GönLümün Sitemi. .
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 24-08-2017, 16:43 #81

Birdahamı asLa

Aktif Üye

En Hüzzam Şarkıdır Sükut



En Hüzzam şarkıdır sükut
Dualarım kendini paralarken mabet duvarlarında
Bir yanda
Kendinden bıkmış nakaratlarda dillenir
Puntosundan küçük aşklar
Anonim mahremiyetler
Ürünü olmayan reklam mecmuası
Çoktan kaymış yıldızlar camiası
Al takke ver külah dansı
Hisseli harikalar kumpanyası
Başka?
Düz ovayı labirent yapan beyinler
Mirası bir türlü yiyemeyen mirasyediler
Vergi düşümü hayırlarla takdir bekleyenler
Ellerinde Havana puroları
Burunlar yere paralel
Övünürler durmadan
Hayat yalan atmaz onlara
Atsada kanmazlar zaten
Yedi göbekten tanırlar çünkü yalanı
Diğer yanda
Kaderin tuval yaptığı
Bir yastikta kırışmış yüzler
Nasirli elleri çalışmayı bilir sadece
Yeter ki çocukları gitsin üniversiteye
Bröve gibi taşırlar elbiselerindeki yamalari
Düşler mi yalan
Yoksa hayat mı onlara yalancı?


Murat Halıcı





Alt 24-08-2017, 16:45 #82

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Elbet bir gün


Aynı göğün altında nefes al
Biraz daha küçülsün gökyüzü
Dört metrekarelik odada solu yeter
Aramızda otursun bir dost
Değmesin şimdilik ellerimiz
Ama ol...
Aynı içtenlikle bak yüzüme
Söylediğin hiç bir şey umrumda değil
Boşuna çıkarmadı rabbim seni karşıma
Diline tabi değil ya kalbim
Bugünde bir neden bulur severim
Küçücük bir umudum var artık
Vazgeçmeyeceğim senden!
İnanma bundan sonra bu kelimenin aksine
Bir gün dönecek elbet benim de şansım
Kabul olacak elbet ettiğim dualar
Tüm kalbimle inanıyorum
Ve de inanacağım..
Lütfen sevgili
Sende vazgeçme!
Vazgeçme vuslattan..
Korkma çamura batmaktan;
Temizleniriz...
Korkma düşmekten;
Kalkarız...
Korkma ıslanmaktan;
Sarılarak kururuz..
Korkma son gün üzüntülerinden;
En sonunda biz basarız hayatın yüzüne kahkahayı..
Sıkma kendini uyuma;
Beraber uyuruz..
Rüyalarına kamp kurup bekleme artık;
Gündüzlerde var oluruz...
Dalma artık en uzaklara;
Belki artık yakın oluruz...
Yalvarırım inan,ne olur inan, vazgeçme, yorulma;
Elbet bir gün kavuşuruz....


Çilem Karabulut





Alt 24-08-2017, 16:46 #83

Birdahamı asLa

Aktif Üye

En son en güzel şekil


yaralı gönlüm
neyler
yari
yoksam
gözünde
bir an dahi...

ne fark eder
güzellik
sahi
seven
sevmiş
yürekten gayri...

bir insan için
en güzel
hali
özlem
hasretliği
neylesin yani...

umuda sarılmaktır
hiç tükenmeyen
talihi
hayat
ömrün
bir nevi seyri...

geçip giderken bile
bana mısın
dememesi
belki de
sevdanın
en son en güzel şekli...

(Berlin,25.07.2017)


Talat Özgen





Alt 08-09-2017, 12:41 #84

Birdahamı asLa

Aktif Üye


SAMİMİYET istiyorum artık,
Boğuldum dili SÜSLÜ, ama yürekleri BOŞ kişiliklerden.
Kendimi ne kadar UZAKLARINA atsam da,
Yinede dili yüreğinden büyük bir VEFASIZIN girdabında buluyorum kendimi.
Ve daha derin KAZIYORUM, YÜZLERİNİ hatırlamak bile istemediğim
Tüm İKİ YÜZLÜLERLE geçirilmiş zamanımın çukurunu.
Onları ZAMANA, ben kendi İÇİME gömülüyorum.. Onlar mümkün olan her eli tutup adına SEVGİ diyorlar.. Ben ise sevgide mümkün olmayan herşeye sırtımı dönüp, Adına YALNIZLIK diyorum.
Sevgiler AYAĞA düştüğünden bu yana,
El üstünde tuttuğum YALNIZLIĞIMI, daha çok SEVİYORUM..
Alıntı





Alt 08-09-2017, 12:42 #85

Birdahamı asLa

Aktif Üye


Acımdın..

Haydi şimdi son olsun

Senle doğmayan ben , senle ölmeyeyim..

Al acımı giderken

Ver tadımı silerken..

Ah gönül.. Akıt içine bu sancıyı..!

Hak ettin ! Yan için için..

Bir anlık nefese verirken geleceğimi

Tıkamamalıydım hayata bu kadar kulaklarımı..

“Seveceksem şimdi sevmeliyim” demekle yürümezmiş hayat anladım..

Haydi şimdi son olsun..

Kapayayım gözlerimi sıkıca

Çarp kapıyı çık git.! Sağır olayım ,

Gelişlerini duymadım gitti diyeyim..

Kör olayım gözyaşlarını görmedim üzüldü diyeyim..

Ah gönül. Bat yalana

Hak ettin..! Yan için için..

Bir gülüşe kurban olurken kapamamalıydım hayata bu kadar gözlerimi..

“Sen ol Yeter bana” demekle var olunmazmış anladım

Bu son gözyaşı , son sancı olsun..

Sevmiyorum işte.. Sevmiyorum..

Ah gönül bu kendine son yalanın olsun..

Yok bir bedel daha ödeyecek dermanım..

Yorgunum..!

Sana bile sarılamayacak kadar çok yorgun..

Bedenim kan revan içinde

Ruhumda bir sahipsizlik..

Biri gelsin tutsun elimden diye öylece bekliyorum en olmaz yerde

En görülmeyecek yerde

Yeniden başlasın diyecek kadar yok işte gücüm..

Bir şeyler başlayacaksa yeniden ne olursun bu biz olmayalım

Bir son daha mı..?

Tükenirim bu defa.

O zaman annemin kokusu bile sarmaz sensizliği

Babamın geçecek demesi bile ferahlatmaz içimi

Haydi şimdi son olsun..!

Sen sessizce git içimden

Ben anlatırım yokluğunu yüreğime uygun bir dille..!
Alıntı





Alt 08-09-2017, 12:46 #86

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Aşk ile


Her şey gönüldedir. Sevgiler dostluklar gönüllerde yaşanır ve sonsuza taşınır.Ölmeden önce gönüllere girmeliyim. Gönüllerde yaşamalıyım.Dostluk ve sevgi bahçesinde sevgi güllerim sonsuza dek açmalı, kokusunu gönüllere bir ömür saçmalı...

Çiçek diye kabrime çelenk getirilmeden; bir gül bahçesi satın almalıyım, gönüllerde filizlenen...
Aşk ile...



