Gece Yarısı Güneşi - Stephenie Meyer / İlk 12 Bölümü !
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 30-11-2009, 15:38 #1

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Gece Yarısı Güneşi - Stephenie Meyer / İlk 12 Bölümü !

Arkadaslar bildiğiniz gibi Stephenir Meyerin yazdığı Geceyarısı Güneşi isimli kitabın ilk 12 Bölümü internete sızmıştır..
Buna sinirlenen yazar yazmayı bırakmıştır !

Ama sanırım. Tekrar yoğun istek üzerine çalışmasına geri dönmüş..

Ben internetten İlk 12 bölümü buldum.
Ve sizinle paylaşmak istiyorum x)


Buyrun İyi okumalar..

Kesinlikle ÇEVİRİSİ BANA AİT DEĞİLDİR!
ALINTIDIR!



Benzer Konular

Görüntüleme:238350, Cevaplar:111

Alt 30-11-2009, 15:44 #2

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

1. İlk Bakış
Bu, günün uyuyabilmeyi dilediğim zamanıydı.
Lise.
Ya da doğru sözcük Araf mıydı? Eğer günahlarımı telafi etmenin bir yolu
olsaydı, bu bir ölçütte çeteleye yazılmalıydı. Can sıkıntısı alışabildiğim bir şey değildi;
her gün, inanılmaz şekilde bir öncekinden daha tekdüze geliyordu.
Sanırım benim uyuma biçimim buydu – eğer uyku aktif dönemler arasındaki
hareketsiz durum olarak tanımlanırsa.
Kafeteryanın uzak köşesindeki alçıdan geçen çatlaklara, orada olmayan
şekiller hayal ederek baktım. Bu, kafamın içinde fışkıran ve bir nehir gibi çağıldayan
sesleri bastırmanın tek yoluydu.
Bu seslerden birkaç yüz tanesini sıkıntı yüzünden duymazdan geliyordum.
Konu insan zihnine gelince, hepsini daha önceden duymuştum. Bugün bütün
düşünceler, buradaki küçük öğrenci grubuna eklenen yeni kişiyle ilgili gülünç bir
heyecanla doluydu. Hepsinde ilgi uyandırmak çok kısa zaman almıştı. Yeni yüzü her
açıdan düşünce üzerine düşüncede görmüştüm. Sadece sıradan bir insan kızı.
Gelişinden doğan coşku bıktırıcı şekilde tahmin edilebilirdi – bir çocuğa parlak bir
cisim göstermek gibi. Koyuna benzeyen erkeklerin yarısı şimdiden kendilerini ona
aşık olarak hayal ediyorlardı, sırf bakılacak yeni bir şey olduğu için. Onları bastırmak
için daha çok uğraştım.
Sadece dört sesi tiksindiğim için değil, nezaketten engelliyordum: yanlarında
olduğum zamanlardaki mahremiyet yoksunluğuna alışan ve bununla ilgili artık pek
düşünmeyen ailem, iki kız ve iki erkek kardeşim. Onlara verebildiğim kadar gizlilik
veriyordum. Eğer yapabilirsem dinlememeye çalışıyordum.
Denediğim halde, yine de… biliyordum.
Rosalie’nin aklında, her zamanki gibi, kendisi vardı. Birilerinin bardaklarında
profilinin görüntüsünü yakalamıştı ve mükemmelliği üzerine düşünüyordu. Onun
zihni birkaç sürprizi olan sığ bir göletti.
Emmett dün gece Jasper’a karşı kaybettiği güreş maçı yüzünden
köpürüyordu. Rövanş ayarlamak için okulun bitimini getirmek, sınırlı olan bütün
sabrını alacaktı. Emmett’in düşüncelerini dinlerken kendimi hiçbir zaman davetsiz
misafir gibi hissetmezdim, çünkü asla sesli söylemeyeceği ya da eyleme
geçirmeyeceği bir şey düşünmezdi. Muhtemelen diğerlerinin aklını okumaktan
suçluluk duymamın sebebi, orada benim duymamı istemeyecekleri şeyler olduğunu
bilmemdi. Eğer Rosalie’nin zihni sığ bir göletse, Emmett’inki de cam berraklığında,
karartısız bir göldü.
Ve Jasper… acı çekiyordu. Bir iç çekişi bastırdım.
Edward. Alice kafasının içinde ismimi söyledi ve dikkatimi anında çekti.
Bu, adımın sesli söylenmesiyle aynı şeydi. İsmimin modasının son zamanlarda
geçmiş olmasından memnundum – sinir bozucu oluyordu; herhangi bir zaman,
herhangi biri, herhangi bir Edward’
ı düşündüğünde, başım istemsizce dönüyordu…
Şimdi başım dönmemişti. Alice ve ben bu gizli konuşmalarda iyiydik. Birileri
bizi çok ender yakalayabiliyordu. Gözlerimi alçının çizgilerinde tuttum.
Nasıl direniyor? diye sordu bana.
Somurttum, ağzımın sabit şeklinde sadece ufak bir değişiklik oldu. Diğerlerini
uyaracak hiçbir şey yoktu. Kolaylıkla sıkıntıdan da somurtuyor olabilirdim.
Alice’in iç sesi şimdi panik doluydu, zihninde çevresel görüşüyle Jasper’
ı

izlediğini gördüm. Bir tehlike var mı? Yakın geleceği taradı, surat asmamın altındaki
sebebi bulmak için tekdüze görüntüleri gözden geçirdi.
Başımı sanki duvarın tuğlalarına bakıyormuş gibi yavaşça sola çevirip iç
çektim, sonra sağa, tavandaki çatlaklara bakmaya geri döndüm. Sadece Alice kafamı
salladığımı biliyordu.
Rahatladı. Eğer kötüye giderse bana haber ver.
Sadece gözlerimi hareket ettirdim, önce tavana sonra tekrar aşağıya.
Bunu yaptığın için teşekkürler.
Sesli cevap veremediğim için hoşnuttum. Ne söylerdim ki? ‘Benim için bir
zevk’? Hiç değildi. Jasper’
ın mücadelelerini dinlemekten keyif almıyordum. Onu
böyle sınamak gerçekten gerekli miydi? Belki de susuzlukla hiçbir zaman kalanımız
gibi başa çıkamayacağını itiraf etmek, sınırları zorlamamak daha güvenli olmaz
mıydı? Niye tehlikeyle flört etmeliydi ki?
Son avlanma seyahatimizin üzerinden iki hafta geçmişti. Bu kalanımız için çok
uzun bir zaman değildi. Bazen biraz rahatsız ediyordu – eğer bir insan çok yakından
yürürse, eğer rüzgar yanlış yönden eserse… ama insanlar çok ender yakınımızdan
yürüyorlardı. İçgüdüleri onlara bilinçlerinin asla anlayamayacağı şeyi söylüyordu:
biz tehlikeliydik.
Jasper şu anda çok tehlikeliydi.
O anda, küçük bir kız bir arkadaşıyla konuşmak için bizimkine en yakın
masanın sonunda durdu. Sarımsı kızıl, kısa saçlarını, parmaklarını içinden geçirerek
salladı. Isıtıcı, kokusunu bizim yönümüze doğru üfledi. Bu kokunun bana
hissettirdiklerine alışıktım – boğazımda susatıcı bir ağrı, midemde boş bir arzu,
kaslarımın istemsizce kasılışı, ağzımdaki zehrin aşırı akışı…
Bunların hepsi oldukça normaldi, genellikle görmezden gelinmesi kolaydı.
Sadece şimdi daha zordu; Jasper’
ı
n tepkisini izlerken hisler daha güçlüydü, iki
misliydi. Sadece benimki yerine çifte susuzluk vardı.
Jasper hayal gücünün kendisinden kurtulmasına izin verdi. Kafasında
resmediyordu – kendini Alice’in yanındaki yerinden kalkıp küçük kızın yanına
giderken canlandırıyordu. Kulağına fısıldıyormuş gibi eğilip dudaklarını kızın
boğazına değdirmeyi düşünüyordu. İnce teninin altındaki nabzının sıcak atışının
ağzının altında nasıl hissedeceğini düşlüyordu…
Sandalyesini tekmeledim.
Bir dakikalığına bakışımla buluştu ve sonra aşağı baktı. Kafasının içindeki
utanç ve isyan savaşını duyabiliyordum.
“Özür dilerim.” diye mırıldandı.
Omuzlarımı silktim.
“Hiçbir şey yapmayacaktın.” dedi Alice üzüntüsünü yatıştırmak için. “Bunu
görebiliyordum.”
Yalanını ele vermemek için suratımı ekşitmemeye uğraştım. Birbirimize
destek olmalıydık, Alice ve ben. Sesler duymak ya da gelecekten görüntüler görmek
kolay değildi. Zaten ucube olanların arasında ikimiz de ucubeydik. Birbirimizin
sırlarını korurduk.
“Eğer onları insan olarak düşünürsen biraz yardımcı olur.” diye önerdi Alice,
yüksek, müzikal sesi eğer yeterince yakında olan varsa, onların duyabilmesi için çok
hızlıydı. “Adı Whitney. Çok sevdiği bir kız kardeşi var. Annesi Esme’yi o bahçe
partisine davet etmişti, hatırladın mı?”
“Onun kim olduğunu biliyorum.” dedi Jasper tersçe. Uzun odanın etrafındaki
saçakların altında yer alan pencerelerin birinden bakmak için döndü.
Bu gece avlanmak zorunda kalacaktı. Böyle riskler alarak, gücünü deneme etmeye,
direncini artırmaya çalışmak saçmaydı. Jasper sınırlarını kabul etmeli ve onlara göre
davranmalıydı. Eski alışkanlıklarının, seçilmiş yaşam şeklimize faydası olmuyordu;
kendini böyle zorlamamalıydı.
Alice sessizce iç çekti ve yemek tepsisini alıp kalkarak onu yalnız bıraktı.
Jasper’
ı
n ne zaman yeterli desteği aldığını bilirdi. Rosalie ve Emmett ilişkileriyle
daha çok göze batsalar da, birbirlerinin ruh hallerini kendilerininki kadar iyi bilenler
Alice ve Jasper’dı. Sanki onlar da akıl okuyabiliyorlarmış gibi – sadece
birbirlerininkini.
Edward Cullen.





