Başkası Candır!

#1
Ben, siz ve başkası, hepimiz, ibnü'l-vaktiz; zamanın çocukları... Üzerine güneş doğan gerçekliğin içinden geçiyoruz. Can ve ruhumuzda, 'bugün'e doluşanın tortusu var. Peki, 'bugün'ün manşetinde ne duruyor? Hangi kavgada fotoğraf veriyoruz? Kara sevdamız nedir? Bu soruların cevabı, kendini yalın bir karşılıkta ele veriyor. Bir koşturmanın içinde yakalanan birine "Nasılsınız?" dendiğinde, şu cevap alınır: "Hayat kavgası işte, yaşamaya çalışıyoruz." Evet, vaktin çocuklarından fertler 'yaşama' gayreti içinde. Ferdin dâhil olduğu topluluk ve ülkeler de böyle, herkes 'kendine' çalışıyor. Fert, topluluk ve ülkeler şahsîlikleri içinde belirip çözülüyor. 'Bütün' fikrinden düşülmüş gibi; her 'parça' kendi başına, özerk... Dünyanın bu hâli kadîm değil, modern bir şey! Allah'ın sözü içinde/etrafında gelişen söz, gelenek ve anlatılar insanı ve hayatı 'bütün'ün içinde kurarken, Fransız Aydınlanması'yla insan 'bütün'den koptu, özerkleşti. Ona, "Yalnız başınasın, bütün meselen 'kendin' olmalı." dendi. O günden sonra kurulmuş cümlelerin büyük kısmı, modern aklın bütün birikimi insanı şahsiliğin peşinde koşturuyor. Bu insan, yani birey sadece 'yaşamak' istiyor; bireyin vatandaşı olduğu ülkeler de... Dolayısıyla, kaçınılmaz olarak bireyler ve ülkeler birbirlerinin rakibi, dahası düşmanı oldular.

Mevsim kış, aylardan şubat... Ülkenin büyük kısmı kar içinde... Mevsim şartları ve yukarıdaki gerçeklikle üşürken, Yağmur dergisinin toplantısı için İstanbul'a gidiyorum. Çantamda Hocaefendi'nin yenilerde çıkmış kitabı, Yaşatma İdeali var. Bir garip üşümenin titremelerine, kitaptan okuduğum cümlelerin vuruculuğu eşlik ediyor. Cümlelere sinmiş olan, gerçekliğin tersine akıyor. Dünya, yaşadığım ülke, içlerinden geçtiğim hâdiseler 'kendine yaşama'nın altını çizerken, Hocaefendi şu cümleyi kuruyor: "Biz yaşamak için değil, yaşatmak için varız. Başkalarını yaşatmak için kendi hayat hakkımızdan bile vazgeçebiliriz." Ân'da soğuktan sıcağa geçiyorum; kıştan bahara, geceden gündüze... Hocaefendi salt teorik cümleler kuran bir düşünce adamı değil, bir yaşanmışlık/temsil/hareket üzerinden fikreden bir mütefekkir. Bu sebeple Yaşatma İdeali, olması gerekene işaret etmekle birlikte yaşan-makta olanın da ifadesi... 'Kendine yaşama'ya gömülmüş bir dünyanın ortasında yaşatma mefkûresi ve pratiği içinde var olan insanlara işaret bir kitap...

Cumartesi sabahından başlayan toplantıda dergiye gelen yazıları anlamaya çalışırken, bir yandan da zihnim ve içim bir muhasebenin içinde... Kendine yaşamak ile başkaları için yaşamak arasında gidip geliyorum. Dünyayı kasıp kavuran kör bir bencillik ile 'başkalarını yaşatmak için kendi hayat hakkından bile vazgeçenler'in ufku...

