretlere geldiğinde ise işe önce çiftlik sahibi Manilov ile Sobakeviç’ten başlar. Çünkü onlara söz vermiştir. Belki de ÇİÇİKOV’u bu ziyaretlere zorlayan daha temelli, daha ciddi, daha derin nedenler vardır. Önce Manilov’un çiftliğine gider. Manilov ailesi üzerinde çok iyi izlenimler bırakır. Yemekten sonra çalışma odasına geçip iş konularında konuşmaya başlarlar. Çiçikov öncelikle Manilov’a kaç tane kölesi olduğunu, en son sayımı hükümete ne zaman sunduğunu, kaç kölenin öldüğü gibi sıradan sorular sorar. Ancak o kadar çok ölen olmuştur ki Manilov bile sayısını kahyadan öğrenir. Ancak Çiçikov bunların listesini isteyince ortalık birden gerginleşir ve Manilov bunu niçin istediğini sorar. Çiçikov ne diyeceğini şaşırır ve ancak “Köylü satın almak istiyorum.” diyebilir. Daha sonra toparlayarak ölmüş olan köleleri almak istediğini söyler. Yani ölmüş ama yaşıyor gibi görünen köylüler ...
ÇİÇİKOV uzun tartışmalardan sonra Manilov’a ölmüş köylüler için devlete boşuna vergi ödediğini anımsatarak bunları kendisine satmasını teklif eder. Ancak Manilov aralarındaki dostluğu öne sürerek bu iş için para istemeyeceğini söyler. Anlaşmalar yapılır ve Çiçikov evden ayrılır. Yolda yağmura tutulur ve arabaları devrilir. Ancak kısa sürede toparlanıp yola tekrar koyulurlar. Karşılarına çıkan ilk evin kapısını çalarlar. Ev sahibi onları içeri alır ve ağırlar. Geceyi orada geçirirler. Sabah ev sahibi bayana nerede olduklarını sorar. Anlaşılan yanlış yoldan gitmişlerdir. Geldikleri ev ise çiftlik sahibi bayan Koroboçka’nın evidir. Çiçikov, Manilov’a köylülerle ilgili sorduğu soruları bayan Koroboçka’ya da sorar. Lafı evire çevire ölü köylülerin satışına getirir. Bayan Koroboçka şaşkınlıktan küçük dilini yutar. Ancak Çiçikov, bayan Koroboçka’ya, ölen köylüler için boş yere vergi ödediğini, kendisine yardım etmek için bu masrafları karşılamak için ölü köylüleri almak istediğini söyler. Uzun tartışmalar sonucu Çiçikov, ileride çiftlik ürünlerini alacağı sözünü vererek ölü canlar için anlaşma yapar. Çiçikov çiftlikten ayrılarak meyhaneye gider. Burada Nozdriev ile karşılaşır. Nozdriev ile savcının evinde tanışmıştır. Nozdriev birkaç günlük bir panayırdan döndüğünü ve eve gideceğini söyleyerek Çiçikov’u da evine götürmek ister. Ancak Çiçikov işlerinin çok olduğunu söyleyerek teklifi reddetse de Nozdriev’le başa çıkamaz ve eve giderler. Nozdriev gereğinden fazla konuşan, sürekli kumar oynayan ve olayları abartan bir kişidir. Yemek, içki, sohbet derken konu döner dolaşır Çiçikov’un işlerine, oradan da ölü köylüleri satın almaya gelir. Nozdriev’de diğer çiftlik sahipleri gibi şaşırır. Ancak Nozdriev çok uyanıktır. Onları pahalıya satmaya çalışır. Ancak Çiçikov’un fazla parası olmadığı için uzun uzun pazarlık yaparlar. Nozdriev bu alışverişin sebebini öğrenmek için ısrar eder. Çiçikov ise zengin bir kızla evlenmek istediğini ancak babasının kızı vermesi için üç yüz can kölesi olması gerektiğini bu yüzden de ölü can almak istediğini söyler. Nozdriev her ne kadar inanmasada olay böylece kapanır. Nozdriev, Çiçikov’u iskambil oynamaya davet eder; ancak Çiçikov oynamak istemediğini söyler. Çok ısrar eder ancak sonuç alamaz. Hiç olmazsa dama oynayalım hem damada hile yapma şansım da yok deyince Çiçikov kurtulmak için teklifi kabul eder. Ancak Nozdriev yine hile yapar. Bunun üzerine Çiçikov sinirlenir ve evi terk eder.
ÇİÇİKOV’un aldığı köleler kentte günün konusu olur. Köylülerin başka bir yere götürülüp yerleştirilmesinin karlı bir iş olmadığı üstüne bir çok yorumlar yapılır, bir çok düşünceler, görüşler ileri sürülür. Bu konuşmalardan bir çok kişinin bu sorunla ilgili derin bilgisi olduğu anlaşılır. Kimileri: “Elbette’’ der, “buna bir şey denemez. Güney illerinde toprak iyidir, verimlidir. Ama su olmadı mı, Çiçikov’un köylülerinin elinden ne gelir? Orada hiç akarsu yoktur.’’ “Su olmaması mümkün değil... Önemli değil bu. Fakat yerleştirme işine güvenilmez. Bizim köylülerin ne adam olduğunu bilemezsin. Yeni bir yerde, kulübesi, bahçesi olmadan toprağı sürsün, imkanı yok. İki kere iki dört gibi biliyorum, kaçarlar. Hem öyle kaçarlar ki, izlerini bulana aşk olsun.” “Hayır, afedersiniz ama, ben bunu kabul etmiyorum. Çiçikov’un köylüleri kaçmazlar. Rus köylüsünün her şeye gücü yeter, her iklime alışır. Onu Kamçatka’ya bile gönderseniz bir sıcak eldiven verdiniz mi elini bir oğuşturur, baltayı eline aldığında yeni bir kulübe yapmak için başlar odun kesmeğe.” “Ama önemli bir sorunu gözden kaçırıyorsun. Sen Çiçikov’un köylüleri nasıl adamlardır, orasını düşünmüyorsun. Hiçbir çiftlik sahibi iyi adamını satmaz. Çiçikov’un köylüleri son derece hırsız, sarhoş kimseler olsalar bile kellemi keserim ki tümü de tembel, kırıcı dökücü heriflerdir.” “Ha bunu kabul ederim doğrusu. Kimse iyi adamını satmaz. Çiçikov’un köylüleri de baştan aşağı sarhoştur. Ama şuna dikkat etmeli ki; konunun can alacak noktası da buradadır. Evet şimdi hepsi ahlaksızdır ama yeni topraklarına gittiler mi çok iyi birer uyruk olabilirler. Bunun bir çok örneği var. Hem bugün hem geçmişte.” Devlet fabrikaları müdürü: “Böyle şey olmaz,” diyordu, “Çünkü Çiçikov’un köylülerinin şimdi iki büyük düşmanı olacaktır. Biri küçük Rusya illerinin yakınlığı. Pek iyi bilirsiniz ki orada içki serbestçe satılır. Bana inanın hepsi de on beş gün içinde ayyaş olup çıkarlar. İkinci tehlikede köylülerin göç sırasında serseriliğe alışmaları. Ancak Çiçikov onları sürekli göz hapsinde tutar, demir pençe içine alır, en küçük suçlarına göz yummazsa o başka.”
Çoğu, Çiçikov‘un durumunu iyice anlıyor, bu kadar çok köylünün bir yerden başka bir yere götürülmesindeki zorluğu kavrıyordu. Kimileri, Çiçikov’un köylüleri gibi, netameli insanlar arasında bir ayaklanma çıkması olasılığından çok korktuklarını söylerler. Bunlara emniyet müdürü, bir ayaklanma korkusu olmadığını, komiserin pekala haklarından gelebileceğini söyler. O’na göre komiserin gitmesine bile gerek yoktur. Sadece kasketini yollasa, bu kasket onları yerleştirilecekleri yere kadar götürür. Kimi de, Çiçikov’un köylülerine egemen olan başkaldırma ruhunun kökünden kazınması için başvurulacak çareleri sayıp döktüler. Bu düşünceler çeşit çeşitti. Bir kısmı, son kerte zor ve baskı kullanılması gereğini ileri sürüyor, bir kısmı ise tam tersine merhametli davranmayı öğütlüyordu. Posta müdürü ise Çiçikov’a kutsal bir görev düştüğünü O’nun bir çeşit “baba” yerinde olduğunu, hatta köylülerini eğitimden yararlandırmasını söylüyor bu sırada Lancaster’in önerdiği karşılıklı eğitim sistemini övüyordu.
Artık kentte bu gibi düşünceler yürütülür, böyle şeyler konuşulur. Bir çoğu Çiçikov’a duydukları sevgiden ötürü bazı öğütlerde bulunurlar. Hatta köylülerin Kerson’a kadar rahatça götürülmeleri için kolcu vermeye hazır olduklarını söylerler. Çiçikov bu öğütlere teşekkür eder, gerektiğinde bunlardan yararlanmayı unutmayacağını söyler. Ancak kolcuları kesin olarak reddeder. Kolcuların gereksizliğini, çünkü satın aldığı köylülerin çok sakin insanlar olduğunu yeni bir yere götürülmekten memnun olduklarını, aralarında bir ayaklanma olasılığının bulunmadığını söyler. Bütün bu düşünceler ve öğütler, Çiçikov için çok yararlı sayılabilecek bazı sonuçlar sağlar: Ortalığa O’nun milyoner olduğu üstüne söylentiler yayılır. Kenttekilerin bu söylentilerden sonra O’na olan sevgileri daha da derinleşir .
Kentteki insanların tümü iyi kalpli, konuksever insanlardır. Onlarla birlikte yemek yiyen ya da Whist oynayan biri hemen dostları olup çıkar. Hele bu kişi Çiçikov gibi iyi huylu terbiyeli, kendini sevdirmenin büyük gizini bilen biri olursa. Çiçikov kentte o kadar sevilmiştir ki bir türlü ayrılıp gitmenin yolunu bulamaz. Her zaman “bizimle bir haftacık daha kalın, Pavel İvanoviç” gibi sözlerle karşılaşır. Kısacası kentte el üstünde tutulur. Ama kentin bayanları üzerinde bıraktığı etki çok daha güçlü, çok daha şaşırtıcıdır.