Filiz Çelik





Alt 08-09-2017, 12:47 #87

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Hayal Bile Edemezdik


Bugün bir süredir aklımda olan yazımı yazmak için oturdum bilgisayarın başına. 'Bakalım içinden çıkabilecek miyim, okuyanlara hoş gelen bir yazı ortaya çıkarabilecek miyim?' düşüncesi ile klavyenin tuşlarına dokunmaya başladım.
Ne yazacaktım, aklımdaki neydi? Daha önce bu facebooka üye oluşumu, yaşadığım acemilikleri, gülünç durumları 'ŞU FACEBOOK DEDİKLERİ' başlıklı yazımda anlatmıştım. O yazıyı da şimdi yazmaya başladığım bu yazımdan sonra yine paylaşacağım.
O zaman bu yazım da paylaşım sitesi facebook ile ilgili olacak.
'Paylaşmak' derken aklıma geldi. Hesabımda kendi yazılarımı facebook arkadaşlarımın okuması için yayımlıyorum. Başka paylaşımlarım çok az. 'Ne yani siz yazılarınızı paylaşıyorsunuz diye biz başka paylaşımlar yapmayacak mıyız? Eleştiri mi getiriyorsunuz? Herkes yazı yazmak zorunda mı? ' diyebilirsiniz. Hemen vereyim cevabını. 'Hayır, isteyen istediği paylaşımı yapabilir. Arkadaşlarımın çoğu da güzel paylaşımlar yapıyorlar. İnsanlar, insan onuruna, ahlakına uygun, toplumdaki yanlış gidişi eleştiren paylaşımlar yapıyorlarsa benim ne demeye hakkım var?'
Bu facebookta paylaşımların altında 'Beğen' kısmı var. Ben, yapılan paylaşım hoşuma giderse hemen tıklıyorum. Zaten bu 'Beğen' sözcüğü sadece 'beğenmek' anlamıyla kalmadı, 'Paylaşımınızı gördüm, okudum, ilgiliyim.' anlamları da taşıyor artık.
Ben, yazılarımı, fotoğrafları paylaştığım bu siteye günde iki üç kez giriyorum. Cep telefonumda internet yok. Yazılarımı kolayca yazabildiğim için masa bilgisayarı kullanıyorum. Elli yıldır sabahın beşinde kalktığım için o erken saatlerde iki saat kadar yazı yazmaya çalışıyorum.
Facebook 'kitap yüzü' anlamına geliyormuş. Google amcaya sordum, bana öyle dedi. Hani eskiden, bilgili, kültürlü kişilere 'ayaklı kütüphane' derlerdi ya yine de o kişiler çoğu konuları bilemezdi. Bir insanın her konuyu bilmesi de olanaksız zaten. Oysa bu 'Google amca'ya ne sorsanız yanıtını veriyor. Çok kişinin kullandığı haliyle facebook, anlamı olan 'kitap yüzü' olmaktan çıkmış 'insan yüzü' durumuna dönüşmüş. Pek çok insanı birçok yönüyle orada tanıyoruz.
Benim 'whatsapp, instagram' gibi paylaşım alanlarıyla ilgim yok. O konularda biraz geride kaldım. Ne zaman yeni bir 'akılı telefon 'sahibi olursam o zaman herhalde kullanmaya başlarım bu yenilikleri.
Konumuz facebook ya, önce bana tuhaf gelen kullanımları, olumsuzlukları aklıma geldiği kadarıyla yazayım dedim.
*Beni en çok rahatsız eden yanı güzel dilimiz Türkçe, yazımıyla, noktalamasıyla perişan ediliyor. Dikkat edenler var; ama üzüntüyle belirteyim ki bu konunun öğreticisi olanlar bile önemli hatalar yapıyor. 'Telefonda yazmak zor oluyor, o nedenle yanlışlar yapılıyor.' açıklaması bence doğru değil, biraz yavaş ve dikkatli yazarsınız olur biter. Şimdi renkli kareler içine yazılan birkaç kelimelik paylaşımlarda bile yazım yanlışı dolu.
*Bu memleketin başına bela olan, toplumu geriye götüren 'cüppeli'sinden bilmem nesine kadar hurafeci hoca bozuntularının videoları paylaşılıyor. Paylaşımlar genelde onları yerin dibine batıran videolar; ama ben yine de diyorum ki o soytarıların kötüleyerek de olsa reklamını yapmanın anlamı yok.
*Ayrıca bu kurban bayramında gördüm, o kurbanlıkların yeni kesilmiş haliyle fotoğraflarını paylaşanlar, sayfalarını kanla dolduranlar da eksik olmadı.
*Paylaşımların altındaki yorumlarda hakaret, küfür içeren, tartışma sınırlarını aşan cümlelerin yer alması doğru değil. Samimi arkadaş olanlar bile bu yüzden birbirlerini arkadaşlıktan siliyorlar.
*Pek çok paylaşımda Mevlana gibi değer verilen ulu kişilerin adı kullanılıyor. Anladığım kadarıyla o sözlerin çoğu Mevlana'ya ait değilmiş. İlber Ortaylı hoca da bu durumdan şikâyetçidir sanıyorum. Ben, 'O insanların sözleri, görüşleri paylaşılmasın.' demiyorum. Gerçek olanlar paylaşılsın.
*Pek çok konudan hiç haberi olmayanların, paylaştıkları konuyu bile anlamayanların "din alimi" kesilmeleri ve tek paylaşımlarının da o konular olması ayrı bir ironik durum.
*Son zamanlarda 'Mesenger'den çok sık mesajlar geliyor. 'Sana şu ışığı gönderiyorum, paylaş bir milyona çıkalım...' gibi. Hangi amaca ulaşır bu gönderiler bilmiyorum.
*Yakın arkadaşım dediğiniz kişi veya bir tanıdığınız size arkadaşlık isteği gönderiyor. Mutlu olup teşekkür ediyorsunuz. Bir süre sonra onun yan tarafta adını görüyorsunuz. 'Arkadaşı ekle!' yazıyor. 'Yahu biz arkadaştık.' diye düşünürken bakıyorsunuz, sizi defterden düşmüş. Biz facebooku altmış yaşından sonra tanıdık. 'Arkadaş sayısı artsın.' diye çocukça bir düşüncemiz olamaz; ama karşıdakinin sizi silerken kafasındaki ön yargı sizi rahatsız ediyor. Diğer ortak arkadaşlarınız yerli yerinde dururken siz yoksunuz. 'Benim haberim yok, nasıl olmuş bu?' gibi açıklamalar da geliyor sorarsanız.
Daha başka pek çok olumsuzluk sıralanabilir. Benim kimseye ders, öğüt vermek haddim değil; sadece kendi gördüklerimi, yargılarımı yazıyorum. Benim açımdan bu paylaşım sitesi çok güzel, yararlı bir buluş. Bakın ben, bu facebook sayesinde ne güzellikler yaşadım.
*Kırk yıldır görmediğim çok sayıda eski öğrencimle, arkadaşımla, hatta öğretmenlerimle bile iletişim kurdum. Beni çok mutlu eden haberleşmeler yanında birçoğuyla görüşmeler bile yaptık.
*Bir emekli uğraşısı olarak yazdığım yazıları paylaşma , en azından facebook arkadaşlarıma ulaştırabilme fırsatını buldum.
*Bu yazılarım, bana önceden tanımadığım pek çok da arkadaş kazandırdı. Yazdıklarımı değişik edebiyat sitelerinden, yerel facebook gruplarından okuyanlar benimle iletişim kurmak istediler. Şöyle bir örnek vereyim:
İlkokulun son iki yılını ağabeyimin öğretmenlik yaptığı Hacıbektaş'ın Topayın (Akçataş) köyünde okudum. O güzel köyden aklımda kalanları elli yıl sonra 'DÖN GERİ BAK' başlıklı yazımda anlatmıştım. O yazıda sonradan köyün muhtarlığını da yapan rahmetli Emin ağabeyin adını ve insanlığını anmıştım. Nasıl oldu bilmiyorum, Emin ağabeyin şimdi öğretmen olan kızı Kezban, bu yazıyı okumuş, okurken de ağlamış. Bana bunu kendi hesabı olmadığı için bir yakınının facebook hesabından mesaj yoluyla yazmış. Yine aynı yazıda Hüseyin amca ve eşi Havva teyzeden söz etmiştim. Şimdi bu iki rahmetlinin oğlu ve torunlarıyla facebook arkadaşıyız. Böyle çok örnek verebilirim.
*Çok sayıda öğrencim, paylaştığım albümlerde hiç görmedikleri kırk yıl önceki fotoğraflarını gördüler.
*Ben de emekli bir öğretmen olarak onların gösterdiği saygı ve vefa ile mutlu oldum.
*Yazı yazmak on yıl öncesine kadar aklımda yokken şimdi blogumda ve facebook sayfamda yüzden fazla yazım var.
*Köyümün pek çok gencini bu paylaşım sitesi kanalıyla tanıdım.
*Bana anılarını yazıp gönderen facebook arkadaşlarımdan birkaçının anılarını öyküleştirdim. Onlar için de bu bir armağan oldu.
*Çok ilgili olmadığım siyasi yazı paylaşımlarını da o konuyla ilgili arkadaşlarımın paylaşımlarından görüp yararlanıyorum.
*Daha neler neler sayabilirim; ama en önemlisi sevgiye, saygıya dayanan nice dostluklar kazandım.
'Ben, çok ilgili değilim, ara sıra şöyle bir bakarım.' desek de bu paylaşım sitesi hepimiz için tatlı bir uğraş oldu. Yeter ki güzel ve olumlu kullanalım. Ben altmış altı yaşındayım. Benim seksen yaş civarında üç öğretmenim bile bu paylaşım sitesini çok yararlı biçimde kullanıyorlar. İlgisiz olanların dikkatine...

Biz
Bu yaştan sonra
Yıllar önce hayal bile edemediğimiz
Neler nelerle uğraşıyoruz
Emekliler olarak
'Ellerinizden öperim öğretmenim.'
Diye yazan sevgili öğrencilerimizin
'Hiç değişmemişsin.' ya da' Bu göbek ne yahu?' diyen arkadaşlarımızın
Verdikleri mutlulukla
Gün geçirip
Sevgi ve minnetle
Yaşıyoruz
.................................................

7 Eylül 2017

Numan Kurt





Alt 08-09-2017, 12:48 #88

Birdahamı asLa

Aktif Üye

En Çok Yaptığımız Şey Dereyi Görmeden Paçayı Sıvamak


Bu davranış kalıbı öyle yerleşmiş ki toplumumuza, bir türlü de vazgeçemiyoruz. Hele hele de sporcular arasında bu davranış kalıbı zirve yapmış durumda. ''O takım mı üüüf hallederiz.'' ya da ''Bu sene büyük olasılıkla biz şampiyon olacağız.'' Yapma arkadaşım yahu yapma! Sen bunu dedin mi öbür takımlar çekilsinler bari o spor organizasyonundan. Şunu de ''Bize sunulan transfer olanakları ile bu sene elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağız, inşallah sezon sonu mutlu sona ulaşırız.'' Ben de seni içtenlikle kutlayayım...


Maça gidiyoruz bir dış ülkenin güçlü bir takımı ile milli maç yapacağız. Hemen basına röportajlar bir bir geliyor hem sporculardan hem de yöneticilerden. ''Milletimiz endişe etmesin buradan puan ya da puanlar ile mutlaka döneceğiz.'' Ya dönemez isen puan ya da puanlarla... Antrenör olarak en başta sen küçük duruma düşüyorsun. Sonrasında da bahaneler hazır tabi ki... Hakem hataları yüzünden iki puanımızı çaldılar. Ah o penaltı verilmeseydi üç puan bile alırdık, penaltıyı attıktan sonra bizim oyuncular oyundan koptu... Avrupa Şampiyonasına gitmişsin takımla hemen demeç ''Final oynarız.'' ya da ''Finale çıkmamız sürpriz olmaz.'' Bunu diyorsun sonrasında da ilk turda sıfır çekip kös kös memlekete dönüyorsunuz. Hadi buyur buradan yak. Yok mu hiç bu vatandaşlar arasında haddini bilen ya da tevazu sahibi sporcular...


Yukarıda ki ifadelere benzer ifadeleri hep duyuyor ve izliyorsunuz yazılı ve görsel basından. İyi de arkadaşlar rakip takımlardan ya da bireysel sporlarda karşılaştığımız rakiplerden hiç böyle açıklamalar duymuyoruz biz. Neden ola ki acaba? Çok mu geri zekalı bu adamlar? Adamlar böyle açıklamalar ile bir müsabakanın kazanılmayacağını, biliyorlar demek ki... Buradan o sonuç çıkıyor.