Alt 30-11-2009, 15:45 #3

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Refleks olarak, adımı çağıran sese doğru döndüm; ama seslenilmemişti sadece
bir düşünceydi.
Gözlerim saniyenin küçük bir kısmında kalp şekilli, soluk renkli bir yüzdeki
bir çift büyük, çikolata renkli göze kilitlendi. Şimdiye kadar kendim görmüş
olmasam da, yüzü tanıyordum. Bugün buradaki her insanın aklında en ön
plandaydı. Yeni öğrenci, Isabella Swan. Buraya yeni bir gözetim durumuyla yaşamak
için gelmiş, kasaba polis şefinin kızı. Bella. Tam ismini söyleyen herkesi
düzeltmişti…
Sıkılıp başka yere baktım. Onun, ismimi düşünen kişi olmadığını anlamam bir
saniye sürmüştü.
İlk düşüncenin Tabii ki, şimdiden Cullen’lara çarpılıyor, diye devam ettiğini
duydum.
Şimdi ‘sesi’ tanımıştım. Jessica Stanley – iç gevezelikleriyle beni rahatsız edeli
bir süre geçmişti. Yanlış kişiye olan hayranlığını sonunda atlatmış olması büyük
rahatlıktı. Eskiden, daimi, gülünç hayallerinden kaçmak neredeyse imkansızdı. O
zamanlar, eğer dudaklarım ve arkalarındaki dişlerim onun yakınlarına gelirse tam
olarak ne olacağını ona açıklayabilmeyi dilemiştim. Bu, o rahatsız edici fantezilerini
sustururdu. Tepkisinin düşüncesi beni neredeyse gülümsetti.
Ona çok da yararı olacak sanki, diye devam etti Jessica. Gerçekten güzel bile değil.
Niye Eric’in ona bu kadar çok baktığını bilmiyorum… ya da Mike’
ın.
Son isimde irkildi. Yeni platoniği, popüler Mike Newton ona tamamen
kayıtsızdı. Belli ki, yeni kıza o kadar kayıtsız değildi. Yine parlak cisimle çocuk gibi.
Kıza ailemle ilgili bilgi verirken dışarıdan samimi görünüyordu. Yeni öğrenci
mutlaka bizi sormuş olmalıydı.
Bugün herkes bana da bakıyor, diye düşündü Jessica kendini beğenmiş şekilde.
Bella’nın benimle iki dersi olması büyük şans… Bahse girerim ki Mike bana–
Dar kafalılığı ve abesliği beni delirtmeden önce bu anlamsız gevezeliği
kafamdan atmaya çalıştım.
“Jessica Stanley yeni Swan kızına Cullen’ların bütün kirli çamaşırlarını
anlatıyor.” diye mırıldandım Emmett’a dikkatimi dağıtmak için.
Alçak sesle kıkırdadı. Umarım iyi anlatıyordur, diye düşündü.
“Hiç yaratıcı değil aslında. Sadece ufak skandal dokundurmaları, korku
hikayeleri değil. Biraz hayal kırıklığına uğradım.”
Peki yeni kız? O da dedikoduda umduğunu bulamamış mı?
Yeni kızın, Bella’nın, Jessica’nın hikayesi üzerine ne düşündüğünü duymak
için dinledim. Herkesçe görmezden gelinen garip, kireç tenli aileye baktığında ne
görmüştü?
Tepkisini bilmek benim bir nevi sorumluluğumdu. Ailem için bir gözcüydüm,
bizi korumak için. Eğer birileri şüphelenmeye başlarsa, erken bir uyarı ve kolay geri
çekilme şansı verebiliyordum. Bu sık sık oluyordu – aktif hayal gücüne sahip bazı
insanlar bizi bir kitap ya da film karakteri olarak görüyorlardı. Genellikle yanlış
sonuca varıyorlardı; ama riske girmektense başka bir yere taşınmak daha iyiydi. Çok
çok ender, birileri doğru tahmin ediyordu. Onlara hipotezlerini deneme etme şansı
vermiyorduk. Korkutucu bir anıdan başka bir şey olmamak için sadece
kayboluyorduk…
Jessica’nın anlamsız iç monologunun devam ettiği yerin yakınını dinlememe
rağmen hiçbir şey duymadım. Sanki orada kimse oturmuyor gibiydi. Ne tuhaf. Kız
gitmiş miydi? Jessica ona hala gevezelik ettiğine göre, bu pek mümkün değildi.
Dengesiz hissederek kontrol etmek için baktım, ekstra ‘duyu’mun bana ne
söyleyebileceğini kontrol etmek için – bu daha önce yapmak zorunda kaldığım bir
şey değildi.
Bakışım yine aynı, büyük ve kahverengi gözlere kilitlendi. Daha önce
oturduğu yerde oturuyor ve Jessica ona hala Cullen’larla ilgili yerel dedikoduları
anlattığı için, doğal olarak, bize bakıyordu.
Bizi düşünmek de doğal olurdu.
Ama bir fısıltı bile duyamadım.
Bir yabancıya bakarken yakalanmanın utancından kaçmak için aşağıya
bakarken, davet edici sıcak bir kırmızı, yanaklarını renklendirdi. Jasper’
ın hala
pencereden dışarı bakıyor olması iyiydi. Bu serbest kanın, onun kontrolüne ne
yapacağını hayal etmek istemiyordum.
Duyguları yüzünde sanki alnında yazılmış gibi açıktı: kendi türü ve benim
türüm arasındaki hemen göze çarpmayan farkları bilmeden algıladığında şaşkınlık,
Jessica’nın hikayesini dinlediğinde merak ve başka bir şey daha… hayranlık? Bu ilk
olmazdı. Avlarımıza göre güzeldik. Ve son olarak, onu bana bakarken
yakaladığımda utanç.
Yine de, düşünceleri garip gözlerinde – garip, çünkü çok derinlerdi;
kahverengi gözler genelde koyuluklarıyla düz görünürlerdi – çok açık olsa da,
oturduğu yerden sessizlikten başka hiçbir şey duyamıyordum. Hiçbir şey.

Bir an huzursuz hissettim.
Bu daha önce karşılaştığım bir şey değildi. Bende mi bir sorun vardı? Her
zaman hissettiğim gibi hissediyordum. Endişelenerek daha güçlü dinledim.
…ne tür müzik seviyor acaba… belki ona şu yeni CD’den bahsedebilirim… diye
düşünüyordu iki masa ötedeki Mike Newton – Bella Swan’a gözlerini dikerek.
Onu izleyişine bak. Okuldaki kızların yarısının onu beklemesi yetmiyor mu… Eric
Yorkie, kızın etrafında dönen hararetli düşünceler içindeydi.
…çok iğrenç. Ünlü falan olduğunu sanırsın… Edward Cullen bile ona
bakıyor…
Lauren Mallory o kadar kıskançlık içindeydi ki, yüzü koyu yeşil olmalıydı.
Ve Jessica yeni en iyi arkadaşıyla hava atıyor. Ne şaka…Asit gibi sözler kızın
düşüncelerinde dönmeye devam etti.
…Bahse girerim ki herkes ona bunu sormuştur; ama onunla konuşmak isterim. Daha
özgün bir soru düşüneyim…
düşünceleri içindeydi Ashley Dowling.
…belki İspanyolca sınıfımdadır… diye ümitlendi June Richardson.
…bu akşam yapacak bir sürü şey var! Trigonometri ve İngilizce sınavı. Umarım
annem…
Düşünceleri alışılmadık şekilde iyi olan, sessiz kız Angela Weber, masada
bu Bella’yı takıntı haline getirmemiş tek kişiydi.
Hepsini duyabiliyordum, düşündükleri her önemsiz şeyi akıllarından geçtiği
sırada duyabiliyordum; ama aldatıcı şekilde açık görünen gözlere sahip kızdan
hiçbir şey yoktu.
Ve tabii ki, kızın Jessica’yla konuşurken ne söylediğini duyabiliyordum.
Alçak, duru sesini odanın uzak tarafından duyabilmek için akıl okumam
gerekmiyordu.
“Kırmızı-kahverengi saçlı çocuk hangisi?” diye sorduğunu duydum, bana
gözünün kenarından gizlice bakıp, hala onu izlediğimi gördüğünde gözlerini
kaçırarak.
Eğer sesini duymanın ulaşamadığım bir yerde kaybolmuş düşüncelerinin
tonunu saptamama yardım edeceğini ummak için vaktim olsaydı, anında hayal
kırıklığına uğrayacaktım. Genellikle, insanların düşünceleri fiziksel sesleriyle yakın
perdede olurdu; ama bu alçak, utangaç ses yabancıydı, odanın içindeki yüzlerce
düşünceden biri değildi, bundan emindim. Tamamen yeniydi.
Ah, iyi şanslar geri zekalı! diye düşündü Jessica, kızın sorusunu cevaplamadan
önce. “O Edward. Harika tabii ki; ama zamanını boşa harcama. Kimseyle çıkmaz.
Belli ki buradaki kızların hiçbiri onun için yeterince güzel değil.” Burnunu kıvırdı.
Gülüşümü saklamak için kafamı çevirdim. Jessica ve sınıf arkadaşlarının,
hiçbiri bana özellikle çekici gelmediği için ne kadar şanslı olduklarından haberleri
yoktu.
Geçici neşenin altında, tam olarak anlayamadığım garip bir dürtü hissettim.
Jessica’nın düşüncelerindeki, kızın farkında olmadığı fenalıkla bir ilgisi vardı…
Garip şekilde onların arasında girip, bu Bella Swan’
ı Jessica’nın aklının karanlık
işleyişinden koruma isteği hissettim. Ne kadar sıra dışı bir duygu. Bu dürtünün
altındaki sebepleri ortaya çıkarmaya çalışarak yeni kızı bir kere daha inceledim.
Muhtemelen sadece uzun zaman önce gömülmüş zayıfı güçlüye karşı koruma
içgüdüsüydü. Kız sınıf arkadaşlarından daha kırılgan görünüyordu. Teni öyle
şeffaftı ki, onu dış dünyadan koruduğuna inanmak güçtü. Soluk, berrak zarın
altındaki damarlarında kanın ritmik akışını görebiliyordum… ama buna
odaklanmamalıydım. Seçtiğim hayatta iyiydim; fakat Jasper kadar susamıştım ve bir
ayartıyı davet etmenin anlamı yoktu.
Kaşlarının arasında, farkında olmadığı hafif bir kıvrım vardı.
Bu inanılmaz derecede sinir bozucuydu! Orada oturmanın, yabancılarla
konuşmanın, ilgi odağı olmanın onun için bir gerilim olduğunu net bir şekilde
görebiliyordum. Utangaçlığını, narin görünümlü omuzlarını tutuşundan – sanki her
an bir saldırı bekliyormuş gibi hafifçe kambur – hissedebiliyordum. Yine de sadece
hissedebiliyor, görebiliyor, hayal edebiliyordum. Bu sıradan insan kızından
sessizlikten başka bir şey gelmiyordu. Hiçbir şey duyamıyordum. Niye?
“Kalkalım mı?” diye mırıldandı Rosalie, konsantrasyonumu bozarak.
Bir ferahlama hissiyle kızdan uzağa baktım. Başarısız olmaya devam etmek
istemiyordum, bu beni rahatsız ediyordu. Ayrıca saklanmış düşüncelerine sadece
benden gizli oldukları için ilgi duymaya başlamak istemiyordum. Şüphesiz,
düşüncelerine ulaştığımda – ve bunu yapmak için bir yol bulacaktım – bütün insan
düşünceleri gibi boş ve değersiz olacaklardı. Onlara ulaşmak için harcadığım çabaya
değmeyeceklerdi.





