#261
anımsa bizim unutulmuş bir yazımız vardı
kıyısından çocukların dokunarak geçtiği
yaz kirli denizlerin körfezine çekildi
biten o yaz mıydı düşün istersen
bir taşra melankolisine kaptır kendini
-şimdi anımsanması gereken birşeyler vardır
bir çığlık kadar sessizlik de anımsanır
hoyrat sevinçlerle sularında yüzülen
olağan duygularla yüreği örten
bir aştan geriye suskunluk kalır-

yazdan ne kaldı sana yazdan ne kaldı
birkaç dize ölü ozanların gezindiği
kimsesiz romanlara sığınan yürek ağrısı
denizle aranızda ortak dil gibi
usulca çoğalan yaz kederleri
-her zaman paylaşılan duygular vardır
yeri gelince ölümler de paylaşılır
bölüşmek bir ölümü dostluğu ve şiiri
benzemez beyaz evlerden mavi sulara
aynı pencereden iki yabancı gibi bakmaya-

yaz bitti mi diye sorma yaz çoktan bitti
yedeğinde karartılmış sevgiler taşıyarak
nasıl özlendiğine tutkunlar gibi şaşarak
korkarak geldiği yollardan geri dönmeye
sıradan geçen bir yazın yanına gitti
-bir aşkta sıradan yazlara da yer vardır
sıradan bir aşkın sözlüğü gittikçe daralır
artık ne fısıltı gibi ilk ürpertiler
ne geceyarısının büyülü güzelliği
ayrılıklar gelir kapımıza dayanır-

incelik gibi bu şiiri bıraktı yaz giderayak
bir ozan olsam bana sorulmaz derdim
sorulsa da o yazdan inceliğin hesabı
yazık ödenmemiş bir borç gibi karşımda
uçucu bir yazdan kalanların toplamı
-de ki o umutsuz duruşunun ardında
kendinden bile sakladığı yaraları
gün gelir onulmaz özlemler gibi
ıslıkla söylenen bir aşk türküsü olur
unutulmuş yazın kırgın yolcusu
sevdalı yüreğini kıyıya vurur.



#262
evlerde eşyaya sinen
seslerimiz vardır
annemiz onlarla avunur
odamıza girdiği zaman

borç aldığımız bakkal
gazeteme adımı yazmaz artık
ekmeğimi saklamaz dolabın dibine
ama arada bir içini çeker
bana benzer biri geçince sokaktan

babam adımla çağırır
bahçedeki japon gülünü
fideler küpe çiçekleri susar
şiirlerimi dinletir banttan
öldüğüme inanmayan
okul arkadaşıma

film karelerinde güler dururum
arada bir özlemden çatlayınca
ağabeyimin yüreği
hiçbir şey yakamaz beni
onun fotoğrafıma kondurduğu
öpücük kadar

evlerde boşlukta gezinen
bir rengimiz vardır
kardeşim onunla boyar
ev ödevlerini
karanlık resimler çizer
giysilerime baktığı zaman
kitapların yerini değiştirir

evlerde düşünüp duran
gölgelerimiz vardır
onlarla avunur
kapılar pencereler
sinemaya gittiğinde evdekiler



#263
ışığın şafağa verdiğini
verdin bana
dağları gök sınırlarında
sıyıran rüzgârların
ay ışıltısından kalan
yerlerini verdin

keseklerden seken tarla kuşlarını
suyun sesine koştuğunda
gün aydındı
uyanmamıştı kalbin toprağı
geniş ovalar
uçsuz bucaksız sıfatlarla
kendini tamlayan
bozkırlar verdin bana

bir gün dönersin dedin
bir gün dönersin
o günün adresini kestin yıldızlardan
gittiğim yerlerin
haritalarda
hasretten kanayan şehirlerin
yıkılmış yaşamlarından kalan
kitaplarını verdin bana

herkes unuttu beni
mevsimler defter tutmaz
yolların belleği karışık
uzun kışlardan sonra
uyanan aşkın yorgun aylarını verdin

nasıl sağaltır seni eğninde taşıyan
demir asa demir çarık
çöllerde donmaktan
dağlarda kurumaktan gelen ses
nereye gider
kırılgan bir yaşamın dağdağasında
fırçanın resme verdiğini
elin başağa
soluğun yüreğe verdiğini
verdin bana