Bu durumlar sadece spor da değil, başka başka alanlarda da karşımıza çıkıyor. ''Enflasyonu bu sene yüzde onun altına kesinlikle indiririz.'' İyi, ne güzel indirirsin de dünya da bizi etkileyecek bölgesel bir savaşın ya da daha büyük küresel bir savaşın çıkmayacağını kim garanti edebilir? Osmanlı İmparatorluğu'da vaktinde bir takım şeyleri iyi hesap edemediği için Birinci Dünya Savaşında Almanlar ile müttefik olmuştu... ''Dereyi görmeden paçayı sıvadılar.'' Almanların içinde bulunduğu ittifakın yenileceğini, akıllarına getiremediler, uzağı göremediler. Sonrasını ise hepimiz biliyoruz. Altı yüz yıllık koca imparatorluk üç beş sene içerisinde tarih sahnesine gömülüverdi... Tabi ki aslolan burada Türk Milleti olduğu için yeniden filizlenen bağımsızlık ateşi cumhuriyet ile bir araya gelince yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti doğmuş oldu.


Devletin, sporun, tıbbın ve önemli kurumların her kademesinde ki insanların konuşurken ya da herhangi bir konuda söz söylerken ağızlarından çıkacak kelimelere azami derecede dikkat etmesi gerekir ki sonra kroki bir durumda kalmasınlar. Ağızdan çıkan kelimeler ile yapılan yanlışların sonra telafisi de çok zor olmaktadır. En güzeli az laf çok iş üretelim ki ürettiklerimiz değer bulsun. Hepinize en derin sevgi ve saygılar...

Ahmet Zeytinci





Alt 08-09-2017, 12:49 #89

Birdahamı asLa

Aktif Üye

İnce Ruh


Bilmeden içimde biten dünyayı, bir kenara sıkıştırmışçasına hiçe sayarak yaşayabilirim belki. Kısmen öfke dolu, kısmen sevgi ve kısmen de mutluluk. Sonuncuyu bulabilmenin olasılığında kaybolmak değil niyetim. Başlangıç saydığım bu noktayı nihai sonlandırabilme gayretindeyim nicedir. Peki, bunca iç bitkinliğine rağmen, yine de ufak bir ışık bulabilmek için çıkabilecek miyim mücadelenin derecesine? Tipik bir ruh yorgunluğu yaşamıyorsam eğer, gerçek noktada, olduğum yerin mutlak katını bilmem gerekiyorsa ve ben bu yorgunluğun bir sonunun olamayacağını bütün duygularımla hissediyorsam, kısmen mutluluk yaşayabilmem ne derece gerçek sayılabilir?

Hep en fazlasıyla yutkundum hayata; hep bir klişenin ortasında güler yüz takınan, içini yalnızca kendi dinleyen, ucu bucağı kimsesiz bir canlı gibi; kimliksiz, gerçeksiz, hayaldaş, beyninin içini yaşarken, gerçek yaşamını unutan düşsel biri gibi.. Koca bedeninin arasında sıkışmış, koşmayı, uçmayı, yüzmeyi, süzülmeyi bekleyen ruhunu her defasında geri plana atan biri. Ve ben hep en fazla susan oldum hayata; susmak benim için en büyük kaçış aralığı oldu. Tutunulan tek bir şey vardı çünkü; dıştan tüketilecek kelimeler bende yoktu. İnsanların ortasına geçip, avaz avaz, 'Ben Buyum!' diyebilmenin anlatımı yoktu benim ruhumda. Kayıp gibi görülebilir bu ama insan hiç sahip olamadığı bir hisse nasıl kayıp lakabını takabilir ki?

Farketmeksizin ortasına düştüğüm kapanı sildim, bozdum, yıktım bugün. Küçük ve sessiz bir bedende doğrulmayı bekleyen ruhumu sahipleniyorum artık. Benim için dıştan da içten de bağrılması gereken yalnızca bu çünkü.

28/08/2017

Filiz Karaca





Alt 08-09-2017, 12:50 #90

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Sen Sus Gözlerin Konuşsun da Kekelemeden Konuşsun


Ah o gözler! Bir bakışla neler değişiyor, neler... Sevdiğinizin gözlerinin içine içine bakarsınız çoğu kere. Tabi o da sizin gözlerinizin içine delici bakışlar fırlatır. O bakışların içinde hiç ağzınızı açmasanız bile, ''Seni seviyorum'' cümlesi vardır. ''Hayatım benim.'' cümlesi vardır, ''İkimiz bir elmanın yarısıyız.'' cümlesi vardır. Fırlattığınız o bakışlar tabi ki onun gözlerine ve yüreğine çarpar da aynen size geri döner...


Bakmak ve görmek her ne kadar birbirine yakın eylemler olsa da, her baktığınız yerde de bazen göremediğiniz şeylerde vardır. O tip insanlara da kimi zaman ''Bakar kör'' derler. Siz bir ağaca ya da bir kediye şefkat gözü ile bakarsınız. Bazı geri zekalı tiplerde kediye ''Hayvan bunlar yahu hiç bir hakları da yok zaten.'' diye o gözle bakar, yani hor bakar, kimi zaman da eziyet eder, canlılara... Siz bir yaprak düşerken, onu ölüm ile alakalandırır şiirini yazarsınız; sırdan bir insan için ise sonbaharın müjdecisidir o düşen yaprak...


Bazen yolda gelip de bize yanlışlıkla çarpan insanlara ''Kör müsün?'' deriz. O anda belki sevdiğini, düşünüyordur, o nedenle aklı beş karış havadadır ya da çocuğu cephe de askerdir, acaba sağ salim döner mi diye kafasında bir dolu soru işaretleri vardır.


Hani eski bir şarkıda vardı, bir çoğunuz bilirsiniz ''Gözler kalbin aynasıdır yalan nedir bilmez onlar, siyah mavi yeşil olur, aşkı inkar etmez onlar.'' diye devam eder gider. İnsanların gözlerinin içine içine dikkatlice bakın. Kadın ya da erkek, anlarsınız o an da sizden hoşlanıp hoşlanmadıklarını... Bakışlar ile birlikte size olumsuz ya da pozitif enerji de gelir. Yürekten sevdiklerimiz göz bebeğimizdir bizim. Bazen sevdiğimiz canımız ciğerimizdir, terk edip gitse de unutulmaz...


Gözüm deriz bazen birisine seslenirken, güzel bir hitaptır. Ya da canım ciğerim iki gözüm deriz. Göz bu, konuşur hem de nasıl konuşur. Kötü baktı mı birisi hemen anlarsınız, iyi bakanı da fark edersiniz. Bazı zaman da net değildir bakışlar, renk vermez karşıda ki size, yüreği o an da ateşler içinde yanıyor olsa bile... Net bir bakışa net bir bakış ile karşılık vermeli... Gözler konuşsun tabi ki birbirini seven insanlar arasında lakin kekelemeden konuşsun. Bir bakışta görmelisin, anlamalısın seni sevdiğimi. Ben anlıyor ve görüyorum gözlerinin içine bakınca beni sevdiğini... Ve kekelemiyor asla sevgi dili konuşan o gözler. Hepinize en derin sevgi ve saygılar...

Ahmet Zeytinci





Alt 08-09-2017, 12:50 #91

Birdahamı asLa

Aktif Üye

İnsan ve Sevgi


İnsan duygularıyla ve sevgisiyle karışıp akan bir su gibidir. Hem seven hem de nefret eden hem de sevgisine yön veren isterse nefretine dizgin vuran sevgisiyle yol bulandır, hem her suyu bulandıran hem de bulandırdığı suyu durultandır. İnsan sevgisinden ayrılamaz ama bulandırdığı fikir denizinde sevgisinden ayrılmış sanılandır. İnsan duyguları ile sever, öfkesiyle kızar nefsine yenilip küser sevgisiyle barışır, nefretiyle döver, öfkesiyle söver, nefsiyle çatar, sevgisiyle affeder, kiniyle bozar, hayalleriyle uyur, düşleriyle uyanır, umutlarıyla inanır, hayalleri ile renkten renge boyanır.
--- insan acılara umutlarıyla dayanır, hayalleri ile ölür, severek ve sevgisiyle tekrar dirilir, severek hasta olur sevgilisinden şifa bulur. İnsan alleminin varlığında her şeyi ama her şeyi sevgi ve saygıda bulur. İnsanlara saygı duyan seven insan sevgiyle buluştuğu gibi saygıla sevgi ile sevgilisi ile de buluşur.
--- İnsan akıp giden su misali akarken karışır, aktığına karışır kuru olan her yeri yeşertir gül bahçesine çevirir sevgisi sayesinde çorak gönülleri ve de kalpleri saygısı ile gül-hane yapar. Sevgisiz ve saygıdan nasibini almamış olanlar ise çölde tek başına kalan kuru bir dal gibidir.
24 Ağustos 2017

Muammer Sungurtaş





Alt 08-09-2017, 12:51 #92

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Benim Sevgim


Sevginin en yücesi
içimdeki çocuk sevgisi
bulunmaz bir nimettir
tadına doyulmaz ,evlat sevgisi
bitmez tükenmez yeşile olan âşkım
ağaç ,orman kuştur sevgilim
doganın temizi insanın temizi
kirletilmemiş doğadır sevgim
masmavi gökyüzü denizdir hayalim
hep temiz aksın dereler
etrafında uçuşan böcekler
tertemiz kıyısında çiçekler
çiçeğim böceğim mor menekşem
sümbülüm, gülüm sevdiğim
mor koyunun kuzusunu
ala geyiğin yavrusunu
kır atın yelesini
küçücük eşeğin sıpasını
sokak köpeğinin yavrusunu
değişmem asla
para denen kağıda
benim en çok sevdiğim
masum bebeğin gülüşü
koklardıkça coşan sevgim
tenine dokundukça duyduğum haz
varmı bütün bunlarda ötesi
Vatan'ım sevdam
Bayrağım kutsalım
Varmı Vatan ,bayrak gibisi ?