Alt 30-11-2009, 16:04 #4

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

“Ee, yeni kız henüz birden korkuyor mu?” diye sordu Emmett, hala önceki
sorusuna cevabımı bekleyerek.
Omuz silktim. Daha çok bilgi için bastıracak kadar ilgili değildi. Ben de
olmamalıydım.
Masadan kalktık ve kafeteryadan dışarı çıktık.
Emmett, Rosalie ve Jasper son sınıf rolü yapıyorlardı; dersleri için ayrıldılar.
Ben onlardan daha genç bir rol oynuyordum. Sondan bir önceki sınıf düzeyindeki
Biyoloji sınıfıma doğru ilerledim ve zihnimi sıkıntıya hazırladım. Ortalama bir
zekadan fazlasına sahip olmayan Bay Banner’
ı
n, dersine iki tıp diplomasına sahip
birini şaşırtacak bir şey ekleyebileceğinden şüpheliydim.
Sınıfta sırama yerleştim ve kitaplarımı – rol malzemeleri; içlerinde bilmediğim
hiçbir şey yoktu – masaya saçtım. Kendine ait bir masası olan tek öğrenci bendim.
İnsanlar benden kaçmaları gerektiğini bilecek kadar zeki değildi; ama hayatta kalma
içgüdüleri uzakta durmaları için yeterliydi.
Oda, öğrenciler yemekten döndükçe yavaşça doldu. Arkama yaslandım ve
zamanın geçmesini bekledim. Tekrar, uyuyabilmeyi diledim.
Angela Weber yeni kızla beraber kapıdan içeri girdiğinde, onu düşündüğüm
için ismi dikkatimi çekti.
Bella benim kadar utangaç görünüyor. Bugünün onun için zor olduğuna bahse
girerim. Keşke bir şey söyleyebilseydim… ama muhtemelen sadece kulağa aptal gelir…

Evet! diye düşündü Mike Newton ve kızın girişini izlemek için sırasında
döndü.
Hala, Bella Swan’
ın durduğu yerden hiçbir şey yoktu. Düşüncelerinin olması
gereken boşluk beni sinirlendirip cesaretimi kırmıştı.
Öğretmen kürsüsüne gidebilmek için yanımdaki yoldan geçerken yaklaştı.
Zavallı kız; tek boş sıra yanımdaki sıraydı. Otomatik olarak onun tarafındaki
kitaplarımı bir yığın haline getirdim. Burada rahat hissedeceğinden şüpheliydim.
Uzun bir dönem için buradaydı – bu sınıfta en azından. Belki, yanında otururken
sırlarını ortaya çıkarabilirdim… daha önce bu kadar yakınlığa ihtiyacım olduğundan
değil… dinlemeye değecek bir şey bulacağımdan değil…
Bella Swan havalandırmadan bana doğru gelen sıcak havanın içine yürüdü.
Kokusu bana harap edici bir mermi, dövücü bir mancınık gibi çarptı. O zaman
bana ne olduğunu açıklayacak yeterince vahşi bir simge yoktu.
O anda, bir zamanlar olduğum insana hiçbir şekilde yakın değildim; kendimi
gerisinde tuttuğum insanlık maskesinin parçalarından eser yoktu.
Ben bir avcıydım. O benim avımdı. Dünyada bu gerçekten başka hiçbir şey
yoktu.
Görgü tanıklarıyla dolu bir oda yoktu – onlar çoktan kafamdaki paralel
hasarlardı. Düşüncelerinin gizemi unutulmuştu. Bir anlam ifade etmiyorlardı, çünkü
onları düşünmeye uzun süre devam edemeyecekti.






Alt 30-11-2009, 16:04 #5

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Ben bir vampirdim ve o seksen yıldır kokladığım en tatlı kana sahipti.
Böyle bir kokunun var olabileceğini hiç hayal etmemiştim. Eğer bilseydim,
onu yıllar önce aramaya çıkardım. Onun için bütün gezegeni tarardım. Tadını hayal
edebiliyordum…
Susuzluk boğazımı bir ateş gibi yaktı. Ağzım kurumuş ve kızarmıştı. Taze
zehir akıntısı bu hissi gideremedi. Midem susuzluğun bir yankısı olan açlıkla
büküldü. Kaslarım sıçramak üzere gerildi.
Tam bir saniye geçmemişti. Hala onu rüzgar yönüne getiren adımı atıyordu.
Ayağı yere değdiğinde gözleri bana kaydı, gizlice bakmak istediği belliydi.
Bakışımla buluştu ve gözlerinin büyük aynalarında kendimi gördüm.
Orada gördüğüm yüzün şoku, hayatını birkaç sıkıntılı an kadar uzattı.
Bunu kolaylaştırmadı. Yüzümdeki ifadeyi gördüğünde, kan yine yanaklarına
hücum edip, tenini gördüğüm en nefis renge boyadı. Koku, beynimde yoğun bir
sisti. İçinden zorlukla düşünebiliyordum. Düşüncelerim köpürmüştü, kontrole
direniyorlardı, tutarsızlardı.
Kaçması gerektiğini anlamış gibi, şimdi daha hızlı yürüyordu. Acelesi onu
sakarlaştırmıştı – ayağı takıldı ve sendeledi, neredeyse önümde oturan kızın üzerine
düşüyordu. Savunmasız, zayıf. Bir insana göre normal olandan bile daha fazla.
Gözlerinde gördüğüm yüze odaklanmaya çalıştım, tiksinerek hatırladığım
yüze, içimdeki canavarın yüzüne – yıllarca çaba gösterip, katı disiplinle yendiğim
yüze. Şimdi ne kadar da kolayca yüzeye sıçramıştı!
Koku yine düşüncelerimi dağıtarak ve beni neredeyse sıramdan iterek
etrafımda döndü.
Hayır.
Kendimi sandalyede tutmaya çalışırken elim masanın kenarını kavradı. Tahta
yeteri kadar dayanıklı değildi. Elim desteği ezdi ve bir avuç dolusu kıymıkla geri
geldi, kalan tahtada parmaklarımın şeklini bıraktı.
Delili yok et. Bu esas kuraldı. Şeklin kenarlarını parmaklarımla çabucak toz
haline getirdim, masada düzensiz bir delik ile yerde ayaklarımla dağıttığım bir yığın
talaş dışında hiçbir şey bırakmadım.
Delili yok et. Tamamlayıcı hasar…
Şimdi ne olacağını biliyordum. Gelip yanıma oturmak zorunda kalacaktı ve
ben onu öldürmek zorunda kalacaktım.
Sınıftaki masum izleyicilerin, on sekiz başka çocuk ve bir adamın, yakında
görecekleri şeyi gördükten sonra odadan çıkmalarına izin verilemezdi.
Yapmak zorunda olduğum şeyin düşüncesinden korktum. En kötü
zamanımda bile, hiç böyle bir vahşet işlememiştim. Seksen yıl içinde asla masumları
öldürmemiştim ve şimdi yirmi tanesini aynı anda katletmeyi planlıyordum.
Aynadaki canavarın yüzü benimle alay etti.
Bir yarım canavardan ürküp kaçarken bile, diğer yarım plan yapıyordu.
Eğer ilk önce kızı öldürürsem odadaki insanlar tepki vermeden on beş – yirmi
saniyem olacaktı. Belki biraz daha uzun, eğer başta ne yaptığımı anlamazlarsa. Çığlık
atmaya ya da acı hissetmeye vakti olmayacaktı; onu zalimce öldürmeyecektim.
Korkunç derecede çekici kana sahip bu yabancıya verebileceğimin en fazlası buydu.
Ama sonra kalanların kaçmasını engellemem gerekecekti. Pencereler kimsenin
kaçamayacağı kadar küçük ve yüksekti. Sadece kapı – onu tut ve hepsi kapana
kısılsın.






Alt 30-11-2009, 16:05 #6

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Panikle mücadele eder ve karmaşa içinde hareket ederlerken hepsini birden
öldürmek daha yavaş ve zor olacaktı. İmkansız değildi; ama çok fazla ses çıkacaktı.
Bir sürü çığlığa vakit olacaktı. Birileri duyacaktı… ve ben bu kara saatte daha çok
masumu öldürmeye zorlanacaktım.
Ayrıca ben diğerlerini öldürürken, onun kanı soğuyacaktı.
Koku, boğazımı susatıcı acıyla keserek beni cezalandırdı.
O zaman görgü tanıklarından başlayacaktım.
Aklımda haritasını yaptım. Odanın ortasında, arkadaki en uzak sıradaydım.
Sağ yanımı önce hallederdim. Saniyede dört ya da beş tanesinin boynunu
kırabileceğimi tahmin ediyordum. Sesli olmazdı. Sağ kısım şanslı olan taraftı; benim
geldiğimi görmezlerdi. Öne doğru hareket edip sol tarafa dönerek, bu odadaki her
hayatı sonlandırmam en fazla beş saniyemi alırdı.
Bella Swan’
ı
n onun için neyin geldiğini görmesine yetecek kadar uzundu.
Korkmasına yetecek kadar uzundu. Belki, eğer şok onu olduğu yerde dondurmazsa
bir çığlık atmasına yetecek kadar uzundu. Bir yumuşak çığlık kimseyi koşturmazdı.
Derin bir nefes aldım. Koku, kuru damarlarımda yarışan bir alevdi. Göğsümü
sahip olduğum daha iyi her dürtüyü kül ederek yakıyordu.
Şimdi yeni dönüyordu. Birkaç saniye içinde benden santimler öteye
oturacaktı.
Kafamdaki canavar beklentiyle gülümsedi.
Solumda, biri bir dosyayı sertçe kapattı. Ölüme mahkum hangi insan
olduğunu görmek için bakmadım; ama bu hareket yüzüme doğru normal, kokusuz
hava gelmesini sağladı.
Kısa bir saniye için, net şekilde düşünebilmiştim. Bu değerli saniyede, kafamın
içinde yan yana iki yüz gördüm.
Biri benimdi, ya da eskiden benimdi: Çok insan öldüren, öyle ki sayısını
saymayı bıraktığım kırmızı gözlü canavar. Mantıklı kılınan, dayanağa sahip
cinayetler. Bir katil katili, daha güçsüz canavarların katili. Bir ilah karışımıydı, bunu
kabul ediyordum – kimin idam cezası hak ettiğine karar veriyordu. Ödün vererek
kendimle yaptığım bir anlaşmaydı bu. İnsan kanıyla beslenmiştim; ama sadece en
gevşek tanımla. Kurbanlarım, çeşitli karanlık zevkleriyle, benden daha fazla insan
değillerdi.
Diğer yüz Carlisle’
ı
ndı.
İki surat arasında hiçbir benzerlik yoktu. Biri parlak gündü ve diğeri en
karanlık geceydi.
Bir benzerlik olması için sebep yoktu. Carlisle benim biyolojik olarak babam
değildi. Ortak hatlar paylaşmıyorduk. Rengimizdeki benzerlik, olduğumuz şeyin bir
sonucuydu; bütün vampirler aynı buz beyazı tene sahipti. Gözlerimizin rengindeki
benzerlik ayrı bir şeydi – ortak seçimin bir yansıması.
Ve yine de bir benzerlik için kaynak olmasa da, seçimini benimsediğim ve
adımlarını takip ettiğim son yetmiş yılda, yüzümün onunkini yansıtmaya başladığını
düşünmüştüm. Hatlarım değişmemişti; ama bana, bilgeliğinin birazı ifademi
işaretlemiş, merhameti ağzımın şeklinde izlenebiliyormuş ve sabrının işaretleri
kaşlarımda belirgin gibi gelmişti.