#264
bir selam kadar uzaksın şimdi
bir gül atsam perçemin bozulur
sevdiğin türkülere çiy düşer
çoğalır avuçlarının kınası

dağlardan bir yel eser
çeşmelere seni doldurur
sular seni bekler serviler seni
bir yaprak düşer kalbinin üstüne
bin yıl öteye özlem sızar

şimdi hangi koyaklardasın
nerelerde biledin aşkını kim bilir
ne kirli gömleklerin yıkandı
ne yüzün okşandı onca zaman
kırağılar taradı saçlarını
yivli bir kurşun gibi
bir kuş gözlerinden ağladı
sustun yüreğin yalnız bir abdal
sustun öptüm seni






#265
kuş uzuyor dizelerde
kalbimdir,
üretir
dinleyin:

bir zamanlardı, dağlar
ve onların ardı
ve yabanıl bir akarsu
gibi dadandın kalbime...
yaz! sevgilim!
yürürken kekiktin boydanboya
ve yüzün ne kadar gürdü

ah hiçliğe solan gülüm!

işte sürüp bulutlar
ve elmas
ağzından ölüm sözleri
üşürdün kalbime...
yaz! sevgilim!
ve sevda günleri ürettin boydanboya
gözlerin kimbilir ne kadar sürdü?

ah hiçliğe solan gülüm!




#266
herkes öteki gibi duruyor... akşam
da durduğu yerde durmuyor artık;
yolcu yolu kuşatıyor durmadan;
kapanıyor 'Zaman' denen karanlık...

hiçbir şeyde yok gibi ve herşeyde var;
sıkışmış birileri ara yerde;
kalbim! durma yetiş eski yazlara!
nedense bir durgunluk var saatlerde...

herşey nasıl da bütündü bir zaman:
şimdi bahçe eksik, güllerse yarım;
kar yağar, hüzün bile yok... ve nerdesiniz,
âh, evet nerdesiniz, yoksaydıklarım?





#267
yaz günü! sen yine kendini anlat
sense kendini yinele ey gök!
sanki akıp gitmeyen bir su
bendini
zorlar gibidir...yararsız!
kalbimse üstüste nice sevdalar
görmüş bir höyüktü ki usandık

yaz günü! ölgün ve umarsız
işte hep burdayız, ne alır
ne satarız
hangi durak, hangi subaşı,
hangi konak
yetti o kadar...yorguna yol vermeye?
dağ yolları öyle yörüktü ki usandık

yaz günü! hep aynı ve yağız
atlar çıksın diye tek düze
dolanıp dururuz
sanki tepelerde durmayıp döner
gibi akşam gibi bitkin ve kararsız
bir kuştur şimdi buruk bengisu
ve gül şiire bir yüktü ki usandık




#268
daha başından beri hiç sevmedim yerimi:
adî gök, bayağı toprak!
bu lânetlenmiş yerde
iki arada kaldım;
bir betona gerilmiştim, ufaldım;
aşkları koparıyor bizi, hüznü öteki,
durmadan bir leşe konuyor akbabalar...

akşamlar biraz düşkün; yollar, kanayan yollar...
ay lağımda batıyor ve sözler hiçbir yerde;
her zaman kalbimizin yerinde ince duvar...
aldanış! belki uğursuz bir gölge
bulanmış kalmış...
belki her aldanıştan kalan siyah aynalar!
rüzgârı kuytulardan esirgemeyen ne varmış?
ve daima boğulmuş, yaralı yolculuklar...

dağ kendi güneşini çıkardı gitti;
ben kendi gülüme kapandım kaldım;
sustum, her sustuğum yerdeki kaybolmalar
çağırır akşamı...
akşam,
uysaldır, boynunu bükerek gelir,
ve teslim olur bana şiirler, elvedâlar...

işte ben gittim, herşeyi söyledim, gittim;
işte benden herkese,
herkese bir sonbahar...