'Sükût sureti'nde geçen günün ve gecenin sabahında, Yağmur'un yayın kurulundaki arkadaşlarla sabah namazı için Aziz Mahmud Hüdai'deyiz. Bir pazar sabahı ve camide yer yok! Namazdan sonra kürsüye çıkan imam efendi, Hüdai'nin divanından "Canan İsteyen" şiirinin şerhini yapıyor. Cemaat bu şerhi, caminin girişinde edindiği nüshadan takip ediyor. "Ey Hakk'a vuslat sevdasıyla gönül derdine tutulan kişi! Şunu bil ki, Mevlâ'ya vuslat istiyorsan, can derdine düşme. Can'ı Cânân yoluna ver, var gücünle bu hedefe sarıl!" diyor Hüdai. Sonra devam ediyor: "Yüce Rabb'inden bol bol ihsan ve ikram isteyen kimse, Hak adına Hakk'ın kullarının maddî ve mânevî hizmetlerine koşmalı, dua ve niyaza sarılmalıdır." Yaşatma İdeali'nde altını çizdiğim hakikati bir kez daha dinlemiş oluyorum. Kimden? 1541-1628 tarihleri arasında yaşamış Aziz Mahmud Hüdai'den. Mesafe kapanıyor. Fethullah Gülen ile Hüdai 'yaşatma mefkûresi'nde birleşirken, İslâm medeniyetinin nasıl da 'ölmez' kurucu bir ruha sahip olduğunu düşünüyorum. Hüdai ile bugün arasında dört yüz yılı aşkın bir zaman geçmiş; fakat vakfiyesi etrafında kurulmuş cami hiçbir zaman hiçbir gün boş kalmamış. Aziz Mahmud Hüdai (hiç şüphesiz kendisiyle aynı cümleyi kuran cümle şahsiyet) ölmeden önce ölmenin, yani hep diri kalmanın sırrını ifşa ediyor: Kendine değil, başkasını yaşatmak üzere yaşamak...

Camiden çıkıp yola revan olurken arkadaşlarla, İslâm irfanını konuşuyoruz. Aziz Mahmud Hüdai'den Hocaefendi'ye akan geleneği... Sonra Fransız Aydınlanması'ndan kök alan pozitivizmi, 'bütün' fikrinin kaybını, hümanizmanın nasıl da bir insan ölümü olduğunu, bireyciliğin ve 'kendine yaşama'nın çürütücülüğünü... Enteresan değil mi? Batı tecrübesi üzerinden gelişen bir sosyal bilim, ancak şimdilerde 'öteki/başkası' konularını konuşabiliyor. Meselâ, "Başkasının Acısına Bakmak" gibi kitaplarda anlatılanlar... Hâlbuki Hüdai'nin divanı ve Hocaefendi'nin Yaşatma İdeali'nin beslendiği İslâm irfanı bu meseleyi çok önceden ve daha da derinden kavramıştır. Cümle varlığın 'bir'liği ve kardeşliğine işaret olan irfanda neredeyse 'öteki/başkası' yoktur, 'ben' ve 'sen' ayırımı hakikatte değil zahirdedir. 'Ben' ve 'sen' aynı hakikatin iki ayrı kanalıyız; ne ben senden gayriyim, ne de sen benden... Dolayısıyla 'başkası için yaşamak' aslında 'kendim için yaşamak'tır. Zîrâ 'başkası'na çalışırken kendimi var ediyorum. Elinden tutarken elimi tutmuş oluyorum.

Üftade, Hüdai, Niyaz-i Mısrî, Mevlâna, Yunus Emre, Bediüzzaman ve "Yaşatma İdeali"nin müellifi Hocaefendi... Allah'a iman ve teslimiyetin kalbinde büyüyen bir irfanın ete kemiğe bürünmüş hâllerinden haber veriyorlar. Allah'ın Hayy isminden kök almış bir diriliğin hayata yürümesinden... Ezel'den var olanın ebediyen var olacağından... Kaybın ve kazancın nerede yattığından...

İlginizi Çekebilir


#2
yorumsuz..




Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Forum

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Sitemiz bir paylaşım sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Herhangi bir konuda (şikayet, eleştiri, öneri, vb.) bizimle iletişime geçmek için tıklayın.
-

2005-2020 Tatliaskim.com

Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 19:13 .