'Edebiyatı prangalarından kurtardım'
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 25-09-2009, 01:44 #1

mestella

Deneyimli

'Edebiyatı prangalarından kurtardım'



28/08/2009
'Büyük Yazarın Gizli Evreni'nde roman tekniğine aykırı yorumlar getirerek, çağının çok ötesinde bir kurguyla yazan James Joyce'un edebiyata, sanata, dine bakışının yanında özel hayatından, psikolojisinden, Paris'in sanat ve sosyal yaşamından, dönemin siyasi atmosferinden izler
YAKUP ÖZTÜRK

Arthur Power, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ordudaki görevinden ayrılır ve o dönem sanatçıları için bir cazibe merkezi olan Paris’e gelir. Aynı günlerde doğduğu topraklardan uzakta bir yaşam süren James Joyce, Ulysses’i basacak bir yayınevi aramaktadır. Terhisinin ardından gelecekteki hayatını sanat üzerine kurmak isteyen Power’ın şansı, Paris’te bir kafede tesadüfen tanıştığı James Joyce olur. Arthur Power karşısındaki adamı tanımaktadır ve dehasının farkındadır. İkisi de İrlandalı olan, kiliseyi erken yaşta terk eden bu iki sanatçının bir başka ortak yönleri daha vardır: İrlanda’dan kaçmış olmak. Yurtsuzluğun devşirdiği sıkıntılar, Power ve Joyce’u uzun sürecek bir dostluğa uğurlamaktadır.
Arthur Power, her geçen gün daha da güçlenen dostluklarından arta kalan konuşmalarını bir deftere yazmaya başlar. Joyce’un ölümüne yakın aralarına bir soğukluk girmiş olsa da, bu durum elimizde tuttuğumuz anıların yazılmasına engel olamamıştır. Büyük Yazarın Gizli Evreni dünya edebiyatını derinden sarsmış bir yazarın sanatına, kişiliğine açılan önemli bir kapı olarak karşımızda duruyor.
Kitapta, roman tekniğine aykırı yorumlar getirerek, çağının çok ötesinde bir kurguyla yazan James Joyce’un edebiyata, sanata, dine bakışının yanında özel hayatından, psikolojisinden, Paris’in sanat ve sosyal yaşamından, dönemin siyasi atmosferinden izler bulmanız mümkün. Joyce’un kişisel hatıraları, çalışma yöntemleri, estetik fikirleri, günlük çalışmaları da kitapta ayrıntılı bir biçimde verilmiş. Kitap iki önemli önsözün ardından Arthur Power’ın ‘Paris’e Yolculuğum’ başlığını taşıyan yazısıyla açılıyor. Burada Birinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’daki izleriyle ve bir sanatçı için Paris’te bulunmanın ne ifade ettiğini anlatan satırlarla karşılaşıyoruz. “O zamanlar sanat dünyasında büyük bir canlılık vardı; savaştan dönen genç adamlar modern yaşamı ortaya koymak için yeni bir sanat yaratmadaki kararlılıklarını gösteriyordu” diyor, Power.
Bir sonraki bölümde, James Joyce’la ilk karşılamasını anlatan yazar, Joyce’un sekiz yılını verip tamamladığı son kitabı Ulysess’i basacak yayınevi aramasından bahseder. Yine o günlerde Joyce’un görme problemi yaşadığını ve bu sorunun gittikçe ilerlediğinden söz açıyor. Ulysses’in yazılış serüveni, kitabın taşıdığı anlamlar üzerine uzun soluklu diyaloglar çıkıyor karşımıza. Homeros’un Odysseia’sıyla benzerlikler, kitabın çıkış noktası üzerine düşülen notlar, okuru kitaba çeken çok ince ayrıntılar taşıyor. Ulysses’in mizahi bir eser olduğunu “Ulysses esasen mizahi bir eserdir ve hakkındaki mevcut eleştirel karmaşa sona erdiğinde insanlar bu eseri olduğu gibi görecektir” sözleriyle belirtiyor.
Edebiyat’ın, gerçeğe dayalı mı yoksa sanatsal mı olması gerektiği üzerine sürdürülen tartışmalar ise Joyce’un “Hayatın ta kendisi olmalıdır” cümlesiyle çözüme kavuşturuluyor. Kitap boyunca bu cümle Joyce’un, sanatın hemen diğer bütün dallarında belirttiği fikirlerinin omurgasını oluşturuyor.
Aynı bölümde tiyatroya dair görüşlerini ortaya koyan Joyce, söz İbsen’e geldiğinde “İbsen neslimizi ilgilendiren sorunlarla ilgili ciddi oyunlar yazdı” diyor.
Ve yazar kiliseyi terk etti
‘Yalnızlık ve Joyce’ adını taşıyan yazıda da, büyük ustanın dışarıdan trajedi gibi görünen yalnızlığının bilinçle ve arzuyla ortaya çıktığını, Joyce’n Paris’in o döneminde sanatçıların vazgeçemediği bohem hayatına uzak durduğunu görüyoruz. Vaktinin büyük çoğunluğunu dairesine kapanarak ve en sıradan biçimde geçiren Joyce, “ünlü bir adam olmasına rağmen” bir münzevi hayatı yaşıyor.
James Joyce’un dinle ilişkisi de bir nefret ve sorgulama mekanizması olarak devam etmektedir. Erken yaşta kiliseyi terk eden yazar, Hıristiyanlık öğretilerinin, kilise kurallarının dışında bir hayatın var olduğuna inanarak yoluna devam etmiştir. Ölüm korkusunun temelinde de kilisenin olduğunu düşünür. “Günümüzde kiliseler, Tanrı’ya doğa aracılığıyla ibadet etmeyi bir günah olarak görüyor” sözleri, onun zihninde dinin nereye oturduğunun bir açıklaması gibi adeta. Joyce için ölümden sonra hayatın olup olmaması da, bu dünyaya değer vermemesinden önemli değil.
Kitapta Rus edebiyatına dair oldukça önemli ifadeler yer alıyor. Joyce’n, kendisinden önce ve özellikle çağdaşı yazarlar hakkında söyledikleri, bir ‘deha’nın dönemine bakışının en çarpıcı örneği. “Puşkin’in Yüzbaşının Kızı romanı 13-14 yaşlarında çocukları eğlendirebilir ancak. Turgenyev, Maupassant kadar sağlam ve parlak bir niteliğe sahip. O dönemden en çok beğendiğim yazar, Çehov. Modern nesri başkalarından çok Dostoyevski geliştirmiş ve kuvvetini günümüzdeki boyutuna yükseltmiştir.”
Kitabın son kısımlarına doğru realizm ve romantizm akımlarının James Joyce’un dünyasındaki yeri hakkında yaşanan diyaloglara yer veriliyor. Sonra ise klasik-çağdaş kavramları üzerine tespitlerle karşılaşıyoruz. “Klasik edebiyat insan kişiliğinin şafağını temsil eder; çağdaş edebiyat ise alacakaranlıkla, etkin akıldan çok edilgen akılla ilgilenir. Eğitimimiz klasik düşünceye dayandığından çoğumuz edebiyatın ne olması gerektiği hususunda ve sadece edebiyatın değil hayatın da ne olması gerektiği hususunda sabit bir fikre sahibiz. Ve biz çağdaşlar tahrifle suçlanıyoruz fakat bizim edebiyatımız klasik edebiyattan daha çok tahrif edilmiş değildir” sözleriyle James Joyce kendi sanatına yöneltilen eleştirilere karşılık veriyor.
James Joyce’un Amerika ve edebiyatı hakkında söyledikleri de dikkat çekiyor. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Amerika’nın gelecekteki durumu hakkında konuşan Joyce, Amerika’nın önlerindeki 50 yılda büyük edebiyat eserleri çıkaracağına ihtimal vermezken, Amerika’nın siyasi bir güç olacağı konusundaki düşüncelerinde ısrar ediyor. Joyce, bu konuda “Önem arz edecek edebi eserler üreteceğini zannetmiyorum çünkü bir edebiyat meydana getirebilmesi için, bir ülkenin öncelikle kendine özgü bir tarzı olması, başka bir deyişle bir kokusu olması gerekir. Edebiyata sızan da bu kokudur” diyor.
Büyük Yazarın Gizli Evreni, dünya edebiyatını derinden etkilemiş bir ‘deha’nın hayatına anılarla ayna tutuyor. Kitap, yazarın kaleme ve kâğıda yaklaşımındaki estetiği anlamamız için bulunmaz bir fırsat.