#269
Birbirine açılan sokaklarda rastlardım
Kapılardan benden önce girerdi yalnızlığım

Bir etkinlik afişinde konuklar listesinde
Sesini hiç duymadan yıllarca konuştuğum

Henüz karşılaşmadık resimdeki gözlerle
Sürprizler hayata dahil deneyimlerse ekte

Yılan kopan parçasını kolay unutmaz
Tarih kimden utanarak atılır puslu güne

Eldiven ellerden önce kendisini ısıtır
Kayık atarak üstünden bizi açılırdı denize

Ses çarptığı dağlardan yine bize dönerdi
Yanmaya içimize, vicdan denen ateşte

Kaçıncı karşılaşmada eskitirim büyünüzü
Kimin tarzı hüzün pullarıyla boyalı zarflar

Bu kaçıncı veda, yüzünüzü unuttum
Şeker sarılı mendilde yutkunduğum sözleri

Sudan önce taş kırılır, şaşardık
Gömemezdik cenazeyi içimizdeki bize




#270
Aşkın uzunuymuş ihanet
Boynuma dolanan gecikmiş takvim
Akrep aşksa, ihanettir yelkovan
Zembereği bozar bu uzun mevsim

Akrebin oturduğu saatti ada
Gül kokan vakitlere inanılır orada
Dizeler yelkovana demet demet tutunur
Tik-tak'ların arkasında kırkıncı oda

Gelirdi kırmızı iplikleri sökme zamanı
Ve kırmızı noktalı boşluklara sormanın
İhaneti kaç geçiyor?

Yanıltıcı yanıtlar aramıyorum
Tüm bildiğim; kuyuya inmişliğim
Miş'li geçmiş bir dönem, şiirle yaşlananlar
Geniş zamanlara ustalıkla sarkıyor
İhaneti hiçbir saat göstermiyor

Sığamadın kadrana, silecek zaman
Uzun ve soğuk gövdeni alıp eline
Asılarak boynundan paslı çengele
Buzhanede yeni evler edin
Ruhun olmayacak artık, yalnızca etin

Hangi dize benim kadar yol alır bir şiire
Ayrılır kafiyesinden hiçliği yeğleyerek

Benim kadar şiire, hangi bahçe yol verir
Zamanların acıttığı bilinirken üstelik





#271

Bu kadar sevilebildim
Bırakacak kadar sevebildim hep
Peki neydi buna sebep?

Dalda asılı duran kışkırtıcı elma mı
Isırınca elmayla birlikte kızaran yüzüm mü yoksa
Yaprağından peçe taksam ne olur
Hayat beni tanıyan bahçıvansa?

Ona gitmeyen otobüsün tek yolcusuyum
Mola yeri yalnızlıkta
Güzün üzerindeki elbise sarı
Kamyon yüklerinde siyah
Sevinç yüklü sanduka

Senelerce yol gidip bir otel buluyorum
Otelin bakışları yabancı bu yorguna
Azgın bir nehir üstüneyse de düşlerim
Yıkılacak köprü, benim

Denize ulaşamayacak kadarım elbet
Nehir olsam ne olacak
Denize varmayınca

Aşk giderken yarasını bırakır
İsterse o terk etsin
Ya da tam tersi

Aşk bir köprü
Ben her zaman ırmaktım
Ne büyük bahane
Bıraksalar akacaktım



#272
Ah ömrüm
Kamburu yalnızlığımın
Gözlerinin uzağı, ıssızlığı
Sürgünüm daha kaç yüzyıl
Oysa büyümüyor yaşım
Çember çevrilen çağda kalmışım
Ömrüm: şiiri ayrılığın

Irmaklar kurur belki
Şairler ölür
Bir sen kalırsın kitaplarda
Ömrümüzden geriye, umarsız sevda
Yaşın eskir yıldızlar kadar....



#273
Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishakkuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.

Kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik.

Yerli malı kullanan
yurdun üç tarafı denizlerle çevrili
kuruüzüm incir fındık
tütün çay narenciye kavun-karpuz yetiştiren
kuru üzüm ve inciri satan
karşılığında
çamaşır makinesi radyo ve otomobil alan
bir toprağın fertleri...
Biraz yoksul biraz mütevekkil
biraz mahcup biraz kırılgan
biraz naif ama hep umutlu...

