#801
Akşamın dipten gelen
Mor sıvısını sür saçlarına
Yıldızların çelik sıcaklığı dokunsun bedenine
Bırak yalasınlar o alımlı karanfili
Bacaklarının bitimsiz noktasında açan
Şimşek nasıl yalarsa kalçalarını toprağın
O göğümsü tavrıyla, hızla
Karanlığın oylumunda bir kasırga gibi
Bu intihar ve doğuş çağında

Şiir söyle
Şiir, o dili döven usta çekiç
Çınlasın aşkta tunç tınlamasıyla
Tamamlasın bir yaprak gezintisini
Makinalar çalışsın sıcak dişleriyle
Bizim için, her miting ve grev sonrasında

Ey kadın, ey suların ürpertili bedeni
İlkyaz yurdun olsun, kırmızı halelerden o dalga



#802
Sarı, sessiz günlerdir
Mağrur ve soylu:
Nişanlı bir kız gibidir şimdi yaz

Şimdi yağmur yağsın beklenir
Çocukluk resimlerine bakılır gibi
Renklere ad verilir durgun denize bakılarak
Garip bir intihar gibi arada bir hatırlanan
Kan göğü götürür yüreklerde
Ve gülümseyerek deler geceyi
Kendi zehirinde açan zambak

Şimdi sarhoşuz, mızıka çalıyoruz
Dudağımızda bulanık söylence izleri:
-Hem duası hem ihaneti zamanın-
Ne yazılır böyle vakitlerde insana dair
Bir orman karanlığına benziyorsa hüznü
Haydi sevişelim, sevişmek biraz devrimci, biraz tutucu
Bu temmuzun ilk günleri, hain, hınzır
Denir ki insanın kendisidir yollara savrulan kar

-Sevgili, o ince yollarda yaz
Bir anason kokusudur beyaz




#803
An gelir şarkılaşır su
Sisler arasından çıkıp gelen kuğu
Rüzgârlı bir ovaya dönüştüğünde

Adsız yönlerde bıraktığı iz
Dinle, bu esriklik sevinciyle
Sonsuzu sonsuz yapan biziz

Bu bizdeki renk, bizdeki titreyit
Ömür boyu sürecek en uzun gerçek
Ne demiş ilk düşünürü dünyanın
İnsan ki ardındadır kendi gölgesinin
Baharda bir üzünç ağacıdır dile gelecek
Kopmut bir defa içimizden
Tutmuş yankılanan yolunu
Issızlığa düşen imgeler gibi narlaşır
Ayrı yollarda giden dostlar gibi arkada
İz diye çan sesleri bırakır
-Sevgili, şimdi varoşlarda
Günahlardır, olgunlaşır



#804
Şaraptı rakıydı şuydu buydu
Kişi esrimeyi bir aşkta tatmalı ilkten
Dedim ya ondan gayrı korkuluğa güvenmem
İçtiğim hep aşktı benim gerisi tortu

Sevişik bir keçi yumukgöz oğlağına
Özüne aşk sızmış o sütü emziriyor
Yumurtasını bir kovuğa koyarken
Aşkı da koyuyor anaç zargana

Aşk mavisi tükendiyse o boşuna denizde
Bil ki diken diken bir çamurla örtülüdür sığlığı
Niye enez bu zambak diye sordular mıydı
Aşksız geçen günlerinde örselenmiş, de

Aşk bürünmeseydi de bak hiç şakır mıydı
Şu bi damlacık isketeyi tâ gagadan kuyruğa
Kişi gönlünü yitirdi mi ne yüzle çıkar sokağa
Yaşamda nesi varsa aşk işte onun adı

Ansıyın aşkla yağdı da sular
Ondan kokulandı ıtır çiçeklendi elma
Doğayla el ele bizi üreten bir sevgi var
Evrende en soylusu sezdim ki bu çoğalma




#805
Yansıyan kandil yangını
Uzak karanlığın kayganlığında, provasız
Cambuğusuna çizilir iki kalbin arasına düşen bıçak.

Kalbim parçalanmış mimoza
Taşların takasında unutulan
Yıllar sonra ilk neyi sormalıyım sana!
Kendi ışığına doğru uçar aşk.