Şenay Aygörmez





Alt 08-09-2017, 12:51 #93

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Unutma


Öyle anlar vardır ki unutulmuyor
Başını eğip yürüyorsun Arnavut kaldırımı taşlar burdayım diye bağırıyor
Birlikte geçtiğimiz o dar sokakta,
Hani çorbacıya çıkan var ya...
Hayatın telaşına kapılıyorsun bazen,
O koşturmacanın arasında gökten birkaç damla düşüyor
Avucuna gözyaşı,
Çaresiz kabulleniyorsun bu ilahi hatırlatmayi....
İşe yetişmek için bindiğin minibüs,
Yorgunsun, henüz uyku mahmuru.
Radyoda bir türkü yükseliyor ,
"Bizim pencereler yele karşıdır, muhabbet dediğin karşı karşıdır,
Girebilsen şu sinemde neler var, gülüp oynadığım ele karşıdır "
Dünya üzerindeki hiçbirşey umrumda olmuyor o an.
İşe geç kalacakmışsın,yorgunsun,cebinde kuruşun mu kalmamış boşveeeer.....
Tam da bu anda aklındaki tek şey onun yüzü, nemli bulutların dolaştığı deniz derini gözleri,
Yorgun parmaklarının seni senden alan o büyülü dokunuşları.
Hersey boş geliyor değil mi.....yooo o olmadan da yaşamak zorundasın unutma söz verdin kendine seni terk edip gittiğinde...
Düşüp kalktığın yerden yeni bir hayat için söz verdin kendine... Başardın da....
Kimsenin başaramayacağî kadar büyük bir aşkla seviliyorsun unutma...
O herkesten önce gördü dizlerindeki yaraları,
Sarmaya çalıştıkça canın yandı ve seninle birlikte ağladı...
Sabrına hayran oldun, takdir ettin....
Aşk değil biliyorum ama sevdin yalan mı....?
Anılar her yerde evet....
Evet unutamazsın da.. Biliyorum.
Acının en son halini yaşadın sen yeter....
Aşktan vazgeç demiyorum sana elbette....
Ama unuttuğun bir şey yok mu?
Kendine verdiğin söz.
Hadi toparlan ve devam et kaldığın yerden sevilmeye...


Ahsen Ballı





Alt 08-09-2017, 12:52 #94

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Dönme Geri


Öyle zamanlar vardır ki, bir türlü gerçekleri değiştiremezsin.
Yine ‘o' zamanlardan birindeyim. Issız bir gece, sensizliğin son demi ve yalnızlığın soğukluğunu, iliklerime kadar hissettiğim bir andayım...

Ne geçmişini silebilirsin, ne de geleceğini görebilirsin.
Beni bu kadar hüzünlendiren nedir?
Yokluğun mu?
Geri geldiğin zaman kabul etmeyişim mi?
Yoksa hala seni seviyor olmam mı?
Kalbimin en derin yerinde söküp, bir türlü atamadığım bir hüzün var. Ben bu hüznün içerisinde boğuluyorum. Sensizliğin yormuş olduğu bedenim, dayanamayıp uykuya dalıyor ve sen bana doğru koşa koşa geliyorsun.
İşte tam o anda Allah'a yalvarıyorum, bitmesin bu rüya diye...

Eskisi gibi değil kalbim, şimdi olsa dayanamaz bu anlara...
Ve sen eskisi gibi bana koşa koşa gelip, sımsıkı sarılıyor-sun. Ah o kan kırmızı dudaklarınla öpüşün yok mu?
Nefesim kesiliyor, bedenimi yakıyor...
Ansızın uyanıyorum ve yatağımdayım. Yastığımda ki ıslaklığın farkına varıyorum. Gittiğin günden beri ilk defa ağlamışım. Oysa artık rüyalarımda bile görmek istemiyordum seni...

Duydum ki, dönmek istiyormuşsun.
Bir kaç saniyelik rüyada bile beni bu hale getirebildin. Şimdi geri dönsen, bir daha seni kaybetme hissini nasıl ortadan kaldırabilirsin ki? Bir kere gittin ve ben sayende bu acıyı bir defa değil, her gece yaşadım, hala yaşıyorum da. Olur ya, günün birinde bir kez daha gidersen eğer? Seni ne kadar seviyor olsam da, bu his seni uzun süre bende yaşatmaz. Bu korku nihayetinde bendeki seni öldürür. Bu yüzden bir daha geri dönmemelisin.

Dönme geri.
Bırak, seni sensiz yaşayayım...

Yusuf Şan





Alt 08-09-2017, 12:53 #95

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Sevda Masalı


Bakmayın masal dediğime . Gerçekten yaşıyorum ben bunu . Yaklaşık 3.5 senedir her gün acısı tatlısı ile arada kavgalı genelde sevgi dolu yaşıyorum . Son zamanlarda biraz odunlaştım, bunu da kabul ediyorum . Ama uzakta zor oluyor . O bunu bazen anlamıyor ama her gün özlediğin insanın elini tutamamak, ona sarılamamak, onu koruyamamak çok zor oluyor ve istemsizce agresiflik ve aşırı kıskançlık yaratıyor .
Neyse konu sapıyor . Geçenlerde bana bir soru sordu . ‘ Benim hakkımda neler hissediyorsun ? ‘ diye . Bunun cevabını şimdi vermeyeceğim sana dedim . Önce bozuldu. Bi sakin ol dedim, sana hissettiğim şeyleri herkes bilsin . Yazmaya karar verdim . 3.5 seneyi şurada özetlemeye çalışacağım .
Her şeyden öncesi yakın arkadaştık ama benim duygular farklı idi . Daha derindi . Önce platonik sevgiyi sonra korkuyu yaşadım onda . Kaybetme korkusunu , ya ret ederde bir daha yüzüne bakamazsam diye . Tabi korkunun ecele faydası yoktu . Ben bütün içtenliğim ile ona açıldım ve oda kabul etti . Artık ‘ Biz ‘ hikayesi başladı . Ben 3. Gün hastane olayları yüzünden şehir değiştirmek zorunda kaldım . 1 hafta boyunca bol bol özlemi hissettim içimde . Yanına gittim rahatlığı, huzuru hissettim . Doya doya sarıldım , sıcaklığı hissettim . Dönem sonuna geldik, yine özledim . İlk sene şehir olarak yakındık . İkinci sene Trabzon'a taşındı . Asıl özlemi ve sevdiğini beklemeyi o zaman hissettim . Sene sonunda sonra tam 6 ay görüşemedik . Beklemesi zor ama kavuşması paha biçilemezdi . Trabzon'a gittiğinden beri kızgınlığı hissetmeye başladım .Ona karşı değildi bu kızgınlık fakat ona yansıyordu . Görüşmelerimiz kısıtlandıkça ona karşı sert davranmaya başladım . Geldiğinde affettiriyordum kendimi gidince yine aynı . Bir gün geldi ona karşı nefreti hissettim . Ama ‘ güvenim ‘ ağır bastı affettim . Ondan sonra daha çok sevip daha çok sahiplenmeyi öğrendim . En çok heyecanıda onu istemeye gittiğimizde hissettim . Ben her şeyi onda öğrendim ve yaşadım . Şimdi sözlüyüz .Kısmetse yakında nişan ve düğün .
Şimdi sizlerde biliyorsunuz ona karşı hislerimi . Ben çok şanslı bir insan olduğumu hissediyorum . Darısı herkesin başına . Düğünümede beklerim ayrıca ..


İlkay Deniz Dinçer





Alt 08-09-2017, 12:54 #96

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Sen Yoksun Rengim Siyah Anne


Acın, bir yıldırım gibi düştü yüreğime kaldıramıyorum sensizliğin ağır yükünü anne.
Sesin, nefesin,kokun hala üstümde senin gibi kimse sarmıyor anne. Koymuyorum başımı kimselerin dizine, onlar sen gibi kokmuyor anne. Yüreğim kaldıramıyor, dayanamıyor hasretine ansızın bıraktın gittin, artık baharlarım yok, yazım yok, benim güneşim yok anne. Babamı ararken canım acıyor, göğsüm sıkışıyor, ben seni kaybettim, o gözlerini kaybetti anne. Yüzündeki çizgileri iyice çoğaldı, gülmüyoruz yanında her tebessümde sana ihanete bir artı daha atmış gibi hissediyoruz anne.
Senin evin sıcak, ellerin sıcaktı, tuttuğum o eller bile senin kadar sıcak değil anne, dilim sustu susmasına da, gözlerimi susturamıyorum anne. Karanlıklara hapsoldum elim kolum bağlı, ayağımda prangalar var anne. Sen gel, yine bağır, çağır, istersen döv, şikayet etmeyeceğim ne olursun yapma koyma beni buralarda bir başıma.Seni arkamda bırakamıyorum anne, orası soğuk, orası nemli senin bacakların sızlar, üşürsün sen yapamazsın oralarda beni de al yanına git deme bana.....
Acım büyük,
Yasım derin,
Hayatımdan bütün renkleri çıkardım.
Sen yoksun benim rengim SİYAH ANNE.