Sonunda Çiçikov da kendisine gösterilen bu ilgiyi fark eder. Bir gün oteline döndüğü zaman masanın üzerinde bir mektup bulur. Mektubunun altında imza falan yoktur. Ne adı, ne soyadı, ne tarih. Yalnız Çiçikov’un kalbi bu mektubun sahibini bulmalı, deniyor okur ve çekmeceye koyar. Biraz sonra Çiçikov’a valinin balosu için bir çağrı mektubu gelir. Bu, il merkezi için olağan bir şeydir. Nerede bir vali varsa, orada mutlaka bir balo vardır. Yoksa soylular valiye karşı duymaları gereken sevgiyi, saygıyı besleyemezler...
Çiçikov’un baloya gelişi büyük mutluluk uyandırır. Bütün gözler O’na çevrilir ve herkes O’nun yanına toplanır. Çiçikov herkese mutluluk ve neşe getirir. Herkese, her sorulana yanıt yetiştirir, içinde bir rahatlık, alışık olduğu üzere yandan, sağdan, soldan selam verir, herkesi büyüler. Bayanlar yerini alır almaz “Acaba yüzlerinden, gözlerinden mektubu yazanın kim olduğunu anlayabilir miyim? diyerek onları süzmeye başlar. Ancak hiçbirinde böyle bir yüz ifadesi yoktur. Çiçikov O’nu bulmaya kararlıdır. Bayanlarla sohbeti koyulaştırır. Ancak tam o sırada, kötü bir sürpriz; Nozdriev salona girer. Çiçikov’un çok aptal bir insan olduğunu çünkü ölü can aldığını haykırır. Önce insanlar pek aldırış etmezler. Ancak bu hikaye kulaktan kulağa yayıldıkça insanlar itibar etmeye başlarlar. Olay o kadar yayılır ki herkes Çiçikov’un valinin kızını kaçırmak için bunu yaptığını düşünmeye başlarlar. Ancak her iki olay arasında hiçbir bağlantı kuramazlar. Sonunda kentte iki parti kurulur. Erkekler partisi ve kadınlar partisi. Erkekler, sadece ölü canlarla; kadınlar ise sadece valinin kızının kaçırılmasıyla ilgilenirler. Kısacası bütün kent olayı çözmek için seferber olur. Bu arada Çiçikov hasta olduğu için evden dışarı çıkamaz ve olaylardan haberdar olamamıştır. Dışarı çıktığında ise bütün insanların ona karşı tavırları değişmiştir. Kısa sürede olayları öğrenir. Buna canı sıkılır ve kenti terk eder ...
Çiçikov; küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Babası ise onu, bakması için yaşlı bir akrabasına bırakır. Çiçikov okula başlar ancak dersleri iyi değildir. Babasının ona bıraktığı tek şey ise hayatta her şeyin para olduğu felsefesidir. Okulda öğretmeninin prensiplerini takip ederek ona göre davranır ve onun gözüne girer, derslerini düzeltir, okulunu başarı ile bitirir. Artık bir delikanlı olmuştur. Tek amacı vardır artık: Çok çile çekse de zengin olmak. Elindeki diploması ile ancak devlet dairesinde memurluk yapar. Burada müdürü onu hiç sevmemektedir. Ancak bir yolunu bulup evde kalmış kızı ile diyaloğa geçer, sık sık evlerine gidip gelmeye başlar. İşler ilerleyince müdüre “baba” bile demeye başlar. Bu arada müdürü onu kullanmaya başlamıştır. Bir süre sonra boşalan bir zabıt katipliğine getirilir. Ancak emeline ulaşmıştır. Atamadan sonra müdürün evine gitmemeye ve ona “baba” dememeye başlar.
Zamanla tüm ilişkisini keser. Rüşvet almaya başlar, para biriktirir, hayatını bir düzene sokar. Ancak bir süre sonra çok sert, rüşvetin ve her türlü haksızlığın, düzensizliğin amansız düşmanı yeni bir müdür gelir. Memurların çoğu işten atılır. Evleri hazineye mal edilir. Çiçikov ise bir türlü kendini müdüre sevdiremez. Yeni alınan memurlar çeşitli dolaplar çevirerek müdüre doğru görünerek onlara güvenmesini sağlarlar. Ancak yeni çete eskisine rahmet okutacak bir niteliktedir. Artık hırsızlık ve rüşvet büsbütün alıp yürümüştür. Ancak Çiçikov kendisini bir türlü kabul ettiremez. Yenilip kaybederek işten ayrılır. Bir süre sonra çok istediği gümrüklerde bir iş bulur. Burada kaçakçılara kök söktürür. Rüşvete aman vermez. En küçük bir rüşveti bile kabul etmez. Bu haliyle de yönetimin gözüne girer ve yükselir. Kaçakçılarla savaşması için gerekli yetkileri kendisine verirler. Artık önünde bir engel kalmamıştır. Kaçakçılardan inanılmaz paralar alır ve servetine servet katar. Ancak Çiçikov’un kaçakçılarla ilişkisini idareye haber verirler. Nazik tavırlar ve konuşmasını bilmesi, el-etek öpmesi ve para gücü sayesinde kendini savunur ve yakasını mahkemeden kurtarır. Artık bir işi yoktur. Yeniden yoksulluk günlerine döner ama inancını kaybetmez.
O günlerde kahyalık adi görülen bir işti. Küçük memurlar bile hor görürdü. Bir gün Çiçikov birkaç yüz kölenin rehin işlemi ile uğraşmak görevini alır. Çiftlik sahibinin işleri çok kötü gitmektedir. Hükümetten borç para almak çok zordur. Çiçikov, çiftlik sahibinin vekili olarak maliyeye başvurur. Çiçikov, memura kölelerden yarısının öldüğünü, bunun sorun yaratıp yaratmayacağını sorar. Memur ise; eğer ölenlerin adının listede sağ olarak gösterilmişse sakıncası olmadığını nasılsa ölenlerin yerine yenilerinin doğduğunu söyler. Bu sözler kafasında inanılmaz fikirler oluşturur. Yeni nüfus sayımından önce ölü can satın alırsa borç ödeme sandığı bu ölenler karşılığında adam başına iki yüz ruble borç para verebilecektir. Çiçikov planını uygulamaya koyar ve oturacak bir yer arıyormuş gibi görünerek Rusya’nın çeşitli yerlerini gezmeye başlar. Tanıştığı insanlarla büyük dostluklar kurar. Böylece yardımlarını kazanır.
2. BÖLÜM :
Çiçikov günler sonra Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarında dolaşırken cennet bahçelerini andıran çiftlikten gözünü alamaz ve çiftlik sahibi ile tanışmak için evine gider. Çiftlik sahibi Tientietnikov’dur. Okulu bitirdikten sonra bir süre memurluk yapar, müdürünün üstlerine farklı, astlarına farklı davranışı onu çileden çıkarır ve dayanamayıp ona hakaretlerde bulunur. Böylece işine son verilir. Tekrar çiftliğine dönerek aldığı eğitimle köylüsünü eğitip daha fazla verim elde etmek için çabalar. Köylüsüne toprak vererek hem kendisi için hem de çiftlik için çalışmasını sağlar. Onlara mümkün olduğunca iyi davranır, daha fazla boş zaman sağlar. Ancak gün geçtikçe verimin düştüğünü, köylünün davranışının değiştiğini fark eder. Zamanla iyice sıkılır. Her şeyden elini eteğini çeker. İşte tam bu sırada Çiçikov’la tanışır ve bir süre kendisiyle kalmasını ister. Çiçikov bunu kabul ederek tez elden çevre çiftlikleri gezerek çiftlik sahipleri ile tanışır. Ölü canlar satın alır. Tek hayali bir çiftlik sahibi olmaktır. Gittiği yerlerde çiftlik sahiplerinin eğitimli ve işten anlayan insanlar oldukları gözünden kaçmaz. Söylenenleri bir bir aklında tutar bu konular üzerinde geceler süren tartışmalara girer. Konuşmaların çoğu Köylünün eğitilmesi ve bilimsel yöntemlerle tarımın geliştirilmesi üzerinedir.
İflasın eşiğine gelmiş bir çiftlik sahibi çiftliğini satmak ister. Çiçikov’un ise o kadar parası yoktur. Çiftlik sahiplerinden biri borç para vermeyi kabul eder ve Çiçikov çiftliği satın alır. Ancak paranın yarısını verir. Geri kalanını da ileri bir zamanda ödemek koşuluyla bırakır.
Bu arada Çiçikov ölü can almaya devam eder. Ancak bunları yaşıyor gibi göstermeyi de unutmaz. Çiçikov bu yolculuktan çok karlı çıkmıştır. 300 bin Ruble kadar para biriktirmiştir. Ancak yaptığı kanunsuz işler maliye memurlarına, valiye ve hatta prense kadar gitmiştir. Prens tarafından hapse atılır. Arkadaşı Murazov ona yardım edeceğini söyler ancak bunun karşılığı olarak bütün kötü alışkanlıklarından vazgeçmesini ister. Çiçikov isteği kabul eder. Prens ise hiç istemediği halde Murakov’u kıramaz ve Çiçikov’u serbest bırakır. Ancak tüm ülkeyi saran bir hastalık gibi rüşvet, ahlaksızlık ve dolandırıcılık almış başını gitmiştir.
Genel vali tüm memurları toplantıya çağırarak bu durumu gündeme getirir. Tüm insanların bu alışkanlıklardan vazgeçmesini, aksi taktirde bir çok kişinin işten atılacağını ve durumun Çar’a bildirileceğini söyler. Vali sözlerini şöyle bitirir. “Sahteciliğin hiçbir ceza, önlem ve yaptırım ile ortadan kaldırılamayacağını bilirim. Çünkü sahteciliğin kökleri ruhumuzun ta derinliklerine kadar sokulmuş ve rüşvet alma, olağan bir hak durumuna girmiştir. Düşman karşısında nasıl silaha sarılmışsak, namussuzluk ve sahteciliğe karşı da ayaklanmamız gerektiğini herkes anlamadıkça kötülükleri ortadan kaldırmamıza olanak yoktur ...”
Eğer Çiçikov’un kişiliğinin ahlak yönü sorulursa; erdemli ve kusursuz bir kahraman olmadığı açıkça anlaşılır. Ancak O “İşini Bilen” biri diyebiliriz. Kolay yoldan mal edinme ve kazanç hırsı çoğu kişiye göre kusurdur ve saygıdeğer işlerden sayılmaz..