Özlerdik.
Memleketteki halamızı
ince doğranmış bir dilim pastırmayı
yurttan sesler korosunu
akşam komşuluklarını
radyo tiyatrolarını
sabah ezanını
kalaycıyı bozacıyı
münir nureddin şarkılarını
orhan boran yarışmalarını
kandil gecelerini duvar sarmaşıklarını
bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
okul önü koz helvalarını
akşam oturmalarını
ve hayatı...

Top oynardık
ip atlar kedi kovalar
taşlarla birbirimizin başını yarar
mahalle savaşları çıkarır
gece olunca da tutar babalarımızın elinden
yazlık sinemalara gider
Sadri Alışık Vahi Öz
Belgin Doruk Cüneyt Arkın seyreder
Olimpos gazozları içer
güler eğlenir bağırır çağırır
dönerken yıldızları sayardık.
Biz sıkı çocuklardık.

Hepimizin birer yıldızı vardı
onlara isim takardık
onlar da bize isim takardı
pus ve dumandan önce bu şehrin
geceleri gökırpan ve isimleri takılan yıldızları
vardı.

Benim yıldızıma Mehlika adını vermiştik
biz kimseden yana değildik.

Kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri
olmazdı
Bir değirmendeydik
öğütülen
öğütülürken türküler söyleyen
buğday başaklarına benziyorduk.
Ben
çorbalardan tarhanayı
yemeklerden kurufasulyayı
sigaralardan Harmanı
belki bunun için çok sevdim.

Yollar bozuk musluklar bozuk
ziller bozuk paralar bozuk
ama adamlar sağlam idi.

Bu şehrin yıldızları vardı.
Saçlarına kurdelalar takan
çivitle yıkanmaktan aşınmış beyaz çoraplarına
leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
gözleri önünde
yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
küçük çocukları vardı bu şehrin
bu şehrin yıldızları vardı.

Ben Fenerbahçeyi amcam Vefayı tutardı.
Konya tahıl ambarı Mersin muz cennetiydi.
Taksimden Fatihe troleybüs kalkar
Şişhanede mutlak raydan çıkardı.
Vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı.

Muammer Karacan�nın adına bir tiyatro binası yoktu
bizzat kendisi vardı.

Başımız ağrırdı komşumuz vardı
gönlümüz daralırdı komşumuz vardı
Çorbamızı umutlarımızı
memleket kadar kalbimiz paylaştığımız komşularımız
vardı.

Geceleri bekçimiz
gündüzleri sütçümüz
bizim kadar zayıf da olsa
nohuta ve makarnaya alışmış da olsa
Sarman adında bir kedimiz
ceplerimizde kırık misketlerimiz
çamur bulaşığı ellerimiz
ve gülümseyen bir yüzümüz
kimseye göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
biraraya gelerek çektirebileceğimiz
bir aile fotoğrafımız vardı.

Bir sabah bütün iyi şeylerin
Ayvansaray iskelesinden
hayal ülkesine doğru demir alan
bir şirket-i hayriyye vapuru gibi
aramızdan ayrıldığını gördük
Sonra Ayvansaray�ın sularının çekildiğini yazdı
gazeteler.
Süheyla hanımın Raci beyin
Melahat mehveş ablanın
Niko�nun Ercüment efendinin çekildiğini ise
yazmadılar nedense.
Ama yok ama yoklar.

Ne Harman sigarası kaldı geriye
ne Olimpus gazozu
ne Sadri Alışık.

Kalan bir tortuydu belki.

Belki kırık bir rüya denizi
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımaydı herşey.
Herşey Maltepe sigarasının
hep arandığında
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişdi belki de .
belki de biz bir rüya mı görmüştük?

Hadi hepsi yalandı.
Hadi hepsi hayaldi.
Hadi hepsini ben uydurmuştum.
Ama rüyalarımızın melekleri
ve soframızın daim konukları kuşlar?
Ya onlar?
Onları siz de görmediniz mi?
Sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?