Tuna Kahraman





Alt 08-09-2017, 12:55 #97

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Kanayan


- Bir insan ne kadar sevebilir? dedi kadın.
- Acı çekebildiği kadar, kanayabildiği kadar .dedi adam.
....................................................................................................
Kadının düşleri büyüktü. O kadar büyüktü ki kendini bir zerre tanesi gibi hissediyordu düşlerinde.
Ve ağladı, ağlayabildiği için şanslı hissediyordu kendisini. Yoksa nasıl insan olabilirdi bir insan. Gökyüzüne baktı uzun uzun. Avuçlarında hissetti yıldızları. Tatlı bir tebessüm döküldü dudaklarından. Ellerini uzattı önündeki uçsuz bucaksız geceye. Sonra ağlaya güle yürüdü yürüdü.
...........................................................................................................
Uzak iklimlerde tükendi adam. Şiirler okudu, şarkılar mırıldandı, yapayalnız geçen bir sürü doğumgünü biriktirdi.
Ve hep sol yanı acıdı.
Pencerede üşüyen serçelerle titredi, sabah güneşlerine vurdu yüzünü, paramparça uykular uyudu bomboş bir odanın en köşesinde. Her uyandığında duvarlara çarpa çarpa bölündü ömrünün en orta yerinden. Ve hep acıdı en sol yanı.
..........................................................................................................
Bir geceyarısı sıyrılıp geldi kadın bir çığlık gibi.
Kör bir kuyunun dibinde susuzluktan kurumuş dudaklarıyla çöktü sabahın kenarına. Sızladı tepeden tırnağa. Cümleleri hep biraz eksik, ünlemlerle ürperdi içi. Gönlünü söküp atmak istedi. Yolları yakmayı, dağları kurşunlamayı, kuşları kanatmayı istedi. Ardına bile bakmadan koştu aybakan tarlalarından sonra. Aybakan tarlalarında düşürdü sevincini. Bu yüzden cümleleri hep eksik olacaktı bundan sonra.
Bir yanı hep eksik...
...........................................................................................................
Çobandı adam.
Dünyadaki tek varlığı 18 koyun ve birkaç keçiden ibaretti. Uçsuz bucaksız bir köyde yalnız yaşıyordu.Yapayalnız gecelerin içinde kaybolur kaybolur giderdi. Derme çatma, kerpiçten yapılmış bir evde küçük bir televizyondu tek dünyası. Tek bir kanalı vardı televizyonunun. Dış dünyayla bağlantılı tek nesneydi bu. Bunun dışında kocaman hiçler arasında gelip geçiyordu ömrü. Nasır tutmuş elleri, uzun zaman önce bir yılanın ısırdığı aksayan bir sol bacağı ve kocaman gözleri vardı insanın içine işleyen.
Akşamüzeriydi ...Mevsimlerden yazın en kavurucu anları...Adam sürüsünü ağıla koyup ellerini yüzünü yıkadıktan sonra odaya girdi.
Her zamanki gibi televizyonunu açıp yorgunluktan bitap düşmüş halde hasırın üstüne devrildi.
Hayır uyuyamıyordu adam. Gözkapakları birbirine o kadar uzaktı ki şimdi. Adam o kadar uzaktı ki televizyonda başlayan filmdeki o masum bakışlı kadına. Her şey birbirine o kadar uzaktı ki. Ürperdi adam. Sonra o da filmdeki sevimli kadına gülümsedi. Kah üzüldüler aynı şeylere, kah ağladılar. Bu birkaç saat sürdü. Sonra film bitti. Kadın gitti. Adam birşeyini kaybetmiş gibi odada saatlerce dolandı durdu. Asırlarca aradı kadını. Pencere camlarına dayadı yüzünü. Ağladı... Birkaç bin yıl daha geçti aradan. Kadın bir daha uğramadı o odaya.
Sonra sabah oldu.
......................................................................................................
Oyuncuydu kadın.
Şöhretliydi. Onu tanımayan insan neredeyse yoktu. O kadar insan tanıyordu ki onu; bu çok korkunç bir şeydi. Çok güzel gülerdi , çok güzel bakardı.
Yalnızdı... öyle ki her gece bir yıldız düşerdi avuçlarına o yalnız
kalmasın diye.
Kadın ,dünyada sadece 9 tane üretilen özel üretim Lamborghini Veneno Roadster arabasına bindi. Yeni başlayacağı bir film çekimi için Amerikaya gidecekti. Pek güneşi olmayan bir şehirde nedense güneş gözlüğünü takıp arabanın navigasyonuna Londra havalimanı yazdı. Sonra gaza bastı.Araba Londra caddelerinden havalimanına doğru yol aldı.
.........................................................................................................
Çok çok uzaklarda bir çoban unutamadı o kadını. Artık yalnız değildi. Artık hatırlayabildiği tek şey o bakışlar, o gülümseme, insanın içini ürperten o hüzünlü yüz. Bunun dışında herşeyi unutmuştu. Herşeyi...
Birkaç haftalık bir kuzuyu kucağına alıp o çok sevdiği şarkıyı mırıldandı. Defalarca, çıldırasıya, her kelimesinde biraz daha tükenerek.
''Aşk diyarlarında
Yolcuyum bugün dost
Gidiyorum gidiyorum sonu yok
O uzak yolların
Gittikçe uzuyor
Daha fazla derinleşiyor
Daha fazla uzak
Yürek sızlıyor
Yürek sızlıyor feryat ediyor dost
Aşk diyarlarında
Kederliyim bugün dost.
Tüm yollarım çetindir denizler gibi
Gittikçe yükseliyor gökyüzü gibi
Yürek sızlıyor
Yürek sızlıyor feryat ediyor dost.''

Birgün adam kasabaya indi. Tüm koyunlarını ve keçilerini sattı. Sonra şehrin otobüs garına gidip İstanbul'a bir bilet aldı.
.............................................................................................................
1985 doğumluydu kadın. Teddington School ve Esher College gibi okullarda eğitim görmüştü. Eğitiminin ilk yıllarında okuma ve yazma zorlukları çekmişti, disleksi hastasıydı.
Şimdi"Melekler Şehri" Los Angeles'ta idi ve Los Angeles İstanbula çok uzaktı.
......................................................................................................
Kadına yaklaşık 13000 km uzakta olan adam İstanbul'a gelmişti.
Herşeyi unutmak için , yalnızlığına bir perde çekmek ve kalabalıklaşmak adına kendine yeni bir yol çizmişti. Aylarca inşaatlarda çalıştı, bir ev kiraladı. Ama bir türlü yalnızlığından vazgeçemedi. Tanıdığı bütün insanlara mesafeli durdu. Sadece o filmdeki kadın vardı hayatında. Sinema önlerinde saatlerce kadının afişlerine baktı. Her gün şiirler yazdı, her gün yazdığı şiirleri yırttı, yabancı dil kurslarına gitti ,bir gün kadınla karşılaşmak ümidiyle İngilizce öğrendi .Bir gün kurs hocasına:
- Los Angeles buraya çok uzak mıdır? dedi.
..................................................................................................................
Kadının herşeyi vardı ama hiçbir şeyi yoktu.Sürekli içinde bir boşluk hissediyordu. Sadece filmlerde ara sıra mutlu kadın rolü oynuyordu. Hepsi o kadar.
Sonra bir gün bir müzisyenle tanıştı.Bir kaç ay sonra İstanbul uçağıyla Los Angeles'a gelen aksak bir adamın uçaktan indiği saatlerde; Paris'te o müzisyenle sade bir düğünle evlendi.Ama aksanlı İngilizcesiyle cümleleri hep eksik oldu kadının.
Bir tarafı hep eksik...
.........................................................................................................
Adam Los Angeles sokaklarında kayboldu.
Gündelik işlerde çalıştı. Çoğu zaman aç kaldı. Yürüdüğü her caddede kadından bir iz aradı. Yağan her yağmurda onunla aynı anda ıslanmayı, aynı gökyüzüne bakmayı, aynı şeye inanmayı diledi. Ama kadın ateistti. Ve hiçbirşeye inanacak hali kalmamıştı kadının. Oysa bir sevdanın kanatlarına takılıp herşeyi ardında bırakarak gökyüzünde kaybolmayı o kadar çok isterdi ki ... Birşeylere inanarak .
Birşeylere aldanmaya bile razıydı. Yoksa bu boşluk onu yutacaktı.
Kadın Tanrı'ya inanmıyordu.
Ama tanrı kadına inanıyordu.
Ve 2 yıl sonra kadın sessiz sedasız boşandı bir zamanlar çok inandığı o müzisyenden.
....................................................................................................
Adam bir kitapçıda iş bulmuştu.
Çalışmadığı zamanlarda sürekli kitap okuyordu.
Arthur Koestlerin (darkness at noon a novel ), Steinbeck in (grapes of wrath) , Carson McCullers in (the heart ıs a lonely hunter) kitaplarını bir çırpıda okumuştu. Şimdi Jane Austen in (pride and prejudice) eserini okuyordu.
Adam 17 milyonluk o şehirde kadını görme umudunu hiçbir zaman yitirmedi. Çalıştı , okudu . Cadde cadde dolaştı, okudu. Lunaparklara gitti, çocuklarla basketbol oynadı ve okudu okudu. Son zamanlarda sol gözünde bir görme problemi başgöstermişti. Doktor dereceli gözlük vermişti. Artık gözlük takmadan sağlıklı göremiyordu hiçbirşeyi.
Bir gün mağazanın açık televizyonunda kocaman puntolarla breaking news yazıyordu. Ve altında şu açıklama geçiyordu:
'' ünlü aktris k.... geçirdiği elim trafik kazasında hayatını kaybetti.'' Sağ kenarda kadının resmi vardı.
Adam televizyonun karşısında donmuş bir halde kadının resminden gözlerini alamadı.
İki damla gözyaşı döküldü gözlerinden.

.....................................................................
Birkaç gün sonra adam köyüne döndü. Yıllar geçti. Adam hiç evlenmedi. Yeniden çobanlık yapmaya başladı. Dağ dağ , bayır bayır, yayla yayla dolaştı.
Bir akşam küçücük televizyonunda kadının eski filmlerinden birine denk geldi.

Kadın:
- Bir insan ne kadar sevebilir ? dedi.

Adam soru kendine sorulmuş gibi:
- Kanayabildiği kadar dedi.

- Siz hiç kanadınız mı? diye tekrar sordu kadın.

Adam sırtını televizyona dönüp olduğu yere çöktü.

.

Loş odada pek birşey farkedilmiyordu.

Galiba ağlıyordu.