Alt 21-01-2008, 16:33 #12

cynthia

marguerite duras

Kitabın Adı Atatürk Sizsiniz
Kitabın Yazarı Yekta Güngör ÖZDEN
Yayınevi ve Adresi Bilgi Yayınevi, İSTANBUL
Basım Yılı 1996

KİTABIN ÖZETİ:

Günümüzde, Atatürkçülük değişik yönleriyle değişik bilim adamları, yazarlar, sanatçılar ve vatandaşlarımız tarafından incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Bu haliyle Atatürkçülük, Atatürk ilkelerinin yadsınmaz gerçekliği ile Türkiye'nin aydınlanmasında en önemli düşün kaynağıdır. Ancak, buna rağmen değerinin yeterince bilinmemesi ve anlaşılamaması nedeniyle devamlı saldırıya uğramaktadır. Bu saldırılara katlanmak bağışlanamaz bir tutumdur. Sevindiricidir ki Atatürkçülük ve onun gereklerini kavrayabilmiş, ülkemizi bu doğrultuda seven insanlar Atatürk güneşi ve Atatürk bayrağını hiç söndürmeden sürekli dalgalandıracaktır.

Bu kitapta yazar, değişik dergi ve gazetelerde yazdığı yazılarını; konferanslarda ve söyleşilerde konuşmaları ve röportajlarda tartıştığı konuları Atatürkçülük, Atatürkçülük aleyhine oluşumlar ve içerikleri, Atatürkçülük ve Atatürkçü hukuk anlayışı, uygarlık, cumhuriyet ve cumhuriyetçilik, laiklik ve laiklik düşmanları başlıklarını içerecek şekilde derlemiş ve incelemiştir.

"Atatürkçülük adıyla özetlenen Atatürk ilkelerinin yadsınmaz gerçekçiliği Türkiye'nin aydınlanmasına yönelik düşün kaynağı olmasıdır." Ekonomik, siyasal, etnik, dinsel kimi oyunlarla aydınlanmanın karşısına çıkanlar, Türkiye Cumhuriyeti tarihi incelendiğinde, bu gayretlerini 1900'lerden bu yana hiç durmadan devam ettirmektedir. Bu haliyle, ülkesini seven ve geleceğini güzel görmek isteyecek herkes bu uğraşıyı dikkatle değerlendirmelidir. Yazar, bu durumu, "Bağımsızlığımız, özgürlüğümüz ve ulusal egemenliğimiz tehlikededir." Şeklinde değerlendirerek, tüm düşünen ve aklı olan Türk aydınlarını, siyasal amaçlı ödünlerle Türkiyemizi Türkiye olmaktan çıkarmaya çalışan, duygu sömürüsü yoluyla akıl ve bilimi dışlayarak hukuksal, siyasal ve ulusal birliğimizi yıkmaya çalışanlara karşı mücedeleye çağırmaktadır.

Kitap, başlangıçtan itibaren bir bütün olarak, Atatürkçülüğün ışığında Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne her ayrıntıya dikkat çekerek tüm bu değerlere sahip çıkılması gerektiğini, önemleri ile beraber açıklamıştır. Bunu, Cumhuriyet karşıtı olanların hareketlerinin tarihi gelişimini de göz önüne alarak Cumhuriyetin kuruluşu, yaşamın her alanında verilen mücadeleler ve bunların gelişimini dikkate alarak izah etmeye çalışmıştır.

Bir hukukçu olarak yazar, demokrasi, özgürlük, cumhuriyet ve bunların hukukla ilişkilerinin önemi, mevcut algılanış biçimi ve olması gerekeni izah etmeye çalışmıştır. Özellikle Atatürk'ün yaşadığı zamanları ve Atatürk'ün hukuka düşkünlüğünün gelişimi ve sonraki dönemlerde bunu, anayasa yapımı, anayasa değişiklikleri, Medeni Yasanın, mahkemelerin kuruluş ve yargılama yöntemi yasalarının birbirini izleyerek yürürlüğe girmesi, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi, hukuk alanında bir çok düzenlemenin yapılması ve batıdan alınan yasalar şeklinde birbiri ardınca dikkatlice icrasını Atatürk'ün hukuka düşkünlüğü ve Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği için ne derece önemli gördüğünü izah etmektedir.

Atatürk ve laiklik konusu, 1994'te Boğaziçi Üniversitesinde Atatürkçü Düşünce Topluluğu açış konuşmasında, tarihi olaylar ve gelişimi de dikkate alınarak çok ayrıntılı ve titizlikle ele alınmakta, günümüz ile ilişkilendirilmektedir. Bunun yanında, Prof. Dr. Cevat GİRAY'la ve Ressam Bedri BAYKAM'la laiklik üzerine yaptığı söyleşilerinde, laikliğe saldırılar, bunların kapsam ve amaçları üzerinde örnekler verilerek durulmaktadır.

Yazar, bağımsızlık, özgürlük ve uygarlık yolunda cumhuriyetle kazanılan değerlerin, demokraside ulaşılan aşamaların korunup güçlendirilerek sağlanabileceğini belirtmektedir. Bunun yanında özellikle dinsizlikle eş değer tuttuğu dinsel sömürünün siyasal nedenli ödünlerle güçlendirildiği günümüzde sessiz ve seyirci kalmanın sayısız sakıncaları olduğunu belirtmekte; doğruyu, yararlıyı ve sağlıklıyı savunmanın ulusal bir görev olduğunu vurgulamaktadır..




Alt 16-11-2008, 19:41 #13

evla

Aktif Üye

Alıntı:
|+ReFu[a]qee +|´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
asLnda bu başLık yanLış bence açıLmaması gerekir çünkü kimse kitap okumuyor buraLrdan buLuyor ben hiç sevmiyorum böyLe şeyLeri ama yinede sağoL

bence o insanların tembellikleriyle alakalı birşey. Ben çok kitap okurum ama özetlerinede bakarım mesela bir kitap alacaksam önce özetlerine konularına bakarım tamam bu kitap tam bana göre dediğimide gider alırım.