#274
adı: ‘eylül’ olsun.
hem son olsun
hem de en güzel ilk
günlerden: ‘pazartesi’
soğuk, güneşli
ve neşeli.
yaprak olsun yemyeşil
‘sararmaya yüz tutmuş ben’de
düş-l-erken
arkamdan bakar olsun.
gülücüğü hep sıcak
dokunuşum olsun ulaştığım
hani o uzak erişilmezliğinde
salınırken yanyana.
bilmiyor olsun gölgemi
bilmeyenler dünyasında
dudaklarında titreşen kelimeler
yine sevgi olsun
hiç susmayacak yıllarca
döküldükçe yavaşça.
bahçemde çiçek olsun
kırmızı, ‘mavi’ye çalan
koklayamayacağım
bakakaldığım
en suskun halim olsun
kilit vurduğum kendime
kapanmış içine ürkek yabancı
uzak kalır olsun
yine mutlu kendi haline.
çizdiğim resim olsun
hayal edip günlerce
uykusuz gecelerde
renkleri karıştırdığım tual
üzerine vurduğum bez
duygularım olsun
şekillerde sakladığım.
yeni bir baslangıç içinde
kucaklanan günler
koşulan öpüş olsun
özlenen sevgili hayallerde
geceyarıları uyandıran
rüyalardan heyecan içinde
sonrasında bilinen mutluluğu
tesellisi olsun.
bir saç teline dokunuş
bir öpüş usulca yanağından
sessizliği bozan
hissedilen nefes olsun
gözlerine bakan gözler
yalnız
mavi
hayal meyal olsun.
adı: ‘eylül’
soyadı: ‘pazartesi’ olsun.


#275
huzursuz yaşamdan
huzursuz ölüme
‘merhaba’ der
cezalı.
yeni dünyasında
vücudunu teslim edebileceği
toprak kurtlarına
‘merhaba’ der...
ve ‘hayat’ arkada
tüm albenisi ile
nefretsizliğinde
ısrar eder durur hala.


#276
Yürek kemiğiyle lades tutuşuyor iki çocuk!
misafir oyuncu bir terkediş biçimi
ile ellerim vücudunun prömiyeri!

Aynı ahır adına koşan acılarımız var bizim!
amatör balıkçının leğeninde iki istavritiz seninle
ölüme beş kala ölümle canlı telefon bağlantısı kuran!

dibi senin aşkında gizlenen kırılgan bir aysberg bu tufan !



#277
Bir zamanlar öyleydi
Diyelim duruyordun bir ağacın yanında
Kış oluyordu diyelim, tek yaprak olmuyordu dallarda
Şimdi kimse inanmaz buna ama
Çiçekle donanıyordu ağaç bir anda
Kuşu bile oluyordu hatta

Değdiriyordun diyelim parmağını
Hüzne yavaşça
Eriyip rengârenk bir uçurtma
Oluyordu o an
Hüzün dokunmanla

Diyelim bakıyordun ağlayan bir çocuğa
Donup kalıyordu gözyaşları çocuğun
Akarken yanağında

Bir zamanlar öyleydi
Şimdi yoksun
Mevsim kış, vakit hüzün
Ve bütün çocuklar ağlıyor





#278
İnan ölçüsü yok yaşamın Toprağın altı göğün üstü sensin Ne acı Pırıltılı mavi özlemi hiç yaşamamış güzeller Arkadaşım yok sevgili kır kokusu yok Artık anlamıyorum kendimi Sen misin o!




#279
Ayrılık
umurunda değil
kar kiri bu

sıkça sen
nereye yolun düşe
saçma mutluluk bu

Bardak boş
pişkin
aptal
canhıraş
tatminsiz kadınlar, hoş

Dargın
söv beni
ey sapık
Açıyor güzel, bir derinlik!



#280
Garip şey yaşamak
Avluda
Zehir dilli insan
Korkunun bunalan gergefi
Tabancanın kayboluşu
Düşüncenin oylumu

Yaratının odağında
Tersine akan irin
Aldatıcı aşklar
Heyecandan ölüyordum
Alkışlara yönelik

Suskun kentin saatleri
Yol vermez
Kırılan gül
Esrik bahçe
Olmazı içeren sahneler

Tükenik birey
Doluyor kalbime
Yeniden atlası örtüyor
İğrenç yaşamak tadında
Kıskıvrak evrene






Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Forum

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Sitemiz bir paylaşım sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Herhangi bir konuda (şikayet, eleştiri, öneri, vb.) bizimle iletişime geçmek için tıklayın.
-

2005-2020 Tatliaskim.com

Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 18:51 .