.
.

bkrçkmktmmz29'urfa

Bakır Çakmak





Alt 08-09-2017, 12:56 #98

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Taze Çimen Kokusu


Yıllar ne çabuk geçti! Okul yılları, meslek yaşamı derken altmışlı yaşları yaşamaya başladım. Koşullar değişti. Feodal yaşam biçimi sona erdi. İnsanlarımızın büyük çoğunluğu çeşitli okullar bitirip memur hayatına atıldı. Büyük kentlere hızlı göçler yaşandı. Köylerimiz adeta ıssız kaldı. Ancak yaz tatillerinde baba vatanına gelinip evlerin bacaları tüttürüyor. Okul okumayan diğer kesim ise yine kentlere göçüp emekçi, işçi olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Köyde artık çiftçilik yapma, toprakla uğraşma işiyle artık çok az aile ilgileniyor.

Daha çok kısa süre denecek yıllar öncesinde köylerimizde tarlalar sürülür, ekinler ekilirdi. Buğdaylar, arpalar başak verir, ürün ayıklamak için harmanlarda dövenlerle günlerce uğraş verilirdi. Mısırların kesilmesi, taşınması günlerce sürerdi. Hele mısır ayıklamak yarı gecelere kadar sarkardı.

Köy demek sabahın erken saatlerinden iş başı yapıp, akşamın geç saatlerine kadar çalışmak demektir. Hele traktörün, patosün çalışma yaşamına girmediği yıllarda toprakla güreşircesine mücadele etmek yılın on iki ayı süresince devam ederdi. Böylesine uzun süreli çalışmak insanları hayata daha bir sıkı bağlardı. Herkes halinden memnun olarak yaşardı. Kilerde bir yıl yetecek kadar erzakı, samanlıkta hayvanları ilkbahara çıkaracak kadar otu samanı olan köylünün gelecek kaygısı olmazdı

Tüm bu kıt koşullar içinde insanlar olabildiğince mutluydu. Modern ev aletleri hiçbir evde yoktu. Bu aletler nasıl olsun! Köylerimizde elektrik yoktu. Sadece bazı aileler ki, onlar köyün en varsıl aileleriydi. Onlarda radyo vardı. İnsanlar memlekette ve dünyada yaşanan olaylardan habersizce günü gün ediyorlardı.

Hemen hemen her aileden birkaç çocuk okula gidip sınıfları şenlendirirdi. Bizler köy ilkokulumuzda ilkokul okuduk. Geniş okul bahçesinde, köyün çayır ve tarlalarında bol bol koşup oynadık. Meyve ağaçlarına tırmandık. Köyün geniş alanlarında doyasıya koştuk.Yaz mevsiminde yeşil derelerde çimdik. Şimdilerde köy adeta sönmeye yüz tutmuş bir arı kovanı gibi. Güzelim okulumuz kapalı. Köyde yaşayan çok az sayıdaki ailelerin çocukları da taşımacı eğitimle ilçe okullarına gidiyor.

Beni en çok hüzünlendiren okulumuzun kapalı kalması. Okulun bahçesindeki başı kurdeleli kız öğrencilerimizin şen, şakrak seslerinin bir daha duyulmaması. Siyah önlüklü minin mini yavrularımızın yerlerinin doldurulmamış olması... İşte tüm bu durumlar yirmi otuz sene gibi kısa bir süre içinde yaşandı.

Aşırı yorucu olmasına karşın köyde çalıştığım yıllarda en hoşuma giden iş tırpanla çayır biçmek olurdu. Güneşin doğuşuyla elde tırpan biçilecek çayır başında kola kuvvet biçmeye başlardık. Temmuz ve haziran ayları boyunca biçme işi devam ederdi. Üstümüzde temmuz güneşi, hamama girercesine terlerdik. Vücudun su kaybını gidermek için bardak bardak su içerdik. Allah'tan diş sızlatacak derecede soğuk sularımız vardı.

Tırpan dövme zamanlarında kısa molalar verilir. Giderayak çalışmaya devam edilirdi. Gün batma saatlerinde o günün çalışmasına son verilir. O günün çalışmasına son verilirken biçilmiş çayıra bir göz atmamak olmazdı. Güneş son ışıklarını gönderirken hava az da olsa serinler hafif bir rüzgâr çıkar bu günün bu son saatlerinde. İşte bu anda biçilmiş otlardan çok hoş bir çimen kokusu yayılır. Serin serin esen rüzgârla birlikte bu koku adeta biz biçicileri sarhoş eder. Uzun yaz gününün yorgunluğunu bir nemse unutturur.Bir günün yoğun çalışma saatleri sona erer. Dinlenme vaktinin gelmesinin verdiği rahatlıkla evin yolunu tutardık.

Annem ve babam öldükten sonra kış mevsiminde köy evimiz kapısına kilit vuruyoruz. Hayvan besleyecek kimsemiz yok. Haliyle hayvanlar satıldı, elden çıkarıldı. Otuz yıla yakın bir süre geçti elime tırpan alıp çayır biçmeyeli... Çayırlardan, tırpan biçme günlerinden bana hoş bir anı olarak taze biçilmiş çimen kokusu kaldı. Henüz biçilmiş çayırların yanından geçerken özellikle çayırın ortasına yaklaşır aynı kokuyu az da olsa hissetmek isterim. Bu kez neşeli ve kaygısız gençlik günlerimi, köyümün eski şen halini anımsar hüzünlenirim.

Neydi o günler... Başlarımızın üzerinde kavak yelleri eserdi. Havaların uygun, güneşli olduğu zamanlar sabahtan akşama kadar çalışır, birazcık boşluk bulduğumuz anlarda da arkadaşlarla bir araya gelip futbol ve voleybol maçları yapardık. Yarından kaygımız olmazdı. Ailede birinci derecede sorumluluk taşıyan anne ve babamız vardı. İşlerin başarılmasında en çok onlar sorumluydu.

Artık tarlalar ekilmiyor. Köyümüzde ve komşu köylerde buğday, arpa, mısır ekimi tarihe karıştı. Tarlalar çayıra bırakıldı. Köyde kalan çok az aile hayvancılık yapıyor. Çayırları biçerlerle biçiyorlar. Köy bakkallarında ekmek satılıyor. Ancak evlerimizin yakınlarında bir bostan yeri kadar alanlara fasulye ve mısır ekiyoruz.

Bizde evimizin yanı başında mısır ve fasulye yetiştiriyoruz. Çayıra dönüşen tarlalarımızı ve çayırlarımızı köyde oturup hayvancılıkla geçinen yeğenim biçiyor. Hafta içinde yeğenim traktörüyle gelip biçim yaptı. Gün batım saatlerinde biçili alanları dolaşıp yıllar önce soluduğum taze çimen kokusunu bir kez daha hissetmek istedim.

Köyde düzenimizin bozulmadığı, anne ve babamın yaşadığı yıllarda kapımıza yüz, yüz elliye yaklaşan sayıda küçükbaş hayvan gelirdi. Ayrıca her ailenin sahip olduğu gibi bir çift öküzümüz ve sığırlarımızla ailemizde canlı bir hayat hüküm sürüyordu. Çayırlarımızda ağıllar kurulur koyunlar gecelerdi. Sık sık bu ağılların yerleri değiştirilirdi. Böylece çayırlarımızın gübreleme ihtiyacı giderilirdi. Ayrıca ahırların arkasında kıştan biriken doğal gübre tarla ve çayırlarımıza atılırdı.

Gübre ihtiyacı karşılanan çayırlar hele birde uygun zamanlarda yağmur alırsa alabildiğine gür çimenlerle kaplanırdı. Günlerce kağnı arabalarıyla ot taşırdık samanlıklarımıza. Bu yıllarda arazilerimizin gübre ihtiyacı karşılanmıyor. Bu nedenle eski yıllarda dört-beş kağnı arabası ot devşirilen bir çayırdan ancak yarım araba ot biçilebiliyor.

Ot az olunca gençlik yıllarımda çayır biçme günlerinde soluduğum o güzelim çimen kokusunu da artık hissedemedim. Farkına olmadan geçen gençlik günlerim gibi ruhuma ferahlık veren taze çimen kokusu da kaybolup gitmiş. Artık yeterince hissedilmiyor...

Evlerimizde elektrik yoktu. Haliyle buzdolabı, çamaşır, bulaşık makinesi de yoktu. Televizyon haliyle yoktu. Telefon da yoktu... Çeşitli deterjanlar da girmemişti evlerimize. Tüm bu yokluklara karşın insanlar, bizler olabildiğince mutluyduk. Akrabalık, komşuluk ilişkileri üst düzeydeydi. İşlerin çoğunu yardımlaşma ile yapardık. Küçük şeylerden bile zevk alırdık. Örneğin taze biçilmiş bir çimen kokusu bile beni mutlu ederdi.

Velhasıl köy hayatı çok güzeldi. Maalesef çok kısa süre içinde yaşanan hızlı iç göç köylerimizin adeta kimyasını bozdu. Çocukluk gençlik günlerimizin coşkulu yaşamı sona erdi. Köye mevsimin farklı zamanlarında dönen arkadaşlarımızda yeterli bir çoğunluk oluşturmuyor. Bir tarafı yemyeşil çayırlar, diğer tarafı iğne yapraklı ağaçlardan oluşan orman denizinin kenarındaki kır evimde sakin bir ortamda yaz günlerim geçiyor. Zaman bol. Kitap okumak, bahçede toprakla ilgilenmek de güzel. Ara ara maziyi düşünüp efkârlanmak olmazsa...


İbrahim Yılmaz





Alt 08-09-2017, 12:57 #99

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Gün Ağlar Gözlerinde


O gece mail kutusuna gelen bir notun tüm geleceğini etkileyeceğini bilemezdi. Ekte gönderilen dosyayı açtığında ekranı binlerce gül kaplamıştı. Her tıklamada yeni bir sayfa açılıyor ve her açılan sayfada değişik renklerde güller tüm ihtişamıyla gözler önüne seriliyordu. Son tıkladığında ise ekranda şöyle yazıyordu; "Hiçbirisi senin gibi olamaz. Seni seviyorum..."

Fulya çok şaşırmıştı. Maili gönderene baktı ama bu isim onda hiç bir çağrışım yapmamıştı.
Sonraki günlerde benzer mesajlar gelmeye devam etmişti.Her defasında farklı çiçekler kaplıyordu ekranını ve son sayfada yine aynı şeyler yazıyordu."Hiçbirisi senin gibi olamaz.Seni seviyorum..."