Alt 16-11-2008, 19:42 #14

evla

Aktif Üye

Füreyya - Özet - Ayşe Kulin

KİTABIN ÖZETİ :

Hikaye, Füreya 82 yaşında ölüm döşeğindeyken büyük halası Sara’nın anlattığı olaylarla başlıyor. Füreya’nın ölmüş olan halası bir gün, küçük gözleri, gaga gibi burnuyla tıpki bir kuşu andıran yaşlı esmer haliyle Füreya’nın hayatının son günlerini geçirdiği penceresinin önünde beliriyor.

“Gitme zamanı kızım, seni götürmeye geldim. Ben senin refakatçinim” diyordu. Sara halası Füreya’yı onu götürme sebebini ise ona çok benzemesini gösteriyordu. Sara halası fiziksel olarak güzel ve çok alımlı Füreya’ya benzemiyordu ama, yaşadıkları hayat olarak birbirlerine çok benziyorlardı. Sen ve ben, bizi maddi yönden rahata erdirecek evliliklerimizin yavan tadını aldıktan sonra hayatımıza özgür ve yalnız devam etmeyi tercih ettik diyordu. İkiside ömürlerini kendilerine ait olmayan çocukları yetiştirmeye hercamışlardı.

Sara halası, onüç yaşındayken babasını, bir hafta sonrada annesini kaybetmiş kimsesiz kalmıştı bunun üzerine o küçük yaşına rağmen babasının pek yakın dostu Hüsamettin efendiye bir mektup yazarak kendi ve kardeşlerini himaye etmesi için yalvarmıştı kimsesiz kalan bu çocukları Hüsamettin bey yanına almıştı. Hüsamettin bey Sara’ya üç yıl baktıktan sonra onu ellisini çoktan geçmiş şişman ama zengin bir adamla evlendirdi. Sara nın kardeşleri Cevat ve Şakiri ise askeri okula yatılı olarak vermişti. Sara bu evliliğe kardeşlerine bakmak dolayısıyla paraya ihtiyacı olduğu için itiraz etmemişti.

Füreya, rüyasında halasını gördükten sonra derin bir hasret bastı içini, çocukluğundan itibaren çok çalkantılı ve enterasan geçen hayatı gözlerinin önünden birer birer canlanmaya başladı. Füreya’nın çocukluğu, teyzesi Aliye ve Cevat dayısının kızı Mutarra ile beraber Büyükadadaki Şakir paşa köşkünde geçti. Anaannesi, her zaman köşklerinin bahçesi için cennetten bir köşe derdi.

Füreya’nın annesi Hakkiye hanımdı, babası onu ve kardeşi Ayşe’yi iç güveyi olarak gelen, askeriyede yetişmiş yüksek rütbeli askerlerle evlendirmişti. Füreyyanın babası Emin bey teyzesi Ayşe’nin kocasının adı ise Ahmet’ti bu ailede olabilecek en büyük tatsızlık, Cevat ile babası Şakir paşa arasındaki bitmez tükenmez münakaşalardı. Şakir paşa tek oğlu olan Cevat’ı İngiltere’ye eğitime yollamış ama o okulu bitirememiş daha sonra İtalya’ya geçerek orada İtalyan bir kıza aşık olmuş ve onunnla evlenmişti. Bu olay ailede özellikle Şakir paşa tarafından hoş karşılanmamıştı. Cevat bey İtalya’dan eşiyle döndükten sonra babası Şakir paşayla Afyon’daki arazinin mahsül parasını almaya giderlerken babası Şakir paşayı bir anlık öfkeye kapılması sonucu öldürmüştü. Kader sanki Şakir paşa ailesinin ve ülke dıramını müthiş bir ayarlamayla aynı zamana denk düşürmüştü hem Şakir paşanın geride kalan eşi ve evlatları hemde ülke, 1914 yılının son aylarında derin bir yas ve şaşkınlık içindeydi avrupa devletlerinin 1914 de başlattığı Birinci Dünya savaşının korkunç girdabına, Osmanlı devleti gözü kapalı sürüklenecek ve o girdapta boğularak ölecekti.

O sırada Mustafa Kemal İstanbul’da kalarak mühim işler başarmaya imkan olmayacağını anlamıştı. Mustafa Kemal İstanbul’dayken silah arkadaşlarıyla gizli gizli toplantılar yapıyordu. Bu toplantılara, Füreya’nın babası Emin bey de katılıyordu. O günlerden birinde Füreya daha dokuz yaşındayken Emin bey kendi evinde gizli bir toplantı yaptı, toplantıya üç kişi katılmıştı Füreya bunlardan Seyfettin beyi tanımış, diğer iki kişiden uzun boylu, mavi gözlü adamı görünce onu çok merak etmişti, babası onun Harbiye’den sınıf arkadaşı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.

Emin bey, Atatürk’ün yanında savaşa katılmış ve zaferden sonra ordu komutanı olarak İzmir’e atanmıştı. Artık o Cumhuriyet ordusunda bir paşaydı. Bir süre sonra, Mustafa Kemal, Hakkiye hanımın yakın arkadaşı Latife hanımla evlendi ertesi gün Emin paşanın evine akşam yemeğine geldiler çok iyi Fransızca bilen ve keman çalan Füreya yemek sonrası küçük yaşına rağmen misafirlerine çok güzel bir keman konçertosu çaldı. Sonra Füreya Mustafa Kemal’in yanına giderek bana bir şeyler yazar mısınız? Diye sordu. Bunun üzerine Mustafa Kemal şunları yazdı “Füreya hanım diye başlıyordu, görüyorum ki çok çalışkan bir insansınız. Millet sizden çok şey bekliyor. Siz çalışmalı birşeyler vermelisiniz memlekete.” Füreya defterini kutsal bir emanet gibi göğsünün üstüne bastırıp odasına çıktı.

Atatürk memleketinize hayırlı olunuz diye yazmıştı. Anadolu’ya gidip halka faydalı olmak için çok hevesliydi. Tam bu sıralarda Füreya’nın Ahmet eniştesi, Bursa’lı çok varlıklı bir ailenin oğlu Sabahattin isimli gencin kendisiyle tanışmak istediğini, ona hayran kaldığını söyledi. Füreya’da ev halkını şaşırtacak biçimde tanışalım dedi.Çünkü Füreya evleneceği kişiyi kendi bulacak idealist bir kadındı. Sabahattin iriyarı, uzun boylu, açık kumral oldukça yakışıklı bir adamdı. O bir toprak ağasıydı Bursa’da uçsuz bucaksız bozkırı vardı. O at sürmeyi, ekin kaldırmayı, manda gütmeyi biliyordu. Füreya akşam eve geldiğinde, Sabahattin beyi beğendim dedi fakat Hakkiye hanım onun bu hayata alışamayacağından endişeliydi.

Evlendikten sonra Bursa’ya gitttiler, Füreya yaşayacakları yeri görünce, hayalleri yıkılmıştı. Çünkü, yaşayacakları ev bir ahırın ikinci katında tuvaleti dışarda olan eski bir kır eviydi. Kocası Sabahattin ise vakit geçtikçe sertleşmeye bağırmaya, hatta içkili olduğu vakit tokat bile atan çok kaba, herşeyine karışan bir koca olmaya başlamıştı. Bir süre sonra Füreya hamile kaldı bu sebeple boşanmaktan bir süre vazgeçti ama Füreya bir erken doğum sonucu bebeğini kaybetti İstanbul’da olsaydı belki bebek kurtulacaktı ama kocası doğumu Bursa’da doktor kontrolü olmadan yapması için çok baskı yapmıştı hiç bir suretle İstanbul’a gitmesine izin verilmemişti bu olaydan sonra Füreya kocasından hemen ayrıldı Füreya’nın ailesinin maddi durumu eskisi kadar iyi değildi. Bir kaç yıl sonra Emin paşanın silah arkadaşlarından Kılıç Ali Füreya’yı görmüş onu çok beğenmişti. Füreya Fahrünissa nın zengin bir kocayla evlenip mutlu olmasından çok etkilenmişti, para sihirli idi dokunduğu her şeyi değiştirebiliyordu bu sebeple Kılıç Ali ile evlenmeyi kabul etti. Füreya onu zaten her gün gazetelerde görüyor ve onun hakkında az çok birşeyler biliyodu.

Füreya, Kılıç Aliyle evlendikten sonra Ankara’ya taşındı. Ankara’da münevver bir çevre bulacağını sanmıştı. Ama, ne yazıkki Mustafa Kemal’in çevresi bomboş insanlarla doluydu. Hiç birinde ne kültür, ne birikim ne de sanat tutkusu vardı, evet, savaşı arkadaşlarıyla kazanmıştı şüphesiz ama Cumhuriyet sonrası verdiği savaşta yapayalnızdı. Atatürk ve Kılıç Ali çok sıkı dostlardı. Atatürk, sık sık evlerine geliyor. Füreya’nın özenle hazırladığı masalarda yemek yiyorlardı. Fakat birkaç yıl sonra 1938 yılında Atatürk’e siroz teşhisi kondu o yılın Temmuz ayının ortalarından itibaren bu yemeklere son verildi bu zaman süresince Füreya kocasını çok az gördü. Kocası 10 Kasım günü gözleri kan çanağına dönmüş bir halde eve geldiğinde, bu acı haberi çoktan radyodan öğrenmişti.