Alt 30-11-2009, 16:05 #7

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Bütün bu küçük gelişmeler, canavarın yüzünde kaybolmuştu. Kısa bir süre
içinde, yaratıcımla, sayılan her şekilde babam olan akıl hocamla geçirdiğim yılları
yansıtacak hiçbir şey kalmayacaktı. Gözlerim şeytanınki gibi kırmızı parlayacaktı;
bütün benzerlik sonsuza dek kaybolacaktı.
Kafamda, Carlisle’
ı
n gözleri beni yargılamıyordu. Yapacağım bu korkunç
davranış için beni affedeceğini biliyordum, çünkü beni seviyordu, çünkü aslında
olduğumdan daha iyi olduğumu düşünüyordu ve ona yanıldığını kanıtladığımda
bile, beni yine sevecekti.
Bella Swan yanımdaki sandalyeye oturdu, hareketleri tutuk ve sakardı
– korkuyla mı? – ve kanının kokusu, etrafımda acımasız bir bulut haline geldi.
Babama benim hakkımda yanıldığını kanıtlayacaktım. Bu durumun ıstırabı
neredeyse boğazımdaki ateş kadar acıttı.
Tiksinerek kızdan uzaklaştım – onun için sızlanan canavar isyan etti.
Niye buraya gelmek zorundaydı? Niye var olmak zorundaydı? Niye aslında
hayat olmayan bu şeyde bulduğum küçücük huzuru bozmak zorundaydı? Bu
çileden çıkartıcı insan niye doğmuştu? Beni mahvedecekti.
Ani bir şiddetle, mantıksız nefret beni baştan aşağı sararken yüzümü
çevirdim.
Bu yaratık kimdi? Niye ben, niye şimdi? Sadece o, ortaya çıkmak için bu
ihtimali düşük kasabayı seçti diye niye ben her şeyi kaybetmek zorundaydım?
Niye buraya gelmişti!
Bir canavar olmak istemiyordum! Bir oda dolusu zararsız çocuğu öldürmek
istemiyordum! Ömür boyu fedakarlık ve inkarla kazandığım her şeyi kaybetmek
istemiyordum!
Yapmayacaktım. Bana bunu yaptıramayacaktı.
Problem kokuydu, kanının korkunç derecede çekici kokusuydu. Eğer karşı
koymanın sadece bir yolu olsaydı… keşke başka bir temiz hava dalgası zihnimi
berraklaştırabilseydi.
Bella Swan, uzun, gür, kızıl kahverengi saçlarını benim yönüme doğru salladı.
Delirmiş miydi? Canavarı kışkırtıyor gibiydi, onunla alay ediyor gibi.
Kokuyu benden uzağa üfleyecek hiçbir yardımsever esinti yoktu. Hepsi kısa
sürede yok olacaktı.
Hayır, hiç yardımcı esinti yoktu; ama nefes almak zorunda değildim.




Alt 30-11-2009, 16:06 #8

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Ciğerlerime dolan havayı durdurdum. Rahatlık aniydi; ama yarımdı.
Kokunun anısı hala kafamdaydı ve tadı dilimdeydi. Böyle bile, çok uzun süre karşı
koyamayacaktım; ama belki bir saatliğine yapabilirdim. Bir saat. Belki kurban olmak
zorunda olmayan kurbanlarla dolu bu odadan çıkmaya yetecek kadar zaman.
Nefes almamak rahatsız edici bir histi. Vücudumun oksijene ihtiyacı yoktu;
ama bu içgüdülerime ters düşüyordu. Gerginlik anlarında koku alma duyuma
diğerlerinden daha çok güvenirdim. Avda yolu gösterirdi, tehlike durumunda ilk
uyarıydı. Benim kadar tehlikeli bir şeye sık sık rastlamazdım; ama kendini koruma
içgüdüsü, benim türümde sıradan bir insanınki kadar güçlüydü.
Rahatsız edici; ama idare edilebilir. Onun kokusunu alıp, dişlerimi ince,
saydam ve nefis teninden, sıcak, ıslak, nabzı atan–
Bir saat! Sadece bir saat. O kokuyu, o tadı kesinlikle düşünmemeliydim



ıÜüSessiz kız saçlarını aramıza koydu, dosyasına doğru dökülmesi için öne eğildi.
Yüzünü göremiyordum, berrak, derin gözlerindeki duyguları okumaya
çalışamıyordum. Buklelerini aramıza yaymasının sebebi bu muydu? O gözleri
benden saklamak mı? Korkudan? Utançtan? Sırlarını benden gizli tutmak için?
Sessiz düşüncelerinden doğan eski rahatsızlığım, şimdi beni ele geçiren
ihtiyaçtan – ayrıca nefretten – çok daha zayıftı. Yanımdaki narin kadın-çocuktan
nefret ediyordum, ondan eski halime sarılışımın, aileme olan sevgimin, olduğumdan
daha iyi biri olmaya dair hayallerimin bütün hararetiyle nefret ediyordum. Ondan
nefret etmek, bana hissettirdiklerinden nefret etmek – bu biraz yardımcı oldu. Evet,
daha önce hissettiğim rahatsızlık zayıftı; ama o da biraz yardım etti. Beni onun tadını
hayal etmekten alıkoyacak her türlü duyguya sarıldım.
Nefret ve rahatsızlık. Sabırsızlık. Şu saat hiç geçmeyecek miydi?
Ve sonra ders bittiğinde… bu odadan çıkardı… ve ben ne yapardım?
Kendimi tanıtırdım. Merhaba, benim adım Edward Cullen. Sana bir sonraki sınıfına
kadar eşlik edebilir miyim?
Evet derdi. Yapılacak nazik hareket buydu. Benden şimdiden korkar ve
şüphelenirken bile, adete uyarak yanımda yürürdü. Onu yanlış tarafa yönlendirmek
kolay olmalıydı. Park yerinin arkasına oraya dokunmak için uzanan bir parmak gibi
yakın olan ormana. Ona kitabımı arabamda unuttuğumu söyleyebilirdim…
Birileri son kez birlikte görüldüğü insanın ben olduğumu fark eder miydi?
Her zamanki gibi yağmur yağıyordu; yanlış yöne giden yağmurluklu iki kişi çok
fazla dikkat çekmez ya da beni ele vermezdi.
Tabii bugün onun farkında olan tek öğrencinin ben olmadığımı saymazsak –
kimse benim kadar olmasa da. Özellikle Mike Newton, o sandalyesinde huzursuzca
kıpırdanırken – bana yakın olmaktan rahatsızdı, tıpkı herkesin olacağı gibi, tıpkı
kokusu bütün merhametli endişemi yok etmeden önce beklediğim gibi – her
hareketinin bilincindeydi. Eğer kız sınıftan benimle çıkarsa Mike Newton bunu fark
ederdi.
Eğer bir saat dayanabilirsem, iki saat dayanabilir miydim?
Yanmanın acısından korktum.
Boş bir eve gidecekti. Polis Şefi Swan tüm gün çalışıyordu. Bu küçük
kasabadaki bütün evleri bildiğim gibi gibi, onun evini de biliyordum. Ormanın
hemen yanındaydı, yakın komşu yoktu. Çığlık atmaya vakti olsa bile, ki olmayacaktı,
duyacak kimse olmazdı.
Bu işle ilgilenmenin sorumlu yolu buydu. İnsan kanı olmaksızın yetmiş yıl
idare etmiştim. Eğer nefesimi tutarsam, iki saat daha dayanabilirdim. Onu yalnız
yakaladığımda, başka kimsenin incinme riski olmayacaktı. Ve deneyim sırasında acele
etmek için de hiçbir sebep yok, diye katıldı kafamın içindeki canavar