Fulya bu esrarengiz kişiyi merak etmeye başlamıştı. 10.gece gelen mesajı yanıtlamayı düşündü. İster istemez etkilenmişti. O günlerde kendini çok yalnız hissediyordu...
Kim acaba diye kendi kendine sorarken birden parmaklarının klavyeye uzandığını fark etti.
"Bu çiçekleri bana neden gönderiyorsunuz? Lütfen
kimliğiniz hakkında bana bilgi verir misiniz?..."
Yazdıkları sadece bu kadardı. Ardından iletisini göndermek için "Gönder" tuşuna bastığında hayatının ne hale geleceğini asla bilemezdi...

Ertesi gece heyecanla mail kutusuna baktı. Yine aynı kişiden bir mail daha gelmişti. Yüreği dalgalı denizlere dönmüştü.Aceleci tavırlarla maili açtı. Bu defa tek sayfalık bir ekran vardı karşısında ve şunlar yazıyordu;
"Beni gerçekten merak ediyorsan yarın öğleden sonra saat 2'de bilgisayarının başında ol ve msn'in açık olsun..."

Fulya o geceyi biraz heyecanlı birazda huzursuz geçirdi... Gece boyunca hep bu konuyu düşündü. Kimdi, neyin nesiydi, neden her gün bu mailleri ona gönderiyordu...Bu soruların cevabını bulamamıştı.

Ertesi gün saat 14.00'de ekranın başındaki yerini aldı ve MSN'ide açtı. Bir süre sonra ilk mesajı almıştı."Merhaba çiçeğim..." Fulya kalbinin deli gibi atmaya başladığını hissetti...

"Merhaba...Kimsiniz?"

- Sizi tesadüfen buldum. Bana gelen maillerden birinde sizin de adresiniz vardı. gizemlicicek@... çok dikkatimi çekmişti. O yüzden size her gece birbirinden güzel çiçekleri maillemeye başladım.

-Peki ama "hiçbirisi senin gibi olamaz. Seni seviyorum" ne demek oluyor?

-İkimiz de çiçekleri çok seviyoruz değil mi? O zaman birbirimizi de çok seveceğiz desem herhalde yanlış olmaz.

Fulya ne diyeceğini bilemiyordu.Uzunca bir süre cevap yazamadı. Sonra;

-Bakalım zaman ne gösterecek. Bu arada kendini biraz tanıtırsan memnun olacağım.

-Hiç gerek yok...Çünkü sen beni çok iyi tanıyorsun.

Fulya iyice afallamıştı. Cevap yazmak için ekrana baktığında karşı tarafın çıkmış olduğunu gördü. Bir süre bekledi ama geri dönüş olmadı. Herhalde elektrikleri kesildi ya da başka bir sorun çıktı diye düşündü...

O gece ve sonraki geceler meçhul kişiden hiç mail gelmedi. Her gün MSN'i açıyordu ama oraya da gelen giden yoktu. Fulya'nın içi içini yiyordu. Neler oluyordu? Hiç bir sorunun cevabını bulamamak git gide sinirlerini germeye başlamıştı. Aradan bir aydan fazla bir zaman geçmişti ve Fulya bu esrarengiz kişiyi unutmaya başlamıştı.

Bir gün çalıştığı iş yerine sivil polisler geldiler . Fulyayı arıyorlardı.

"Benimle ne işleri olabilir" diye düşünürken odasına giren polislerden biri kollarına kelepçeyi takı vermişti.

"Hey neler oluyor, ben ne yaptım ki" diye avaz avaz bağırmaya başlamıştı.

Polisler bilgi vermiyordu.Sadece "Bizimle emniyete geleceksiniz" diyorlardı. Özellikle kollarına vurulan kelepçeler moralini çok bozmuştu. Neler olup bittiğini çözmesi olanaksızdı. Emniyet Müdürlüğüne gidene kadar polisler tek kelime bile etmemişlerdi. Kapısında "Dolandırıcılık Masası" yazan bir odaya girdiğinde hepten şaşkına dönmüştü. Masadaki görevli polis "Buyurun Fulya hanım oturun" deyince ilk sandalyeye kendini atıverdi.

-Söyler misiniz neler oluyor? Bu bir şakaysa çok ağır bir şaka oldu.Derhal bu oyunu kesin ...

Daha lafını bitirmemişti ki kendisine oturmasını rica eden polisin sert bir ifadeyle "Hep böyledir.Yaparlar ama kabul etmezler..." sözleri başını döndürmeye yetmişti.
Birden fenalaştı ve olduğu yere yığılıp kaldı.Gözlerini açtığında bir sedyede olduğunu fark etmişti. Boş gözlerle etrafına bakıyordu. Biraz sonra kendisini iş yerinden alan polislerden biri yanına geldi.

-İyi misiniz Fulya hanım? Kendinize geldiyseniz artık işimize bakalım.
Güçlükle doğrulmuştu. Sonra polisinde desteğiyle tekrar o odaya girdiler. Aynı sandalyeye oturmuştu.

-Fulya hanım, dolandırıcılıkla suçlanıyorsunuz. Banka hesabınızda son 15 gün içinde tam 28 işlem yapılmış. Bu süre zarfında yaklaşık 4 milyonTL lira hesabınıza yatmış ve oradan da başka bir hesaba havale edilmiş.
-Olamaz...Benim böyle şeylerden haberim yok.Bankada 350 liram var.Bunun dışında da neler olup bittiğini bilemiyorum.

-Fulya hanım,şimdi bize işbirliği içinde olduğunuz kişilerin adlarını vermenizi istiyoruz.

-Siz neler diyorsunuz? Ne işbirliğinden bahsediyorsunuz?.

-Dolandırıcılık bayan... Genelde tek başına yapılmaz bu işler. Ayrıca bu kadar parayı ne yaptığınızı da bize derhal açıklayın.

Fulya hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Hiçbir şeye anlam veremiyordu. Artık ifade verebilecek durumda değildi. Sinir krizleri geçirmeye başlamıştı.

Birden kendini parmaklıklı bir odada bulmuştu.
Dışarıdan ölü bir ışığın içeri süzüldüğü rutubetli küçük bir odaydı. O geceyi sabaha kadar ağlayarak geçirmişti. Sabahın ilk ışıkları küçük pencereden içeri süzüldüğünde gün ağlıyordu gözlerinde ve üşüyordu...

Bir süre sonra kapı açıldı ve bir kadın polis kolundan tutup kendisini takip etmesini söyledi. 2-3 dakikalık bir yürüyüş sonrasında tekrar ilk geldiği odaya varmışlardı.

Fulya'nın yüzü solmuştu ve tir tir titriyordu.Polisler ona sıcak bir fincan çay verdiler. Önce fincanın sıcaklığıyla ellerini ısıttı sonrada yudum yudum içmeye başladı.

-Başınız iyice dertte bayan...28 kişinin banka hesabından kendi hesabınıza havaleler yapmış ve ardından da 4 Milyon TL yi 3 ayrı hesaba aktarmışsınız ve bu paralar ertesi gün ilgi hesaplardan çekilmiş.

-Benim hiçbir bilgim yok, ben bir şey bilmiyorum diyebildi..Ardından sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.
-Bugün savcılığa çıkaracağız sizi ve tutuklanacaksınız.İyisi mi bize yardımcı olun da şu işi çözelim.

Fulya darmadağınık olmuştu.Hiçbir şeye anlam veremiyordu. Sonra "tutuklanacaksınız" sözünü hatırlayıp daha da büyük bir korkuya kapıldı.

O andan itibaren hiç konuşmadı. Fulya'yı bir başka odaya aldılar.Yaklaşık 2 saat kadar orada tek başına kalmıştı. Bu süre zarfında neler olup bittiğini asla anlayamadı.

Sonra bir bayan polis geldi ve kendisini takip etmesini söyledi. Bu defa bir arabaya binmişlerdi. 10-15 dakika sonrada savcının karşısına çıkarılmıştı.

Savcı 55-60 yaşlarında babacan tavırlı biriydi.

-Otur kızım deyişi Fulyanın içini birazcık da olsa rahatlatmıştı.

-Anlat bakalım kızım. Nasıl başladın bu işe?

-Benim bahsettiğiniz işlerle hiç ilgim yok savcı bey dedi.

--Banka hesabınız öyle demiyor ...

Ne vardı banka hesabında. Neler olmuştu?
-Bakın ayın 13 ünde sarıgül notuyla 750 000TL, 17'sinde beyaz zambak notuyla 2 milyon TL ve 19'unda da siyah lale notuyla kalanını havale etmişsiniz.

SARI GÜL, BEYAZ ZAMBAK,SİYAH LALE... Allahım neler oluyor diye beynini iyice zorluyordu.
Sarıgül...Beyaz zambak...Siyah lale...

Birden irkildi. Bu olamazdı! Ona ilk gelen mesajda hep sarı güller vardı. Sonraki maillerde beyaz zambaklar, siyah laleler ekranı dolduruyordu.

Ama bu nasıl olabilirdi?
Savcıya doğru döndü ve kendisine gönderilen maillerden bahsetti. Savcı şaşkınlıkla onu dinliyordu. Maillerin bu işle ne alakası olabilirdi? Savcı bey bir yere telefon açıp birisinin odasına gelmesini istedi.
Bir süre sonra odaya genç bir kız geldi ve

-Fulya hanım.Siz bu hikayenizi baştan sona kadar hiçbir şeyi atlamadan bana tekrar anlatır mısınız ? dedi.
-Tabi dedi ağlamaklı sesiyle...

Sonra olanı biteni anlatmaya başladı. Her gece gelen maillerden bahsetti. Sarı güllerden ,siyah lalelerden ... bahsetti.

-Bunların dışında bir şey daha olmalı dedi kız.

Fulya her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattığını sanıyordu.

-Peki. Siz hiç cevap yazdınız mı?