Füreya, teyzesi Fahrünissanın sergisi için çok yoğun bir tempoda çalışıyordu sergi bitimindeki gün yatak odasındaki koltuğa yığılıp kaldı. Onu apar topar Teşfikiye sağlık yurdu klıniğine götürdüler ertesi gün Füreya’ya verem teşhisi kondu. Tevfik Sami paşanın bakımı altındaki Füreya’ya Büyük Ada tepelerinde çamlar içinde ev tutuldu kışın ise İsviçre Leysinde bir senatoryumda tedaviye devam edildi bu uzun tedavi süresince teyzesi Fahrünissa Füreyyayı bir sanat dalına başlaması için teşfikte bulunuyordu boya, resim kalemi derken diğer bir gün plastik şekil verilebilen kalıplardan yolladı ona, bu plastikleri şekillendirmeyi çok sevmişti Füreya, sonunda toprak kil ile ilgili kitapları okumaya başladı bir kaç gün sonra toprak önüne getirilip konduğunda, tepsinin üzerine yığılmış kili avuçladı, bir serinlik yayıldı parmaklarından kollarına doğru, sanki beyaz bir ışık güneşten toprağa, topraktan Füreyya’nın ellerine geçiyor ellerinden yüreğine ve beynine yürüyordu. Teknik yönlerini bulmak için bir hoca buldu fakat Füreya okuduğu kitaplar yüzünden hocasından çok daha bilgiliydi. Bu sırada Füreya’nın tedavisi sürmekteydi Fransa da yeni bulunan Streptomosin isimli ilaçla tedavi oluyor, hemde ticari seramikler yapan bir atölyede çalışıyordu. Çamurla yaptığı panoların üstüne doğduğu büyüdüğü toprakların labirentlerinden gelen birikimi yansıtıyordu bir Fransız eleştirmeninin olumlu görüşleri ile Fransada eserlerini sergiledi. Sergide sürekli flaşlar patlıyor gazeteciler ona soru soruyordu. Ertesi gün gazetelerde çok iyi eleştiriler aldı. İnanamıyordu, bir akşam üstü bir saatin içinde ünlü olmuştu Füreya hastalığının devam etmesine rağmen aşığı olduğu seramik sanatına devam ediyordu bir sergide İstanbulda açacaktı bu sergide çok görkemli bir şekilde olmuştu.

Bu süre zarfında kardeşi Şakir’in Sara isminde bir kızı olmuştu kendi çocuğu olmadığı için bu çocuğu kendi kızi gibi hissetmişti daha sonra Sara’ile çok iyi ilişkiler kurup onun öz annesi durumuna gelecekti hatta ilerde onu kendi velayeti altına aldıracaktı yine bir akşam üstü yolda yürürkene ateşi oldukça yükseldi anladıki hastalığı tekrar nüksediyordu; bundan böyle Sara’yı uzaktan bile sevemeyecekti bu onun için ölüm gibi birşeydi. Fransadaki doktoru onun hiç bir tedaviye cevap vermediğini yapılacak tek şeyin kökten çözüm olarak çiğerinin bir kısmının kesilip atılması olduğunu söyledi. Ama bu ameliyat çok riskliydi yüz kişiden ancak bir kişi kurtulabiliyordu Füreya bu amaliyatı ailesinden gizli olarak yaptırdı ve çok zor ameliyatta başarı ile çıktı.

Füreya yaşamının diğer kalanında sanatına devam etti ve Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı olarak tarihteki yerini aldı. Yaşamının son yıllarında hastalığı sebebiyle çamurdan uzak düşmüştü bundan sonra ne ellerinde, ne kollarında güç kaldı bir mum gibi sönmeye başladı yatağa düşmüştü ama kızı diye düşündüğü Sara bir türlü ziyaretine gelmiyordu çünkü, o da bir kaza sonucu hastanede yatmaktaydı. Füreya’nın durumu oldukça ağırdı böyle bir gün Sara iyileşip onu görmeye geldi. Füreya onun elini tutmak istedi ama başaramadı, tek kelime bile konuşamıyordu, Sara uzun süre elleriyle onun kollarını ovaladı ve ona baktı biraz sonra doktor Sara’ya onu çok yormaması için ayrılması gerektiğini söyledi Füreya’nın Sara çıkınca kararacağını sandığı oda, birden ışık içinde kaldı. Karda ay ışığı yansımalarını andıran, beyaz, temiz, sakin bir ışık … pencerenin orada neler oluyordu?

Kuş! Kanatlarında gümüş parıltılarıyla beyaz kuş. Ama tünemiyor pencerenin pervazında bu kez iki yana sere serpe açıyor kanatlarını, tüm pencereyi kaplıyor göz göze geliyoruz. Kanatları küçük çırpınışlarla sarsılarak, beni bekliyor. Artık hazırım diyor Füreya. Merhaba ölüm. Hoş geldin!




Alt 16-11-2008, 19:42 #15

evla

Aktif Üye

Sergüzeşt - Özet - Sami Paşazade Sezai

KİTABIN ÖZETİ:

Evinden ayrılıp bir gemi ile yurdundan uzaklaşan küçük kız, onun gibi başka bir esir kız ile birlikte neresi olduğunu bilmediği bir yere getirilmiştir. Bu kızı bundan sonra birçok sürprizler beklemektedir.
İlk olarak kız (henüz bir ismi yoktur), yaşlı fakat zengin bir kadını yanına ona hizmet etmesi amacıyla satılmıştır. Küçük kız burada tam bir esaret hayatı yaşamaktadır. Sürekli olarak buradan nasıl kurtulabileceğinin planlarını yapmaktadır. Bu evin hanımının yanı sıra hanıma hizmet etmekte olan başka bir kadın da kıza baskı yapmaktadır. Bu durum kızı yıpratmakta, zaten bir umudu olmayan yaşamdan onu iyice somutlamaktadır. Bir gün kız bu evden kaçmayı iyece kafasına taktığı bir anda bir gece yarısı evden kaçar. Çevreyi pek tanımadığı için saatlerce yürür fakat bir yerede yorgun bir şekilde yere yığılmaktan başka çaresi yoktur. Yerde kaldığı bölgede bir evin bahçe kapısının önüdür.
Sabah olunca evin hizmetlilerinden biri kızı farkeder ve onu içeri almak için yaşlı ev sahibine danışır. Oda bunu çok olumlu bir şekilde karşılar ve hemen yardım etmek niyetiyle onu yanına alır. İlk olarak karnı doyurulur, güzel bir uyku çektirirlir. Daha sonra kız kendine gelince ona neler olup bittiği sorulur. Oda analatır evin hanımı kızın yaşadıklarını duyunca çok üzülür ve ona yardım edeceğini söyler, kızdabuna çok sevinir. Evin hanımı ona sahibinden izin alacağını ve artık kendi yanında kalacağını söyler. Bunun için hanımı kızın kaçtığı eve gider. Ve onu yanına almak istediğini söyler. Fakat kadın bunu onur meselesi yaparak kabul etmez. Bundan sonra kızda eski evine geridöner. Bu olay kızı çok etkilemiştir. Çünkü daha önce kaçtığı eve tekrar dönmüştür. Gider gitmez yine hiç hoş olmayan durumlarla karşılaşmıştır.
Günler böyle geçip giderken birgün Mustafa bey evin sahibi birkaç yıl önce işlediği bir hatadan dolayı bir çok borcu olmuştu ve bu borçları ödemek için karısıyla tartışırdı. Birgün karısıyla beraber kızın satılmasına kara veridler.
Kızın adı kaçtığı evde hanımın onu çok güzel bulması üzerine ‘dilber’ olarak koyulmuştu. Bundan sonrada ona ‘dilber’ olarak seslenilmeye başlandı. Dilber kendisi hakkında satılması kararının alınmasından sonra bir esirciye satıldı. Ve Dilber’in bütün hayatı bu yönde değişti. Dilber bundan sonra belli bir süre esir hayatı yaşamıştır. Bu süre içinde bir çok kendisi gibi esir hayatı yaşamış olan kız arkadaşları olmuştur. Onların hayatlarını dinledikçe aslında kendi hayatının okadarda kötü olmadığının farkına varmıştır. Daha nice insanların kendisi gibi cefa çektiğini anlamıştır. Buradaki bir çok kızın çeşitli meziyetleri vardır. Bir tanesi çok iyi bir şekilde ud çalmaktadır bu yüzden çoğu yerden çağrılmaktadır. Dilber’de onun gibi ud çalabilmeyi çok istemektedir.