BÜYÜK YAZARIN GİZLİ EVRENİ
Arthur Power
Çeviren: Asude Savan
Timaş Yayınları
2009
144 sayfa, 10 TL.



Benzer Konular
  • Canımı zor kurtardım...
    2 Temmuz 2011 saat:10.00 civarı arkadaşım ile dışarıda oturuyorduk.Canım çekirdek istedi dedim gel gidelim ala...

  • Tekke Edebiyatı - Tasavvuf Edebiyatı...
    Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatı İslâmiyet'in ve Tasavvufun etkisiyle ortaya çıkmıştır. İslâmiyet'in kökleşip yay...

  • Babayı Kurtardım...
    Yeni uzman olmuştu. Kasabada muayenehane açtı. Birkaç gün sonra biri geldi, onu doğuma çağırdı. Ertesi gün eve...

  • kankimi kurtardım heheh xD...
    uzatmadan balıklama atlıom :oyyoy: sınıftakiler bna "su kolik" derler :ihis: bi qün lawobodan çı...

  • Rus Edebiyatı...
    Rus Edebiyatı, 11. yüzyılda Ruslar'ın Hıristiyanlık'ı benimsemesinden sonra yazılan yapıtlarla başlar. Doğu Sl...


Görüntüleme:602, Cevaplar:0

İlginizi Çekebilir >
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 21:47 .