Alt 30-11-2009, 16:06 #9

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Bu odadaki on dokuz insanı çaba ve sabırla kurtararak, bu masum kızı
öldürdüğümde daha az canavar olacağımı düşünmek saçmaydı.
Ondan nefret etsem de, bunun adaletsiz olduğunu biliyordum. Aslında
kendimden nefret ettiğimi biliyordum ve o öldüğünde ikimizden de çok daha fazla
nefret edecektim.
Bir saati bu şekilde geçirdim – onu öldürmenin en iyi yollarını hayal ederek.
Asıl eylemi düşlememeye çalıştım. Bana fazla gelebilirdi; bu savaşı kaybedip
görüşümdeki herkesi öldürebilirdim. O yüzden stratejiden başka hiçbir şey
planlamadım.
Bir kere, sona doğru, saçlarıyla ördüğü duvardan bana baktı. Bakışıyla
buluştuğumda benden yayılan adaletsiz nefreti hissedebiliyordum – onun korkmuş
gözlerinde bunun yansımasını görebiliyordum. Kan, o yüzünü tekrar saklayamadan
önce yanağını renklendirdi ve ben neredeyse mahvolmuştum.
Ama zil çaldı. Zil kurtardı – ne kadar da klişe. İkimiz de kurtulduk. O
ölümden kurtuldu. Bense sadece kısa bir süreliğine korktuğum ve nefret ettiğim o
kabus gibi yaratığa dönüşmekten kurtuldum.
Odadan dışarı fırlarken, gerektiği kadar yavaş yürüyemedim. Eğer biri bana
bakıyor olsaydı, hareket edişimde bir yanlışlık olduğundan şüphelenebilirlerdi.
Kimse bana dikkat etmiyordu. Bütün insan düşünceleri, bir saatten biraz kısa bir
süre içinde ölmeye hükümlü kızın etrafında dönüyordu.
Arabama saklandım.
Kendimi saklanmak zorunda kalmış olarak düşünmekten hoşlanmazdım.
Kulağa ne kadar ödlekçe geliyordu… ama şüphesiz, şimdi durum buydu.
Şu anda insanların arasında olmama yetecek kadar disipline sahip değildim.
Birini öldürmemek için bu kadar odaklanmam, diğerlerine karşı gelmem için bana
kaynak bırakmıyordu. Bu ne büyük bir israf olurdu. Eğer canavara boyun
eğeceksem, yenilgiye değecek hale getirebilirdim.
Genelde beni sakinleştiren bir CD çaldım; ama çok az işe yaradı. Hayır, en çok
yardım eden, açık pencerelerimden hafif yağmurla birlikte giren serin, ıslak ve temiz
havaydı. Bella Swan’
ı
n kanını kusursuz netlikle hatırlamama rağmen, temiz havayı
içime çekmek, bunun enfeksiyonunu vücudumdan yıkamak gibiydi.
Aklım yine başımdaydı. Tekrar düşünebilirdim ve tekrar savaşabilirdim.
Olmak istemediğim şeye karşı savaşabilirdim.
Evine gitmek zorunda değildim. Onu öldürmek zorunda değildim. Açıkça,
mantıklı, düşünebilen bir yaratıktım ve seçeneğim vardı. Her zaman bir seçenek
vardı.





Alt 30-11-2009, 16:06 #10

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Sınıftaki gibi hissettirmiyordu… ama şimdi ondan uzaktaydım. Belki, eğer
ondan çok çok dikkatle kaçarsam hayatımın değişmesine gerek kalmazdı. İşler
istediğim şekilde düzenliydi. Niye böle çileden çıkarıcı ve leziz birinin bunu
mahvetmesine izin verecektim ki?
Babamı hayal kırıklığına uğratmak zorunda değildim. Annemin gerginlik,
endişe… acı çekmesine sebep olmak zorunda değildim. Evet, bu beni evlat edinmiş
annemi de incitirdi ve Esme çok nazik, çok duygusal ve yumuşaktı. Onun gibi birine
acı çektirmek kesinlikle affedilemezdi.
Bu insan kızını Jessica Stanley’nin art niyetli düşüncelerinin küçük, dişsiz
tehdidinden korumak istemem ne kadar ironikti. Isabella Swan için bir koruyucu
olabilecek son kişi bendim. Asla herhangi bir şeyden, benden ihtiyacı olduğu kadar
korunmaya gereksinimi olmayacaktı.
Aniden Alice’in nerede olduğunu merak ettim. Swan kızını pek çok şekilde
öldürdüğümü görmemiş miydi? Niye yardım etmeye gelmemişti – beni durdurmaya
ya da kanıtları yok etmeye, hangisi olursa? Jasper’la ilgili sorunları izlemeye
dikkatini öyle vermişti ki, bu çok daha korkunç ihtimali kaçırmış mıydı?
Düşündüğümden daha mı güçlüydüm? Kıza gerçekten hiçbir şey yapmayacak
mıydım?
Hayır. Bunun doğru olmadığını biliyordum. Alice mutlaka Jasper’a çok fazla
odaklanıyor olmalıydı.
Olacağını bildiğim yönü, İngilizce sınıfları için kullanılan küçük binayı
taradım. Tanıdık ‘sesi’ni bulmam uzun sürmedi. Ve haklıydım. Her düşüncesi
Jasper’a dönüktü, en ufak kararlarını dakika dakika takip ediyordu.
Ona akıl danışabilmeyi diledim; ama aynı zamanda ne yapabileceğimi
bilmediğinden memnundum, son bir saatte düşündüğüm katliamın farkında
olmamasından.
Vücudumda yeni bir yanma hissettim – utanç. Hiçbirinin bilmesini
istemiyordum.
Eğer Bella Swan’dan kaçabilirsem, eğer onu öldürmemeyi başarabilirsem –
bunu düşündüğümde bile, canavar kıvrandı ve dişlerini sinirle gıcırdattı – o zaman
kimsenin bilmesine gerek kalmazdı. Eğer onun kokusundan uzak durabilirsem…
En azından niye denemeyeceğime dair hiçbir sebep yoktu. İyi bir seçim
yapmayı, Carlisle’
ı
n olduğumu düşündüğüm kişi olmayı.
Okulun son saati neredeyse bitmişti. Yeni planımı hemen harekete geçirmeye
karar verdim. Burada, yanımdan geçip beni tekrar mahvedebileceği yerde
oturmaktan iyiydi. Yine, kıza haksız bir nefret hissettim. Üzerimde sahip olduğu bu
bilinçsiz güçten nefret ettim. Beni hakaret ettiğim bir şeye dönüştürebilmesinden
nefret ettim.
Küçük kampüsten ofise doğru hızla yürüdüm – biraz fazla hızla; ama tanık
yoktu. Bella Swan’
ı
n yolunun benimle kesişmesi için hiçbir sebep yoktu. Olduğu bela
gibi kaçınılacaktı.






Alt 30-11-2009, 16:07 #11

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Ofis görmek istediğim sekreter dışında boştu.
Sessiz girişimi fark etmedi.
“Bayan Cope?”
Doğal olmayan kırmızı saçlara sahip kadın baktı ve gözleri büyüdü.
Anlamadıkları küçük işaretler onları hep hazırlıksız yakalardı, bizi daha önce ne
kadar çok görmüş olsalar da.
“Ah.” dedi şaşırıp, zorlukla soluyarak. Bluzunu düzeltti. Aptal, diye düşündü
kendi kendine. O neredeyse benim çocuğum olacak kadar genç. Böyle düşünmek için çok
genç… “Merhaba Edward. Senin için ne yapabilirim?” Kalın gözlüklerinin arkasında
kirpikleri titredi.
Rahatsız edici. Ama olmak istediğim zaman nasıl çekici olabileceğimi
biliyordum. Hangi ses tonuyla konuşacağımı, hangi hareketleri yapacağımı bildiğim
için kolaydı.
Öne doğru eğilip, derinliksiz, küçük kahverengi gözlerine derin derin
bakıyormuş gibi bakışıyla buluştum. Düşünceleri şimdiden heyecan içindeydi. Bu
basit olmalıydı.
“Bana ders programımla ilgili yardım edip edemeyeceğinizi merak
ediyordum.” dedim insanları korkutmamak için ayırdığım yumuşak sesle.
Kalbinin temposunun arttığını duydum.
“Tabii ki Edward. Nasıl yardımcı olabilirim?” Çok genç, çok genç, diye
tekrarladı. Yanılıyordu tabii ki. Ben onun büyükbabasından daha yaşlıydım; ama
ehliyet belgeme göre, haklıydı.
“Acaba biyoloji sınıfımdan son sınıf seviyesinde fen dersine geçebilir miyim?
Fizik, mesela?”
“Bay Banner’la bir problem mi var Edward?”
“Hayır, sadece ben bu konuları zaten işlemiştim…”
“Alaska’da gittiğiniz hızlandırılmış okulda, doğru.” Bunu düşünürken ince
dudakları büzüldü. Hepsi üniversitede olmalılar. Öğretmenlerin şikayet ettiğini hiç
duymadım. Muhteşem notlar, cevap verirken tereddüt yok, testlerde hiç yanlış cevap yok –
sanki her konuda hile yapmanın bir yolunu bulmuşlar gibi. Bay Varner bir öğrencinin ondan
daha zeki olduğunu düşünmektense, hile yapıldığına inanmayı tercih eder… Annelerinin
onlara özel ders verdiğine bahse girerim… “Aslına bakarsan Edward, Fizik şu anda
oldukça dolu. Bay Banner bir sınıfta yirmi beşten fazla öğrenci olmasından nefret
eder–”
“Ben problem çıkarmam.”
Tabii ki hayır. Kusursuz bir Cullen çıkarmaz. “Bunu biliyorum Edward; ama şu
anki haliyle sıralar tam yetiyor…”
“O zaman dersi bırakabilir miyim? O saati kendim çalışmak için
kullanabilirim.”
“Biyolojiyi bırakmak mı?” Ağzı şaşkınlıkla açıldı. Bu delice. Bildiğin bir konuyu
oturup dinlemek ne kadar zor? Mutlaka Bay Banner’la ilgili bir problem olmalı. Acaba Bob’la
bu konuda konuşmalı mıyım? “Mezun olmak için yeterli kredin olmaz.”
“Seneye tamamlarım.”
“Belki de bunun hakkında ailenle konuşmalısın.”
Arkamda kapı açıldı; ama gelen her kimse beni düşünmüyordu, o yüzden
görmezden gelip Bayan Cope’a odaklandım. Biraz daha yakına eğildim ve gözlerimi
daha büyük tuttum. Bu, eğer siyah yerine altın rengi olsalardı daha iyi işlerdi.
Siyahlık, olması gerektiği gibi insanları korkuturdu