Dilber’e bir gün bir talip çıkmıştır, ve Dilber’de o eve gitmek zorunda kalmıştır zaten onun böyle bir şeyi isteyip istemediği pek önemli değildir, önemli olan bir kaç kişinin işinin görülmesidir.
Dilber’in gittiği bu evde ona bir esir gibi değil, bir insan gibi yaklaşılması onu çok etkilemiştir. Evde bir hanımefendi, onun kocası ve onların tek oğlu olan Celal bey bulunmaktadır. Celal bey aynı zamanda bir ressamdır. Yaptığı porrelerle ün kazanmıştır. Dilber’i evde görünce o da çok şaşırmıştır. Çünkü Dilber’i Cleopatra’ya benzetmişti. Celal bey yalnız yaşadığı için kız arkadaşı ya da sevgilisi yoktur. faKat Dilber’I gördüğü andan itibaren içinde bir kıvılcım oluşmuştur. İlk zamanlarda Dilber’de buna bir karşılık doğmamış fakaat günler geçtikçe Dilber’de onaa karşı ilgi duymaya başlayacaktır. Celalbey Dilber’I boş bulduğu zamanlarda odasına çağırıp onun resimlerini yapmaya başlamıştır. Kimi zaman nü resimlerinide çalışır. Dilber’in bebeksi vücudunu gördüğü zamanlarda daha önce hç yaşamadığı duyguları tadıyordu. Ona her baktığında onun daha değişik bir güzelliğini yakalıyordu. Günler geçtikçe Dilber zamanının büyük bir kısmını Celal beyin yanında geçirmeye başlar. Böylelikle Celal beyin Dilber’e olan aaşkı da diğer ev halkı tarafından da öğrenilir. Bu arada Celal bey açıkça aşkını Dilber’e de belli etmeye başlar. Dilber bu olaya ilk önceleri çok şaşırır. Çünkü böyle bir şeye asla imkan vermez. Bunun nedeni de onun esir kız olmasıdır. Daha ssonraları Dilber de Celaal beye karşılık vermeye başlar. Günler geçtikçe onlar aşklarını bariz bir şekilde yaşarlar. Evin baahçesinde yıldızları seyrederler, beraber gezerler. Fakat bu durum Celal beyin annesini olddukça rahatsız eder ve buna akarşı bir önlem almak ister. Bu beraberliği bitirmek için Dilberi Celal beyin evde olmadığı bir zamanda bir esirciye satar. Tabii Dilber’in yapacak birşeyi yoktur. Celal bey daha sonra eve döner ve ilk olarak Dilber’in nerede olduğunu sorar önce bunu öğrenemesede daha sonra öğrenir fakat onu bütün aramalrına rağmen bulamaz. Bundan sonraki bütün hayatı boyunca oda Dilber’de mutlu olamaz.
Bundan sonra ikiside hiç mutlu olmadığı gibi bu olay biçare dilberi intihara kadar sürükler bu yaptıklarına Celal bey’in aileside çok pişman olur ama yapabilecek bir şey yoktur.




Alt 16-11-2008, 19:45 #16

evla

Aktif Üye

Suç ve Ceza - Özet - Dostoyevski

KİTABIN ÖZETİ:

Dört aydır evin kirasını verememişti. Evin sahibi onu mahkemeye verecekti. Uzun süreden beri hasta olmasına rağmen yaşlı Teteri kadının evine gidebilirdi. Daha önceki yüksüğe 1.5 Ruble veren kadın yeni getirdiği saate baktı ve “1.5 Ruble” dedi. Raskonikov kabul etmek zorundaydı çünkü kata çıkana kadar kimseyle karşılaşmamıştı. Yaşlı kadın, kız kardeşi ile beraber kalıyordu evde. Çok zengin olmasına rağmen, kız kardeşi hiç miras bırakmayacaktı. Kız kardeşini çoğu zaman döver, onun her işini takip etmesi gerektiğini düşünürdü.
Raskolnikov 1.5 Rubleyi aldı ve dışarı çıkıp bir meyhaneye gitti. Marmeladov yan masada oturuyor olmasına rağmen taşınıp sohbet etmekten kendini almamıştı. Marmeladov eşini çok seviyordu ve üç çocuğunu da; ama çok içyordu. O kadar ki ailenin geçimi için Sonya ******lik yapmak zorunda kalmıştı. “Ne kadar fedakar bir kız bu Sonya” diye düşünmekten kendini almamıştı. Raskolnikov Marmeladov ‘un evine gittiklerinde eşi haykırışla onları yumruklamaya başladı. Hep içiyordu ve evdeki 20 Rubleyi götürüp içkiye vermişti. Marmeladov Raskolnikov cebindeki 50 Kapik’i oraya bırakarak uzaklaştı. Eve geldi, yorgundu. Nastasya bir mektup getirdi. Raskolnikov heyecanla okumaya başladı mektubu. Annesinden gelmişti mektup. Annesi kız kardeşi Dunya’dan bahsediyordu. Dunya, Luzhin adında çift memurluğu olan 45 yaşındaki biriyle evlenecekti. Hem Luzhin onların eşyalarıyla beraber Petersbur’ga gelmesi için yardım edecek, gelmelerini sağlayacaktı. Annesi, 60 mil ötedeki tren yoluna gitmek için bir araba ayarladığını, trende ise 3 ncü sınıfta güzel bir yolculuk yaptıktan sonra Petersburg’a gideceklerini ve onu çok özlediğini yazıyordu.
Raskolnikov “Bu evlilik olmayacak” diye düşündü. Dışarı çıktı ve birkaç saat dolaştıktan sonra yorgun düşüp bir yerde uyukladı. Kötü bir rüya gördükten sonra uyandı. Eve gitti. Saat 7’ye yaklaşıyordu. Saat uygundu. Aşağıdaki baltayı alacak kimseye gözükmeden yaşlı tefeci kadının evine gitti. İçeri girerken onu kimse görmemişti. 2 nci katta boya yapan adamlarda onu yukarı çıkarken görmemişlerdi.
Tefeci kadının evine girdi ve ona bir kültablası uzattı. Kadın kültablasına bakarken baltayı kafasına indirmişti. Kadının ölü bedeni yerde yatıyordu. İçeri daldı ve dolaptan sadece rehin verilmiş, birkaç parça altını cebine aldı. Yaşlı kadının kız kardeşiyle içeride karşılaştı. Kızın şaşkın bakışları altında baltayla onu da öldürdü. Doğrusu bir kişinin toplumdaki binlerce kişinin refahı ve mutluluğu için ölmesinin bir zararı yoktu. Üstelik bu tefeci kadın çok kötü biriydi. Kapıda birkaç kişi kapıyı vuruyorlardı. Hiç evden çıkmayan tefeci kadının, çıkacağı tutmuştu. Raskolnikov titriyor, dışarı çıkıp her şeyi itiraf etmek istiyordu ama yapmadı. Dışardakilerden biri kapının içeriden sürgülü olduğunu fark etti. Yaşlı kadına bir şey olduğunun farkına vardılar. İki kişi Kapıcıyı çağırmak için aşağı indi. Bu kaçmak için tam fırsattı, Raskolnikov kapıyı açtı, hızla merdivenlerden inmeye başladı, aşağıdan gürültü gelmeye başlayınca Raskolnikov boyacıların dairesinin kapısının arkasına saklandı ve kapıcı ile üç adam yukarı çıkınca o da dışarı çıkıp değişik bir yoldan eve gitti. Baltayı aldığı yere bıraktı. Çok korkmuştu ve titriyordu. Aldığı mücevherleri ve kıymetli takıları dışarıda bir yerde saklamayı ihmal etmedi.
“2 gün geçti hala uyanmadı” diye düşünüyordu Üniversite arkadaşı Razumikin. Doktor Zozimov hastalığı atıp kendisine geleceğini söylüyordu. Ama Raskolnikov uyanınca arkadaşını ve doktoru isteksiz bir vaziyette evden kovdu ve dışarı gidip bir bara oturdu. Eski gazeteleri okurken yanına gelen bir polis memuru melenkolik ve deli bir ruh haliyle cinayetten bahsedip, üstü kapalı her şeyi anlattı. Korktuğunu, endişelendiğini hiç hissettirmedi.
Ertesi gün eve geldiğinde annesi ve kız kardeşi Dünya’ nın kendisini beklediklerini gördü. Çocuğun halini gören anne şaşkınlıkla titriyordu. Onu ertesi gün bay Luzbinin geleceği görüşmeye çağırırken korkmuştu. Ertesi gün bay Luzbin onları ziyaret etttiğinde, Raskolnikov haklı çıkmanın gururu ile gülüyordu. Bay Luzbin kız kardeşi çok aşağılamış, onların fakir bir aile olduğunu değerlendirerek fazla istekte bulununca evden kovulmuştu. Hemen ardından Raskolnikov “elveda” diyerek evden ayrıldı. İnanamıyordum. Annesi oğlunun bu tavırla doğrusu ağlamaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu. Raskolnikov melenkolik halde evi terkederken her nasılsa arkadaşı Ramuskin’e onları emanet etmeyi de ihmal etmemişti.
Bay Marmeledov’un cenazesi için evine gittiğinde Sonya’da oradaydı Sonya’ya karşı inanılmaz bir his içindeydi. Ailesi için Sonya’nın yaptığı fedekarlık onun gözlerini büyülemişti. Birkaç gün boyunca Sonya’yı düşündü ve fırsat buldukça onunla konuşmaya çalışarak geçirdi vaktini.
Polis memuru porifiri Raskolnikov’un (Mihailovis adında genç biri cinayeti işlediğini itiraf etmiş olmasına rağmen) cinayet işlediğini biliyor ve onun psikolojik durumunu bildiği için, itiraf etmesi için onu sıkıştırıyor ama tutuklamayacağını söylüyordu. Cinayeti işlediğini Sonya’ya itiraf etmişti. Sonya’da Raskolnikov’a “gidip teslim olmasını, yere kapanıp Allah’tan ve insanlardan özür dilemesini” istiyordu.
Sonuç olarak Raskolnikov vicdanının verdiği acıya dayanamayıp suçunu polise itiraf etti. 1.5 yıldır Sibirya’daydı Raskolnikov. Petersburg’ a, Razumukin ve kardeşi Dunya evlenmişlerdi. Mahkeme Raskolnikov’un iyi hali, parayı kullanmadığı, daha önceki yaşamında verimli bir üniversite öğrenimi yaptığı, fedakar kişiliği ve kendi kendine teslim olmasından dolayı, çok az bir cezayla 8 yıl kürek mahkumiyetine çarptırıldı. Raskolnikov’u Sonya her gün ziyaret ediyordu. Sibirya da ailesi ile sürekli mektuplaşan Sonya, Ramuzkin ve Dunya’nın tek haber kaynağıydı. Raskolnikov,Sonya’nın sevgisi ile hayata bağlandı ve geleceğin planlarını beraber hayal etmeye başladılar.