-Evet bir kez yazdım. Kim olduğunu merak ettiğimi sormuştum. O da bana bir sonraki gün msn de görüşelim demişti.

-Yani siz onunla MSN'de görüştünüz öyle mi?

-Evet diye cevap verdi Fulya...

Sonra kız savcının yanına gitti ve Fulya'nın duyamayacağı şekilde bir şeyler anlattı.
Ardından aceleci adımlarla odadan çıktı. Savcı yanına gelmişti.

-Bak kızım.Eğer anlattıkların doğruysa senin için bir ümit doğabilir. Yoksa gençliğine yazık olacak...

Fulya hüngür hüngür ağlamaya başladı. Savcı başını okşadı ve;

-Koyverme kendini hemen. Dur bakalım bir şeyler bulabilecek miyiz...

Sonra Fulyayı bir başka odaya aldılar.Aradan ne kadar zaman geçmişti. Dışarda neler olup bitiyordu. Daha ne kadar burada kalacaktı?

Kapı açıldı ve savcı beyle diğer genç kız içeriye girdiler. Yüzlerindeki ifade Fulya'yı biraz olsun rahatlatmıştı. Gözü ağlamaktan kan çanağına dönmüştü.

-Hadi bakalım kızım evine gidiyorsun.

Fulya ne diyeceğini şaşırmıştı. Yine ağlamaya başladı.Diğer kız yanına yaklaştı.

-Benim adım Ayşe. Bilgisayar uzmanıyım.İfadeniz üzerine yaptığımız araştırma sonucu asıl dolandırıcıları tespit ettik.

-Peki ama bunun benimle ne ilgisi var?. Benim banka hesaplarımın bu işle ne alakası var?
Ayşe gülmeye başlamıştı.

-Bakın Fulya hanım sizi MSN'de konuşmaya çağırmasının tek nedeni vardı. O da bilgisayarınızın IP numarasını öğrenmek... Sonrası onlar için çok kolay oldu. Bilgisayarınıza girdiler ve sizinle ilgili tüm bilgileri ele geçirdiler. Sonra da başka hesaplardan sizin hesabınıza para aktardılar ve ardından da sahte isimlerle açtıkları kendi hesaplarına aktarıp buradan paraları çektiler.

Fulya öylesine şaşkın öylesine çaresizdi ki...

-Hadi şimdi evinize gidin ve iyice dinlenin. Yarın sabah sağlıklı bir şekilde yeniden ifadenizi alacağız.

Ayşe'nin de yardımıyla dışarı çıktılar. Güneş ışınları gözünü kör etmişti sanki...Hemen bir taksi çevirip evine gitti. Alelacele kendini banyoya attı.
Sonra bir fincan kahve hazırladı kendisine.Biraz rahatlamıştı.
Sonra yatağına uzanıp derin bir uykuya daldı.

Gece boyunca rüyalarında hep çiçekler gördü. Çiçekler ona saldırıyor, her tarafını yara bere içinde bırakıyorlardı. Uyandığında ter içinde kalmıştı.
Hemen kalktı ve ilk iş olarak bilgisayarın elektrik bağlantısını kopardı.

Perdeyi açıp dışarı baktığında ise hala Gün Ağlıyordu Gözlerinde.

Üşüyordu...


Işın Ergüney





Alt 08-09-2017, 12:57 #100

Birdahamı asLa

Aktif Üye

Mavi Benekliydi Prensesin Kelebeği (Masal)


Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken; eşek düşmüş eşikten, bebek düşmüş beşikten...

İşte zamanlardan bir zamanda ve böyle de bir zamanda bir kelebek kanat çırpmış dünyaya. Aman Allahım! Ne kelebekmiş bu? Kanatları mavi benekli, gülücüğü bereketli, uçuşu da fıkır fıkır hareketli... Aaaa bakın; bir de farkı varmış diğer kelebeklerden. Çok güzel ötermiş; ama bunu sadece, kendisi kimi isterse ona duyururmuş. Duyurmak istediğine, en güzel sözleri fısıldar, en güzel şiirlerle seslenir, gülümsermiş. Hayata gülümsediği gibi...

Gören gözler, kelebeğe bir bakarlarmış sahrada, bir bakarlarmış tarlada... Vahalar, çöller, göller, denizler, ırmaklarmış mekânı hep. Güller, papatyalar, gelinciklerle oynamayı, onlara konmayı o kadar severmiş ki. Kötülük de yokmuş aklında... Mavi benekli kanatlarıyla uçar dururmuş hep.

Bir gün, peri masallarındaki prensese rastlamış yolda. Öylesi güzelmiş ki prenses; bakarken, güneşin gözünü alması gibi kamaşırmış kelebeğin gözleri... Zeytin mi zeytin gözlü, buğulu bakışlı, hafif bukleli altın saçlı, beyaz tenli, doğal allıklı yanaklarıyla görünce, başı dönmüş bizim mavi benekli kelebeğin.

Prenses farklı mı ki kelebekten? Duymuş kelebeğin ötüşünü, görmüş kanat çırpışını, yaşamış etrafında dans edişini...

Kelebek, artık hep prensesin etrafındaymış. Neşeyle dönerek dans ediyor, en güzel aşk masallarını anlatıyor, hayatı yeniden yazıyormuş sanki.

Prenses yüreğinden geçirmiş birden ve sessizce... İçinden 'Ey mavi benekli kelebek, gel saçlarıma kon, hep orda kal. Bana saçlarımdan oku şiirleri, anlat masalları' demiş.

Hisleri güçlü kelebek bunu duymaz mı? Gidip konuvermiş altın saçlara. Konuş o konuş... Artık hep o altın saçlardaymış. Kanat çırpmayı bile unutmuş. Papatyalar, gelincikler, güller umurunda bile değilmiş. Yaşanan değil yaşanacak en güzel aşk masallarını fısıldıyormuş prensesin kulaklarına. En güzel şiirleri okuyormuş sessizce.

Mavi benekler mutlu, prenses mutluymuş.

Prenses, bir arkadaşıyla tanıştırmış bir gün mavi benekli kelebeği. 'İyi bir arkadaşım' demiş.

Olacak bu ya; hastalanmış o sıralar prenses. Tabipler derman için uğraşıyorlarsa da bitkin düşmüş. Hekimler izin vermemişler kelebeğin altın sarısı saçlarda kalmasına. Prenses almış eline ve bir yana koymuş; 'Bekle beni' demiş ve deva için uzaklara gitmiş.

Kelebek çok üzülmüş. Öyle ki; artık o güzel mavi benekler kımıldamıyor, güzel masallar, şiirler fısıldamıyormuş. Gün geçtikçe solmakta, erimekteymiş.

Prensesin arkadaşına rastlayınca sevinmiş birden. 'Arkadaşına yardımcı olursam prensesim sevinir.' demiş içinden ve elinden geldiğince yardımcı olmuş.

Az bir zaman sonra prenses dönmüş. Hala hastaymış. Sevinmiş kelebek görünce. Saçlarına konmak istemiş. Ama müjdeyi de vermiş; 'Sen gidince senin için arkadaşına yardım ettim' demiş.

O an fırtınalar kopmuş, bulutlar kararmış, şimşekler çakmış, gökler gürlemiş. Güzel prensesin gözlerinden boşalmış sağanak. Haykırmış:

-Defooll!

Mavi benekli kelebek ağlıyormuş. Anlatmak istemiş; ama dinletememiş. Uçmuş gitmiş.

Eskiden çok sevdiği papatyalar, gelincikler, güller zevk vermiyormuş artık ona. Papatya tarlalarında geziyor, gelinciklere konuyor; ama o aşk dolu masalları, şiirleri fısıldayamıyormuş. İçinden gelmiyormuş ki... Artık ölmek için dua ediyormuş.

Prenses ise siniri yatışınca 'Ben ne yaptım?' demiş ve kelebeği aramaya çıkmış. Kelebek yokmuş ve sanki yer yarılmış içine girmiş. Yolda iki çekirgeye rastlamış prenses. Onlardan medet ummuş. Onlarsa, fırtınalı bir limanı işaret etmişler prensese.

Meğer uzaktan, gelincik tarlasından görüyormuş kelebek bu olanları. Çırpamadığı kanatları birden hareketlenmiş, söyleyemediği masallara dillenmiş, fısıldayamadığı şiirler gelmiş artık diline ve uçmuş yaban eline.

Kötü, fırtınalı limana vardığında prensesi hüzünlü bulmuş ve sormadan gidip altın saçlara konmuş. İçinden 'Bu masal da böyle mutlu bitecek' derken, bir zaman sonra prenses aniden hastalanmış.

O bitkinleşirken kelebek de solgunlaşmış. Prenses ateşler içinde titrerken kelebek de ateşlenip titremiş.

Prenses bakmış ki, kelebek üzüntüden solmakta; en ciddi halini almış ve 'Seni istemiyorum artık!' demiş haykırırcasına. Bir şey söylemek istemiş kelebek; 'Dinlemiyorum seni! Defol hadiiii!' demiş prenses.

Kelebek üzgün... Kelebek bitkin... Ölüme uçmak istemiş; dağ, taş dememiş, kanat çırpmış.

Prenses üzgün... Kendince güya kelebeği korumak, üzülmemesini sağlamak istemiş; ama kendisi de bu üzüntüyle daha da hastalanmış...

Artık kelebek solgun, prenses bitkinmiş.

Prenses kelebeği görüyor, takip ediyormuş; ama kelebek onu hiç göremiyor sadece hissediyormuş.

Ve kelebek artık yaşama azmini kaybetmiş. Kendini gelincik tarlasının solgun, kuru otlarının dibine bırakmış.

O yüzdendir ki; kelebekler çok yaşamak istemez, kısa sürede ölmek için dünyaya gelirlermiş artık. Ve prensesi hala beklerlermiş ömür için...

Onlar erememiş muradına, inşallah okuyanlar çıksınlar kerevetine...


Turgay Coşkun





Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:55 .