Alt 30-11-2009, 16:07 #12

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

“Lütfen Bayan Cope?” Sesimi olabildiği kadar yumuşak ve zorlayıcı tuttum –
ve oldukça zorlayıcı olabildi. “Geçebileceğim başka bir bölüm yok mu? Birinde boş
yer olması gerektiğinden eminim? Altıncı saat Biyoloji tek seçenek olamaz…”
Dişlerimi çok geniş gösterip onu korkutmamaya dikkat ederek gülümsedim,
ifadenin yüzümü yumuşatmasına izin verdim.
Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Çok genç, diye hatırlattı kendine. “Peki, belki
Bob – yani Bay Banner’la konuşabilirim. Bir bakarım–”
Bir saniye aldı, her şeyin değişmesi: odadaki hava, buradaki görevim, bu kızıl
saçlı kadına doğru eğilmiş olma sebebim… Daha önce bir amaç için olanlar, şimdi
başka bir amaç içindi.
Samantha Wells’in kapıyı açıp, yandaki sepete imzalı bir geç kağıdını koyarak,
okuldan uzaklaşmak için aceleyle çıkması bir saniye aldı. Açık kapıdan gelen
rüzgarın bana çarpması bir saniye aldı. Kapıdaki ilk kişinin beni niye düşünceleriyle
bölmediğini anlamam bir saniye aldı.
Emin olmak için gerekmemesine rağmen döndüm. Bana karşı isyan eden
kaslarımı kontrol etmek için savaşarak, yavaşça döndüm.
Bella Swan sırtı kapının yanındaki duvara yaslı, elinde bir kağıtla orada
duruyordu. Benim vahşi, merhametsiz bakışımla karşılaştığında gözleri normalden
daha da büyüdü.
Kanının kokusu bu küçük, sıcak odadaki havanın her parçasına işlemişti.
Boğazım alevler içinde yarıldı.
Canavar, kızın gözlerindeki aynadan yine bana öfkeyle baktı, kötünün
maskesi.
Elim tezgahın üzerindeki havada tereddüt etti. Uzatıp Bayan Cope’un
kafasını, masasına onu öldürmeye yetecek kuvvetle çarpmam için geri bakmam
gerekmiyordu. İki hayat, yirmi tanesi yerine. Bir takas.
Canavar heyecanla, açlıkla bunu yapmamı bekledi.
Ama her zaman bir seçenek vardı - olmak zorundaydı.
Akciğerlerimin hareketini kestim ve gözlerimin önüne Carlisle’
ı
n yüzünü
yerleştirdim. Bayan Cope’a döndüm ve yüz ifademin değişimine olan iç şaşkınlığını
duydum. Benden geri çekildi; ama korkusu tutarlı kelimelere dökülmedi.
Kendimi inkar ederek öğrendiğim bütün kontrolü kullanarak yüzümü normal
ve yumuşak hale getirdim. Akciğerlerimde sadece bir kere daha konuşacak hava
kalmıştı, kelimeler aceleyle döküldü.
“Boş verin o zaman. İmkansız olduğunu görebiliyorum. Yardımınız için çok
teşekkür ederim.”
Döndüm ve kendimi odadan dışarı attım, santimler ötesinden geçerken kızın
sıcak kanlı vücudunun ısısını hissetmemeye çalıştım.
Arabama gidene kadar çok hızlı hareket ettim ve durmadım. İnsanların çoğu
çoktan gitmişti, o yüzden pek tanık yoktu. Birinci sınıflardan biri, D.J. Garrett fark
etti ve sonra aldırmadı.
Cullen nereden geldi – havadan belirmiş gibi… İşte, yine hayal gücüm. Annem her
zaman der ki…

Volvo’ma girdiğimde, diğerleri zaten oradaydı. Nefes alıp verişimi kontrol
etmeye çalıştım; ama boğulmuş gibi, temiz havada soluk soluğaydım.
“Edward?” dedi Alice, sesinde endişeyle.
Ona sadece kafamı salladım.
“Sana ne oldu böyle?” diye sordu Emmett, dikkati o anlığına Jasper’
ın rövanş
modunda olmadığı gerçeğinden dağılarak.






Alt 30-11-2009, 16:08 #13

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Cevap vermek yerine arabayı çalıştırdım. Bella Swan beni buraya kadar da
takip etmeden önce bu park yerinden gitmek zorundaydım. Benim kişisel şeytanım,
yakamı bırakmayan… Arabayı döndürdüm ve hızlandırdım. Yoldayken kırk mile
çıktım. Köşeyi dönmeden önce yetmişteydim.
Bakmadan Emmett, Rosalie ve Jasper’
ın Alice’e döndüğünü biliyordum. Alice
omuzlarını silkti. Ne olduğunu göremiyordu, sadece ne geldiğini görebiliyordu.
Bana doğru baktı. İkimiz de kafasında gördüğü şeyi izledik ve ikimiz de
şaşırdık.
“Gidiyorsun?” diye fısıldadı.
Diğerleri şimdi bana bakıyordu.
“Öyle mi?” diye tısladım dişlerimin arasından.
Çözümüm bocalar ve başka bir seçim, geleceğimi daha karanlık bir yola
yönlendirirken, gördü.
“Ah.”
Bella Swan, ölü. Benim gözlerim, taze kanla parlak kırmızı. Takip edecek
arama. Bizim için güvenli olmasını bekleyip tekrar başlayacağımız zaman…
“Ah.” dedi tekrar. Görüntü daha da ayrıntılı hale geldi. Şef Swan’
ın evinin
içini ilk defa gördüm, Bella’yı sarı dolaplı küçük mutfakta gördüm, onu gölgelerden
takip ederken… kokusunun beni ona çekmesine izin verirken… sırtı bana dönüktü…
“Dur!” dedim, daha fazla katlanamayıp, inleyerek.
“Özür dilerim.” diye fısıldadı, gözleri büyümüştü.
Canavar neşelendi.
Ve sonra kafasındaki görüntü tekrar değişti. Gece, boş bir yol, yanındaki
ağaçlar karla kaplı, saatte neredeyse iki yüz mille geçerken.
“Seni özleyeceğim.” dedi. “Ne kadar kısa zaman için gidiyor olursan ol.”
Emmett ve Rosalie birbirlerine endişeyle baktılar.
Eve giden yola girmek üzereydik.
“Bizi burada bırak.” dedi Alice. “Carlisle’a kendin söylemelisin.”
Başımı salladım ve araba aniden durdu.
Emmett, Rosalie ve Jasper sessizce çıktılar; ben gittiğimde Alice’e durumu
açıklatacaklardı. Alice omzuma dokundu.
“Doğru olanı yapacaksın.” diye mırıldandı. Bu sefer bir görüş değildi – bir
emirdi. “O Charlie Swan’
ın tek ailesi. Bu onu da öldürür.”
“Evet.” dedim sadece son kısmına katılarak.
Kaşları endişeyle birleşerek diğerlerine katılmak için dışarı çıktı. Ben arabayı
döndürene kadar, ağaçların içinde görüşümden kaybolmuşlardı.
Kasabaya doğru hızlandım ve Alice’in kafasındaki görüşlerin, bir karanlık bir
parlak olarak değiştiğini biliyordum. Forks’a doğru doksanla hızlanırken, nereye
gittiğimden emin değildim. Babama veda etmeye mi? Yoksa içimdeki canavarı
kucaklamaya mı? Yol, tekerleklerimin altında hızla kaydı




Alt 30-11-2009, 16:09 #14

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

2. Açık Kitap
Sırtımı kar yığınının arkasına yasladım ve kuru pudra ağırlığımın etrafında yeniden
şekillendi. Tenim etrafımdaki havayla uyum sağlamak için soğumuştu, altımdaki
küçük buz parçalarını kadife gibi hissediyordum.
Üstümdeki gökyüzü duruydu, bazı yerlerde mavi, bazı yerlerde sarı olarak
ışıyan yıldızlarla parlaktı. Siyah evrende şahane, dönen şekiller yaratmışlardı –
mükemmel bir görüntü. Harika güzellikle. Ya da, harika güzellikte olurdu. Olurdu,
eğer gerçekten görebiliyor olsaydım.
Hiç iyiye gitmiyordu. Altı gün geçmişti, altı gün bu boş Denali sahrasında
saklanmıştım; ama özgürlüğe, onun kokusunu yakaladığım anda olduğumdan daha
yakın değildim.
Mücevherlerle dolu gökyüzüne baktığım zaman, sanki güzellikleriyle
gözlerim arasında bir engel var gibiydi. Bu engel bir yüzdü, sadece sıradan bir insan
yüzü; fakat onu aklımdan çıkaramıyordum.
Yaklaşan düşünceleri, onlara eşlik eden ayak seslerinden önce duydum.
Hareketin sesi pudranın üzerinde sadece hafif bir fısıltıydı.
Tanya’nın beni buraya kadar takip etmesine şaşırmamıştım. Son birkaç
gündür, şimdi yaklaşan bu konuşma üzerine düşündüğünü ve ne söyleyeceğinden
tam olarak emin olana kadar ertelediğini biliyordum.
Yaklaşık altmış yarda ötede, siyah bir kayanın üzerine sıçrayıp, çıplak
ayaklarıyla dengesini sağlarken görüş alanıma girdi.
Tanya’nın teni yıldızların ışığı altında gümüştü ve uzun sarı bukleleri soluk
bir şekilde parıldıyordu, çilek rengi tonuyla neredeyse pembeydi. Kehribar gözleri, o,
kara yarı gömülü halde beni izlerken parıldadı ve dolgun dudakları bir
gülümsemeyle uzadı.
Harika. Eğer gerçekten görebiliyor olsaydım. İç çektim.
Kayanın tepesinde, parmak uçları taşa dokunarak çömeldi, vücudu gerildi.
Top güllesi, diye düşündü.
Kendini havaya fırlattı; şekli yıldızlarla benim arama girdiği sırada karanlık,
dönen bir gölgeye dönüştü. Tam yanımdaki kar yığınına yaklaştığı zaman top
halinde kıvrıldı.
Etrafımda bir tipi uçtu. Tüye benzeyen buz kristalleri altına gömüldüğümde
yıldızlar karardı.
Tekrar iç çektim; ama kendimi yukarı çıkarmak için hiçbir harekette
bulunmadım. Karın altındaki siyahlık ne acıtıyor, ne de görüşümü geliştiriyordu.
Hala aynı yüzü görüyordum.
“Edward?”
Tanya beni hızlıca çıkartırken kar yine uçuyordu. Gözlerimle pek
buluşmadan, hareketsiz yüzümden kar tanelerini silkeledi.
“Özür dilerim.” dedi mırıldanarak. “Şakaydı.”
“Biliyorum. Komikti.”
Ağzı aşağı doğru kıvrıldı.
İrina ve Kate seni yalnız bırakmam gerektiğini söylediler. Seni rahatsız
ettiğimi düşünüyorlar.”
“Hayır, hiç etmiyorsun.” diye güvence verdim. “Aksine, kaba olan benim –
fena halde kaba. Çok özür dilerim.”
Eve gidiyorsun değil mi? diye düşündü.
“Henüz buna… tam olarak… karar vermedim.”
Ama burada kalmıyorsun. Düşünceleri şimdi dalgındı, hüzünlü.
“Hayır… yardımcı oluyor gibi görünmüyor.”
Yüzünü buruşturdu. “Bu benim suçum değil mi?”
“Tabii ki hayır.” dedim yumuşakça yalan söyleyerek.
Centilmenlik yapma.
Gülümsedim.
Rahatsız olmana neden oluyorum, diye suçladı.
“Hayır.”
Kaşını kaldırdı, ifadesi o kadar kuşkuluydu ki, gülmek zorunda kaldım. Başka
bir iç çekişin takip ettiği kısa bir kahkaha.
“Pekala.” diye itiraf ettim. “Biraz.”
O da iç çekti ve çenesini ellerine aldı. Düşünceleri üzüntülüydü.
“Yıldızlardan binlerce kez daha güzelsin Tanya. Tabii, zaten bunun
farkındasın. İnadımın kendine olan güvenini yok etmesine izin verme.”
“Reddedilmeye alışık değilim.” diye homurdandı, dudağını alımlı bir şekilde
büktü.
“Kesinlikle.” dedim, binlerce başarılı fethi hızla kafasından geçerken
düşüncelerini engellemeye çalışarak. Tanya insan erkeklerini tercih ederdi –
yumuşak ve sıcak olma avantajı ile beraber, daha çoklardı ve kesinlikle daha
isteklilerdi.
“Succubus(Geceleyin kadın şeklinde erkeklerin rüyasına girip onlarla cinsel münasebette bulunan dişi şeytan.).” dedim alayla, kafasında belirmeye devam eden görüntüleri
bölme umuduyla
.