Alt 16-11-2008, 19:45 #17

evla

Aktif Üye

Doğmamış Çocuğa Mektup - Özet - Oriana Fallaci

KITABIN ÖZETI :

Yazar, bir kadının gayri meşru bir çocuğu dünyaya getirip getirmemekle başlayan bocalama içinde çocuğa hamile kaldığı andan itibaren çocuğuyla ana rahminde olan diyalogunu anlatıyor. Öncelikle kadın çocuğunu doğurup doğurmamakla kararsızlık içinde, evli olmayan bir bayanın çocuk doğurmasına toplumun bakış açısının değerlendirmesini düşünerek başlıyor. Sonra dünyaya getirmeye karar veriyor. İlerleyen zaman içinde çocuğuyla konuşmasında, dünyaya geldiği takdirde yasamın zorluklarından bahsediyor. Dünyaya kız olarak gelirse bunu bir bahtsızlık olarak değerlendiriyor. Dünyada hep erkeklerin ön planda olduğunu belirtiyor. Bunun örneklerini de ilk yaratılmışın Adem adında bir erkeğin, ateşi bulan Pronetheus'tan, ilk uçmaya kalkan Icartus'a ve son olarak kutsal ruhun oğlu İsa’dan örneklerle açıklıyor. Ama erkek olarak doğarsa ezilmekten, horlanmaktan, karanlık bir sokak arasında tecavüzden kurtulacağını anlatıyor.
Bu arada çocuğun babasına telefonla hamile olduğunu söylüyor. İlk aldığı cevap çocuğu ne zaman aldıracağını söylemesiydi. Oysa o çocuğunu doğurmaya karar verdiği için telefonu hemen kapatıyor. Çocuğuna babasının onu istemediğini belirtiyor. Onu dünyaya getirmeye karar verdiği için is yerinde patronuyla olan diyalogunda isini kaybetme ve isinde yükselme riskini anlatıyor. Yalnız yasadığı için hamileliğin hiç de kolay olmadığını belirtiyor. İlk önceleri çocuğunu açmamış bir çiçeğe, dördüncü haftasında kanatları belirginleşen bir balığa, altınca haftasında yavaş yavaş belirginleşmeye başladığını belirtiyor. Kendi anne ve babasına çocuğunu haber veriyor ve karsı çıkacaklarını düşünse de doğurması gerektiğini onlardan duyunca çok mutlu oluyor. Sekiz haftalık olunca ultrasondan çıkan fotoğraflarını kesiyor ve onları hayran hayran seyrediyor. Kahramanımız daha doğmamış olan çocuğuyla diyaloglarında dünya üzerinde olan savaşlardan, bu savaşlar sırasında insanların aç kalmasından, aç kalmamak için insanların hırsızlık yapmak zorunda kaldıklarını ve bu yüzden Hitler ordusu tarafından öldürülmelerini, kendisinin de para kazanmak için askerlerin kirli donlarını yıkamak zorunda kaldığını anlatıyor.
En önemlisi kendisi terk edildiği için, aşkının gerçek sevdiğinin olmadığını belirtiyor.
Zaman içinde rahimde altıncı ayini dolduran bebek; annesinin kendisine dikkat etmemesi, isi için uzun uçak yolculukları, bozuk yollarda yapılan kara yolculuklarından ve çeşitli nedenlerden dolayı bebek daha dogmadan ölüyor.
Son bölümünde ise anne ve babasının, çocuğunun babasının, kendi arkadaşının, doktorunun ve patronunun yargılamaları sonucunda annenin kendisini suçlu olduğu kanısına varmasını anlatıyor. Annenin, rahminde ölü olarak bulunan bebeğinden ayrılamaması ve ayrılmadığı zaman kendisinin de hayatini kaybedeceği vurgulanıyor.
Annenin bebekle olan son konuşmasında bebeğine neden dünyaya gelmediğini ve neden kendisini yalnız bıraktığını bebeğine soruyor. Bebeğin anneye cevabi ise su oluyor “ Bana dünyadaki hayatla ilgili güzel olan bir şey anlatmadın ki. Hep savaşlardan, ihanetlerden, çirkinliklerden bahsettin. Böyle bir dünyaya gelmenin ne anlamı var ki?” diyor. Hiç dünyaya gelmek istemiyor ve rahimde yaşamını yitiriyor ve annesi de ondan ayrılamadığı için o da hayatini kaybediyor.




Alt 16-11-2008, 19:46 #18

evla

Aktif Üye

Yaban - Özet - Yakup Kadri Karaosmanoglu

Kitabın Özeti

Romanda ana konu,bir Türk aydininin Kurtulus Savasi dönemindeki köy gerçegiyle karsi karsiya gelmesidir.
Romanin kahramani Ahmet Celal’dir.Çanakkale’de savasta bir kolunu kaybetmis ve savastan gazi olarak kurtulmustur. Ama savas sonrasi yapayalniz kalmistir.Bunlara bir de Istanbul’un isgali eklenince, hizmet eri olan Mehmet Ali’nin köyüne gitmeye karar verir.Istanbul’un isgali sonrasinda gerçeklesen olaylari takip ederek, köylülere durumun önemini ve ciddiyetini anlatmaya çalisir.Ancak köylüler Salih aga’ya çok baglidir ve onun etkisinde kalarak Ahmet Celal’i ciddiye almazlar.Bu nedenle Ahmet Celal, köyde aradigi ilgiyi ve yakinligi bulamaz.
Olaylar Ahmet Celal’in cephesinden böyle görünürken, köylüler için daha farklidir.Onlar savasin ciddiyetini anlayamamistir.Onlara göre Ahmet Celal bir yabandir.Onlarin dünyasindan uzak biridir.Zaten ilk bakista konusmasi, davranislari,giyimi, düsünceleri ve olaylara yaklasimi köylülerden çok farklidir.Örnegin her gün tras olmasi, devamli dislerini firçalamasi,geceleri kitap okumasi ve buna benzer davranislari köylülere garip gelmektedir.Bu nedenle, acilarini unutmak için geldigi bu köyde, olaylar umdugu gibi gelismemistir.
Ahmet Celal bir aydin konumundadir ve ilk defa Türk köylüsüyle karsilasmistir.Ancak köyde karsilastigi manzara onu çok sasirtmistir.Öncelikle yoksulluk ve cahillik vardir.Bunlarin bir sonucu olarak da bazi insanlarin emellerine alet olmaktadirlar.Herkes Salih Aga’nin etkisindedir.Onun her dedigi yapilmaktadir.Hatta yillarca emek verdigi hizmet eri Mehmet Ali bile gelisen bazi olaylarda subayi Ahmat Celal’e degil,Salih Aga’ya inanmistir.
Bütün bunlarla beraber, Ahmet Celal köyde yapayalniz da degildir.Mehmet Ali’nin annesi Zeynep Kadin ile kardesi Ismail, Ahmet Celal’in güvendigi dostlaridir.
Olaylarin böyle gelismesi Ahmet Celal’i kaçinilmaz bir bunalima sürükler.Bir gün rahatlayip sikintilarini unutmak için dolasmaya çikar ve komsu köyün kizi Emine’ye asik olur.Ancak Ismail Emine’yi Ahmet Celal’in elinden alinca Ahmet Celal iyice umutsuzluga sürüklenir.
Ahmet Celal,Kurtulus Savasi’nin önemini köylüye anlatmaya devam eder; ancak köylüler baskalarinin etkisindedir ve ona inanmamaya devam ederler.Bunlari bir aydin gözüyle görüp yorumlayan Ahmat Celal, aydin ile cahil arasindaki uçurumu farkeder.Anadolu halkinin asirlar boyunca ne kadar ihmal edildigini kendi gözleriyle görür.Tabii bütün gözlemlerini ani defterine yazmayi da ihmal etmez.
Köyde bu olaylar olurken, Kurtulus Savasi da iyiden iyiye alevlenmis ve köylüler Ahmet Celal’in anlatmaya çalistigi gerçekleri yasamak zorunda kalmistir.Yunanlilar onlarin köyünü de basmistir.Köylüler dereye kaçarak gizlenmeye çalismistir.Ancak düsman onlari yakalar ve köy meydanina getirir.Ahmet Celal, bir anlik kargasadan yararlanip Emine’nin elini tutar ve ikisi kosmaya baslarlar.Düsman arkalarindan ates açar ve onlari yaralar.Ayrica tüm köy halki düsman tarafindan öldürülür.Köyün mezarligina kadar ancak gelirler.Orada sabaha kadar bekleyip sonra yola çikmaya karar verirler;ancak Emine’nin yarasi agirdir ve devam edemez.Ahmet Celal ani defterini Emine’ye verir ve herseyini birakarak yeni ve bilinmeyen bir hayata adim atar.




Alt 16-11-2008, 19:47 #19

evla

Aktif Üye

Vadideki Zambak - Özet - Balzac

KİTABIN ÖZETİ:

Aristokrat bir ailenin küçük oğLu Felix de Vandennesse, ailesinin sıcak sevgisinden ,ilgisinden yoksun, otoriter bir ortamda yetişmiş çalışkan bir çocuktur.Restauration devrinin yakLaştığı sırada Felix'i babası Tours'a çağırır.Felix, babasının davetine hemen itaat eder.Tours'a gittikten sonra bir gün bir baLoya katıLır.Baloda bir genç kadın görür.Onun güzelliği karşısında adeta büyüLenir, ona karşı derin bir sevgi duyar.Bu genç kadını uzun süre unutamaz.Bir gün, İndre nehrinin kıyısında Clochegourde satosunda bu genç kadınLa karşıLaşır.enç kadının adı Kontes Henriette de Mortsauf'tur.Feliz, kadının güzeLLiğinin vadinin adı ile özdeşLetiğini düşünür.Vadinin adı Zambak'tır.Henriette de tıpkı zambaklar gibi temizi saf ve güzeLdir.Felix ve Henriette tanışırLar.Henriette, Felix'e hayat hikayesini anlatır.Henriette, evLidir ve kocası asık suratLı, sert, soğuk bir insandır.Mutsuz bir hayatı vardır.Felix de ona aiLesinin haLLerinden, kederLi çocukLuğundan bahseder.KarşıLıkLı dertLeşmeLer her ikisinie birbirine yakınLaştırır.AraLArında temiz fakat gizLi bir aşk başLar.SürekLi görüşmektedirLer.Bir gün, Felix'in mevki sahibi oLabiLmesi için buradan uzaklaşması gerçeği iLe yüz yüze geLirLer.
Feliz, saraya girer, XVIII. Louis'in dikkatini çekmeyi başarır ve kısa zamanda danıştay başyardımcıLığına kadar yükseLir.Aşkına sadıktır, Henrietteyi asLa unutmaz, sürekLi mektupLaşırLar.İki yıLLık bi ayrıLıktan sonra tekrar görüşürLer.Henriette'nin kocası uzun süren bir hastaLığa yakaLanınca Henriette iLe Feliz arasındaki iLişki daha da derinLeşir.Fakat bir süre sonra feliz, Paris'e dönmek zorunda kaLır.
Felix paristeki hayatı sırsında, elif tabakadan Lady Dudley adından biri iLe tanışır.Onun gösterişinden etkiLenir ve bir süre sonra aşık oLduğunu zanneder.Bu oLayı öğrenen Henriette hastaLanır, sonunda felixi affetsede bu hastaLık oun öLümüne neden oLur.GüzeL, parıLtıLı ingiLiz Lady'den bıkan feLix, Clochegourde'e geri döner.Geldiğinde Henriette can çekişmektedir.Henriette, ona bir mektup bırakmıştır.Mektupta; aşkı,arzuLarı ve ahLaki değerLeri, eş oLma sorumLuLuğu arasında yaşadığı çeLişkiLer, çatışmaLar yazmaktadır.Henriette, sonuna kadar ahLakını muhafaza etmekLe birlikte pek çok kez içinde savaşlar yaşamıştır.Feliz, bir süre sonra kendini toparLamaya çaLışarak Paris'e döner.Orada, kendini edebiyata,biLime,poLitikaya vererek avutmaya çalışır.




Alt 16-11-2008, 19:47 #20

evla

Aktif Üye

Eylül - Özet - Mehmet Rauf

KİTABIN ÖZETİ:

Süreyya ve karısı Suat’ la birlikte babasının evinde oturmaktadır. Ama bu halden memnun değildirler. Babası hem yaşlı, hem dediği dediktir. Onun yüzünden her yaz bir tane taş ocağına benzeyen köye gelirler ve orada sıkıntıdan patlarlar. Suat bu arada başka olaylardan da sıkılmaktadır. Suat’ ın kardeşi Hacer akrabası olan Necip Bey’ le gönül eğlendirmektedir. Hacer evli ve eşi de onun için herşeyini verecek nitelikte bir eştir. Daha sonraları Suat ile Süreyya birlikte mutlu bir şekilde yaşayabilmenin yolunu aramışlar ve bulmuşlardır. Suat Hanım gizlice babasından para isteyip eşi için bir yalı kiralar. Kocası bu duruma çok sevinir.

Necip de hem dostarı hemde akrabaları olarak Suat ve Süreyya’ nın yanına gelir. Süreyya için yelkenle gezmek ve balık tutmak vazgeçilmez bir zevktir. Süreyya bu alışkanlıklarını sürdürürken Suat da Necip’le birlikte piyano çalmaktadır.

Başbaşa geçen bu uzun yaz tatilinin sonlarında Necip Bey birşeylerin olduğunu, Suat Hanım’a aşık olduğunu anlar. Bu durumdan kurtulmaya çalışsada başarılı olamaz. Sonunda çare olarak onların yanından ayrılmaya karar verir. Giderkende Suat’ın eldivenlerinden bir tanesini izinsiz olarak hatıra olması için alır.

Daha sonraları Necip’in tifoya tutulduğu öğrenilir. Süreyya ve Suat buna çok üzülürler. Tehlike devresi geçince Necip’in yanına giderler. Necip hastalığın etkisiyle sinir yorgunluğu içerisindedir. Hacer Necip’in hastalığı sırasında yanında bulunmuş ve o sıralarda Necip’in kendiden geçmiş olduğu zamanda yastığının altından bir bayan eldiveni bulmuştur. Hep birlikte hasta hakkında konuşurlarken Necip’in annesi eldiveni gösterir. Suat kendi eldivenini görünce şok olur ve olayı anlar fakat kimseye sezdirmez. O sırada Necip’te sapsarı olur utancından ve çaresizliğinden ne yapacağını bilemez.

Necip hastalıktan sonraki iyileşme devresini yalıda geçirilmek üzere mecbur edilir. Halbuki O, onlardan kaçmak için uğraşmaktadır.

Bir yaz sessiz ve olaysız bir şekilde geçmiştir. Eylül gelince Süreyya konağa gider. Bu gidiş beklenen bir gidiş değildir. Suat bu duruma anlam veremez. Daha gitmeden önce kışı bile beraber geçireceklerini söylemiştir. Ama Süreyya birşeyleri sezmiş olup, o yüzden gitmiştir.

Konağa geri dönülür. Necip artık eskisi kadar yalıya gelmemektedir. Hele Hacer’in davranışları , onların her bakışlarından anlam çıkarmaya çalışan tavrı her ikisini de deliye döndürür. Birbirlerini buldukları anda , ister istemez kaybedeceklerdir. Suat kendisinden kalan , Necip’in aldığı eldivenin diğerini de verir. Bunun sebebi ise artık hayatın Suat için yaşamaya değer bir tarafı kalmamasıdır.

O gece konakta yangın çıkar.Herkesi bir telaş ve korku alıp götürür. Canlarını zor kurtarırlar. Ama Suat ortalıklarda yoktur. Süreyya alevlerin içine doğru Suat diye inlemektedir. Ama cesaret edemez. Necip bir haykırışla içeriye fırlar . Her ikiside çöken tavanın altında can verirler.




Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:41 .