Alt 30-11-2009, 16:09 #15

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Dişlerini göstererek sırıttı. “Orijinal.”
Carlisle’ın aksine, Tanya ve kardeşleri bilinçlerini yavaş yavaş keşfetmişlerdi.
Sonunda, onları kan dökmeye karşı getiren etken insan erkeklerine olan
düşkünlükleri olmuştu.
“Buraya geldiğinde,” dedi yavaşça. “Ben sandım ki…”
Ne düşündüğünü biliyordum ve böyle hissedeceğini tahmin etmem gerekirdi;
ama geldiğimde çözümsel düşünmek için en iyi halimde değildim.
“Fikrimi değiştirdiğimi düşündün.”
“Evet.” Kaşlarını çattı.
“Beklentilerinle oynadığım için kendimi çok kötü hissediyorum Tanya. Böyle
yapmak istememiştim – düşünmüyordum. Sadece… çok aceleyle ayrılmıştım.”
“Sanırım sebebini söylemezsin…?”
Doğruldum ve kollarımı bacaklarıma dolayıp savunma amaçlı kıvrıldım.
“Bunun hakkında konuşmak istemiyorum.”
Tanya, Irina ve Kate kalkıştıkları bu hayatta çok iyilerdi. Çeşitli konularda
Carlisle’dan bile. Avları olması gerekenlerle – bir zamanlar olanlarla – kendilerine
izin verdikleri delice yakınlığa rağmen; hata yapmıyorlardı. Zayıflığımı Tanya’ya
itiraf etmeye çok utanıyordum.
“Kadın problemi mi?” diye tahmin yürüttü isteksizliğimi görmezden gelerek.
Soğukça güldüm. “Kastettiğin şekilde değil.”
Sonra sessizleşti. Kelimelerimin anlamını çözmek için değişik tahminler
yürütürken düşüncelerini dinledim.
“Yaklaşamadın bile.” dedim.
“Bir ipucu?” diye sordu.
“Lütfen bırak Tanya.”
Yine sessizleşti, hala tahmin etmeye çalışıyordu. Onu duymazdan gelip boş
yere yıldızların güzelliğini görmeye çalıştım.
Bir süre sonra vazgeçti ve düşünceleri başka bir yöne gitti.
Nereye gideceksin Edward, eğer buradan ayrılırsan? Carlisle’a mı döneceksin?
“Sanmıyorum.” diye fısıldadım.




Alt 30-11-2009, 16:10 #16

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Nereye gidecektim? Dünyada ilgimi çeken hiçbir yer yoktu. Görmek ya da
yapmak istediğim hiçbir şey yoktu, çünkü nereye gidersem gideyim, bir yere doğru
gidiyor olmayacaktım – bir yerden uzağa kaçıyor olacaktım.
Bundan nefret ediyordum. Ne zaman böyle bir ödleğe dönüşmüştüm?
Tanya ince kolunu omzuma attı. Dikeldim; ama dokunuştan çekilmedim.
Arkadaşça bir rahatlatmadan başka bir şey kastetmemişti. Çoğunlukla.
“Bence geri döneceksin.” dedi, sesinde uzun zaman önce kaybolmuş Rus
aksanından ufak bir iz belirerek. “Peşini bırakmayan her ne… ya da her kim olursa
olsun, onunla yüzleşeceksin. Sen böyle birisin.”
Düşünceleri sözleri kadar emindi. Aklındaki görüntüyü benimsemeye
çalıştım. Sorunlarla yüzleşen kişiyi. Kendimi tekrar böyle düşünmek hoştu. Hiçbir
zaman cesaretim ve zorluklarla başa çıkma becerimden şüphe duymamıştım, bir
lisenin biyoloji dersinde geçirdiğim o korkunç saate kadar.
Yanağından öptüm. Yüzünü bana döndürdüğünde çabucak geri çekildim,
dudakları çoktan büzülmüştü. Hızıma acıklı bir ifadeyle gülümsedi.
“Teşekkürler Tanya, bunu duymaya ihtiyacım vardı.”
Düşünceleri huysuzlaştı. “Bir şey değil, sanırım. Keşke daha mantıklı olabilsen
Edward.”
“Üzgünüm Tanya. Benim için fazla iyi olduğunu biliyorsun. Ben sadece…
daha aradığımı bulamadım.”
“Pekala, eğer seni tekrar görmeden önce gidersen… hoşçakal Edward.”
“Hoşçakal Tanya.” Kelimeler dudaklarımdan dökülürken, görebiliyordum.
Kendimi giderken görebiliyordum, olmak istediğim tek yere giderken… “Tekrar
teşekkürler.”
Tek bir çevik harekette ayaktaydı ve o kadar hızlı koşuyordu ki, ayağının kara
batacak vakti olmuyordu; arkasında hiç iz bırakmıyordu. Geriye bakmadı. Reddim
onu daha önce izin verdiğinden çok rahatsız etmişti, düşüncelerinde bile. Gitmeden
önce beni bir daha görmek istemiyordu.
Üzüntüyle suratım asıldı. Hisleri derin ve saf olmamasına ve hiçbir şekilde
karşılık veremeyeceğim duygular olmasına rağmen, Tanya’yı incitmekten hiç
hoşlanmıyordum. Yine de bir centilmenden aşağı hissetmeme neden oluyordu.
Çenemi dizlerime koydum ve aniden yola çıkmak için heyecanlı olduğum
halde yıldızları tekrar izledim. Alice’in eve döneceğimi görüp diğerlerine
söyleyeceğini biliyordum. Mutlu olacaklardı – özellikle Carlisle ve Esme. Kafamdaki
yüzden ötesini görmeye çalışarak bir süre daha yıldızlara baktım. Gökyüzündeki
parlak ışıklarla aramda, bir çift sersemlemiş çikolata renkli göz bu kararın onun için
ne anlama geldiğini soruyormuşçasına bana baktı. Tabii, bunun gerçekten o meraklı
gözlerin aradığı bilgi olup olmadığından emin olamadım. Hayalimde bile,
düşüncelerini okuyamıyordum. Bella Swan’ın gözleri sorgulamaya ve yıldızların
engelsiz görüntüsü benden kaçmaya devam etti. Kuvvetle iç çekerek pes ettim ve
ayağa kalktım. Eğer koşarsam Carlisle’ın arabasına yarım saatten kısa sürede
varabilirdim.
Ailemi görmek için acele ederek – ve zorluklarla yüzleşen Edward olmayı çok
isteyerek – yıldızlarla aydınlanmış karların üzerinde koştum, ayak izi bırakmadan




Alt 30-11-2009, 16:10 #17

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

“Bir sorun olmayacak.” diye fısıldadı Alice. Gözleri odağını kaybetmişti ve
Jasper, biz birbirimize yakın bir grup halinde yürürken eli Alice’in dirseğinin altında,
yürümesinde yardımcı oluyordu. Rosalie ve Emmett önde gidiyorlardı. Emmett
gülünç bir şekilde düşman bölgesindeki bir korumaya benziyordu. Rosalie de
ihtiyatlı görünüyordu; ama korumacıdan çok sinirliydi.
“Tabii ki olmayacak.” dedim homurdanarak. Davranışları gülünçtü. Eğer
altından kalkamayacağımı düşünseydim evde kalırdım.
Normal, eğlenceli sabahımızın – gece kar yağmıştı ve Emmett ile Jasper dikkat
dağınıklığımı fırsat bilerek beni kar topu bombardımanına tutmuşlardı;
tepkisizliğimden sıkıldıklarında ise birbirlerine dönmüşlerdi – bu aşırı dikkatlilik
durumuna olan ani değişimi, eğer bu kadar sinir bozucu olmasaydı komik olurdu.
“Henüz burada değil; ama geleceği yol… rüzgar yönünde olmayacak, eğer her
zamanki yerimize oturursak.”
“Tabii ki her zamanki yerimizde oturacağız. Kes şunu Alice. Sinirlerimi
bozuyorsun. Tamamen iyi olacağım.”
Jasper oturmasına yardım ederken gözleri bi kere kapanıp açıldı ve sonunda
benim yüzüme odaklandı.
“Hmm.” dedi şaşırmış bir sesle. “Sanırım haklısın.”
“Tabii ki öyleyim.” diye söylendim.
Endişelerinin odağı olmaktan nefret etmiştim. Korumacı halde Jasper’
ı

çevrelediğimiz zamanları hatırladığımda, ona ani bir sempati hissettim. Kısa bir an
bakışımı yakaladı ve sırıttı.
Sinir bozucu değil mi?
Ona yüzümü buruşturdum.
Bu uzun, donuk renkli odanın bana çok ağır gelişi sadece bir hafta önce
miydi? Burada olmanın neredeyse uykuya, koma haline benzeyişi?
Bugün sinirlerim uzamıştı – en ufak baskıda ses çıkarmak üzere gerilmiş
piyano telleri gibi. Duyularım tetikteydi, her sesi, her görüşü, havanın tenime
dokunan her hareketini, her düşünceyi tarıyordum. Özellikle düşünceleri.
Kullanmayı reddedip kilitlediğim tek bir duyu vardı. Koku tabii ki. Nefes
almıyordum.
Düşünceleri incelerken Cullen’larla ilgili daha çok şey duymayı bekliyordum.
Bütün gün, Bella Swan’
ın verdiği herhangi bir bilgi aramış, yeni dedikodunun
yönünü görmeye çalışmıştım; ama hiçbir şey yoktu. Kimse kafeteryadaki beş
vampirin farkında değildi, tıpkı yeni kız gelmeden önceki gibi. Bazı insanların
aklında da hala o kız ve geçen haftaki düşüncelerinin aynısı vardı. Bunu
anlatılamayacak derecede sıkıcı bulmak yerine, şimdi büyülenmiştim




Alt 30-11-2009, 16:10 #18

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Kimseye benim hakkımda bir şey söylememiş miydi?
Benim kara, öfkeli ve ölüm saçan başımı fark etmemesinin imkanı yoktu. Buna
verdiği tepkiyi görmüştüm. Şüphesiz, onu çok korkutmuştum. Birine
anlatacağından, belki de daha iyi bir hikaye haline getirmek için biraz
abartacağından ve bana tehditkar birkaç replik ekleyeceğinden emindim.
Ve sonra beni, birlikte girdiğimiz biyoloji dersini bırakmaya çalışırken
duymuştu. Yüz ifademi gördükten sonra sebebin kendisi olup olmadığını mutlaka
merak etmiş olmalıydı. Normal bir kız etrafındakilere sorar, deneyimini diğerleriyle
karşılaştırır, dışlanmış hissetmemek için davranışımı açıklayacak bir ortak nokta
arardı. İnsanlar normal hissetmek ve etrafındaki herkese uyum sağlamak için her
şeyi yapardı, bir sürü özelliksiz koyun gibi. Bu ihtiyaç, emniyetsiz gençlik yıllarında
özellikle güçlüydü. Kız bu kuralın bir istisnası olmazdı.
Ama burada, normal masamızda otururken, kimse bizi fark etmemişti.
Kimseye anlatmadıysa, Bella son derece utangaç olmalıydı. Belki babasıyla
konuşmuştu, belki en güçlü ilişkisi onunlaydı… ama bu, onunla ne kadar az zaman
geçirdiği düşünülünce pek mümkün görünmüyordu. Annesine daha yakın
olmalıydı. Yine de kısa zaman içinde Şef Swan’a uğrayıp düşüncelerini
dinlemeliydim.
“Yeni bir şey var mı?” diye sordu Jasper.
“Yok… Hiçbir şey söylememiş olmalı.”
Bu haber üzerine hepsi kaşlarını kaldırdı.
“Belki de düşündüğün kadar korkunç değilsin.” dedi Emmett kıkır kıkır
gülerek. “Bahse girerim ki ben onu bundan daha iyi korkuturdum.”
Ona doğru gözlerimi devirdim.
“Acaba neden…?” Kızın eşsiz sessizliğiyle ilgili hala şaşkındı.
“Bunu geçtik. Bilmiyorum.”
İç
eri giriyor.” diye mırıldandı Alice. Vücudumun katılaştığını hissettim.
İ
nsan görünmeye çalışın.”
İ
nsan, öyle mi?” diye sordu Emmett.
Sağ yumruğunu kaldırıp avucunda sakladığı kar topunun etrafında
parmaklarını büktü. Tabii ki, orada erimemişti. Sıkıp bir buz kütlesi haline getirdi.
Gözleri Jasper’daydı; ama düşüncelerinin yönünü gördüm. Tabii, Alice de gördü.
Emmett’in ona aniden fırlattığı buz topağını, parmaklarının sıradan bir hareketiyle
engelledi. Buz, kafeterya boyunca insan gözlerinin takip edemeyeceği bir hızla
duvara çarpıp, tuğlaları çatlattı.
Odanın o köşesindeki başlar önce yerdeki kırık buz kütlelerine döndü ve
sonra suçluyu bulmak için arandı. Birkaç masadan uzağa bakmadılar. Kimse bize
bakmadı.
“Çok insanca Emmett.” dedi Rosalie iğneleyici bir sesle. “Elin değmişken niye
duvara yumruk atmıyorsun?”
“Onu sen yaparsan daha etkileyici olur bebeğim.”
Onlara dikkatimi vermeye çalıştım, sanki şakalarının bir parçasıymışım gibi
yüzüme bir sırıtma yerleştirdim. Onun beklediğini bildiğim sıraya bakmak için
kendime izin veremedim; ama dinliyordum.






Alt 30-11-2009, 16:11 #19

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Jessica’nın, ilerleyen sırada hareketsiz duran ve dikkati dağılmış görünen yeni
kızla ilgili sabırsızlığını duyabiliyordum. Düşüncelerinde, Bella Swan’
ı
n yanaklarının
bir kere daha kanla kırmızı olduğun gördüm.
Kısa, derin olmayan nefesler aldım, kokusunun en ufak bir izi bile yanımdaki
havaya değerse nefes almayı bırakmaya hazırdım.
Mike Newton iki kızla beraberdi. Jessica’ya Swan kızının ne problemi
olduğunu sorduğunda, hem iç hem de dış sesini duyabiliyordum. Düşüncelerinin
onun etrafında sarılış şeklinden ve kız, onun orada olduğunu unutmuş şekilde
girdiği dalgınlıktan çıkarken, çoktan kurulmuş zihnini bulutlandıran fantezilerin
belirişinden hoşlanmamıştım.
“Hiçbir şey.” dedi Bella o alçak, duru sesiyle. Kafeteryadaki gürültünün içinde
bir zil gibi çınlamıştı; ama bunun çok dikkatli dinlediğim için olduğunu biliyordum.
“Bugün sadece soda alacağım.” diye devam etti, sıraya yetişmek için hareket
ettiğinde.
Kendimi ona bir bakış atmaktan alıkoyamadım. Yere bakıyordu, kan
yüzünden yavaşça çekiliyordu. Çabucak gözlerimi kaçırıp, şimdi acılı gözüken
gülümsememe gülen Emmett’a döndüm.
Hasta görünüyorsun kardeşim.
İfademin normal ve doğal görünmesi için yüz hatlarımı tekrar ayarladım.
Jessica kısın iştahsızlığının sebebini merak ediyordu. “Aç değil misin?”
“Aslında, biraz hasta hissediyorum.” Sesi çok alçaktı; ama hala duruydu.
Mike Newton’
ı
n düşüncelerinden yayılan korumacı endişe beni niye rahatsız
etmişti? Sahiplenen bir tavrı olması niye önemliydi? Mike Newton onun için
gereksizce kaygılanıyorsa bu beni ilgilendirmiyordu. Belki de herkesin ona verdiği
tepki buydu. İçgüdüsel olarak onu korumayı ben de istememiş miydim? Onu
öldürmeden önce, bu…
Ama kız hasta mıydı?
Değerlendirmek zordu – şeffaf teninin altında çok narin görünüyordu. Sonra
kendim de endişelendiğimi fark ettim, tıpkı o ahmak oğlan gibi. Ve kendimi sağlığı
hakkında düşünmemek için zorladım.
Bakmaksızın, onu Mike’
ı
n düşüncelerinden izlemekten hoşlanmamıştım. Üçü
hangi masaya oturacaklarını seçerken Jessica’ya geçtim. Şansıma Jessica’nın
arkadaşlarıyla oturdular, Alice’in dediği gibi rüzgar yönünde değildi.
Alice bana dirsek attı. Birazdan bakacak, insan gibi davran.
Sırıtmamın altında dişlerimi sıktım.
“Rahatla Edward.” dedi Emmett. “Hakikaten. Bir insanı öldürürsün. Bu
dünyanın sonu olmaz.”
“Sen bilirsin.” diye mırıldandım.





Alt 30-11-2009, 16:11 #20

' FrauBiologin

RuhuBedenimeİşliSevdiğim*

Güldü. “Böyle şeyleri atlatmayı öğrenmelisin. Benim gibi. Sonsuzluk, suçluluk
içinde kıvranmak için uzun bir zaman.”
O anda, Alice elinde sakladığı daha küçük bir avuç dolusu buzu Emmett’in
kuşkusuz yüzüne fırlattı.
Emmett şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ve sonra sırıttı.
“Bunu sen istedin.” dedi, buz kaplı saçlarını ona doğru sallamak için eğilirken.
Sıcak odada eriyen kar, saçından yarı sıvı, yarı katı şekilde sıçradı.
“Iyy!” diye sızlandı Rosalie, Alice’le beraber şiddetli yağıştan kaçarlerken.
Alice güldü ve hepimiz katıldık. Kafasında bu kusursuz anı nasıl ayarladığını
ve kızın – onu böyle düşünmeyi kesmeliydim, sanki dünyadaki tek kızmış gibi – o
Bella’nın bizi insanca gülüp oynarken ve tıpkı bir Norman Rockwell tablosu gibi
doğal olmayan derecede ideal halde göreceğini biliyordum.
Alice gülmeye devam etti ve tepsisini bir kalkan gibi kaldırdı. Kız – Bella
mutlaka bize bakıyor olmalıydı.
…yine Cullen’lara bakıyor, diye düşündü biri, dikkatimi çekerek.
Kasıtsız çağrıya otomatik şekilde baktım ve gözlerim yönü bulurken sesi
tanıdım – onu bugün çok dinlemiştim.
Ama gözlerim Jessica’yı geçti ve kızın içe işleyen bakışlarına odaklandı.
Çabucak aşağı bakıp tekrar gür saçlarının arkasına saklandı.
Ne düşünüyordu? Rahatsızlık, zaman geçtikçe zayıflamak yerine daha da
artıyordu. Daha önce hiç denemediğim için ne yaptığımdan emin olamayarak
etrafındaki sessizliği zihnimle aşmaya çalıştım. Ekstra duyum her zaman doğal
olarak gelmişti; hiçbir zaman üzerinde çalışmam gerekmemişti; ama şimdi
odaklanmıştım, onu çevreleyen kalkanı kırmaya çalışıyordum.
Sessizlikten başka hiçbir şey yoktu.
Onun nesi var? diye düşündü Jessica, benim rahatsızlığımı yansıtarak.
“Edward Cullen sana bakıyor.” diye fısıldadı Swan kızının kulağına, bir
kıkırdama ekleyerek. Ses tonunda kıskanç sinirinin hiç izi yoktu. Arkadaşlık
taklidinde yetenekli görünüyordu.
Kızın cevabını, kendimi kaptırmış şekilde ben de dinledim.
“Sinirli görünmüyor değil mi?”
Yani geçen haftaki vahşi tepkimi fark etmişti. Tabii ki.
Soru Jessica’nın kafasını karıştırdı. O, ifademi kontrol ederken düşüncelerinde
kendi yüzümü gördüm; ama bakışıyla buluşmadım. Hala bir şey duymaya çalışarak
kıza odaklanıyordum. Dikkatli konsantrasyonum hiç yardımcı olmuyor gibi
görünüyordu.
“Hayır.” dedi Jess ona ve evet diyebilmeyi dilediğini biliyordum – bakışım
içine dert olmuştu – ama sesinde bunun izi yoktu. “Görünmeli mi?”
“Benden pek hoşlandığını sanmıyorum.” diye fısıldadı kız, aniden yorulmuş
gibi başını koluna yaslayarak. Hareketini anlamaya çalışıyordum; ama sadece
tahmin yürütebilirdim. Belki de yorulmuştu.






Cevapla

« Unutursun | 1984 »

Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:57 .