"İki nehir ki bacakların"
Kendi kuytusuna çekilmiş renksiz,
Birçok beklentiye yenik bakıyorum suyuna
Bir kasrın taşlarındaki hüzün eskisiyle

Bozulsaydı.
Aynasına bakıp kirlettiğimiz suyun büyüsü
Bozulurdu,
İki çıplak ten arasında
Hazır kopmak üzreyken fırtına.

İşte çıplaksın ve gizler yaşıyor bedeninde.



#806
Kırık bir testidir eşikte duran.
Ovaya yayılan acı bir sudur.

Oysa sığmaz gecenin gözleri yanan
mumlara, ellerime sığmaz
bir yara içinde büyüyorum
akan suyun tadı kaplanın gözlerinde durur
gitgide organlarıma karışıyor talan edildikçe kadim yerler.

Mumlarda tükenen gecenin gözlerine bakıyorum
sen büyüyen bir fısıltıyla çıkıyorsun
geceden gündüze
dağılan nar tanelerini örtüyorsun
karanlıktan aydınlığa açılıyorsun.

Çocuk giysiler içinde mavi bir gecede
ağaç dibinde telaşlı bir karınca yuvasında
koyu ve diri kokunu duyuyorum.

Ellerimde suyun
asi yüzü
kınında terli
bir bıçak.




#807
İmgeyi antikacıda rehin bırakan usta
ölüm de artık baştan kokar
nerede kalmışsa su zamanı
üç basamak merdiven indiğim
kalbimin şurasında
bugün de ince bugün de kırıldı kırılacak
gülzakkum (?) saçlar. Aşkın,
miras kalan öyküsüyle yaptığın kahve

Masada unutulan kaysı, buzdolabı
Havada dedikodu tadı
Deniz şortunu giyinmiş
Teninde yorumlar gününü güneş, dilimi çağırıyor
Mermerdeki damarlar, tenin soyuluyor terimle
Bir sinek vuruyor cama
Sokağı yok suboşluğuna inen yolun, uzun zamandır
Unuttum sokak adlarını, kedi gözü, memebaşların
Avucumda kokan ot fıskiye

İstanbul'un tozu alınmamış bir köşesinde içtiğimiz
rakı, aşkımızın açıkta kalan kamburuydu komi,
ölü düşler asılı
duvarda, kılıktan kılığa giren su, kimi ölü kimi uzak
kimi adını bilmediğimiz, zakkumu bırakmıştık
vestiyere gülü alıp gidiyoruz,
tozu alınmamış bir köşesine İstanbul'un

güneşin en yorgun saatinde, suskun ben sen ve
herkes kumun ötesinde
anonslar� anonslar
tenimizde pullanır ayetler
aşkımın gülden zakkuma sızdığı
branda da poyraz, sevişme izleri
döşendiği otlar, anonslar
ben sen alışamadığımız bu şehirde

ne varsa yükümüz denizden çıkan gizliden gizliye
öğrendik yalnızlığı
lodos terimizi ve tenimizi okşadı
güneşten gizlediğimiz beyazlık

aynı yerde buluşmalıyız değmeden bıçağın ucu
koynumuza, sakladığımız aşk bir sur içi, bindiğimiz
gece tramvay, aynı yere gitmeli
aradığımız rüzgârın koyunda
su boşluğu, 'bir savaşın tasviri'nden alıntı bir adrese
sızıyoruz
aşkımız gül kokusu


dalında unutulmuş portakal
bu gecede, baykuş sesine aldandı ay
el çantasında dudak renklerinin iki hali, meçhul
gelişini saptayamıyorum, geceye mi bakıyor
gözlerim gündüze mi? ot kokusu
gözlerim yorgun bakmaktan gülü kuşatan poyraza
karşı pencerenin perdesi çekiliyor
zakkum, zakkum ve zakkum

şimdi
belinden kopmuş karıncayım, başım
kendi merkezi etrafında arıyor dudaklarını, kod adı
bırakıyorum bulamadığım yerde
kasılan zakkumdur terimin birleştiği
ırmakta-gül
gül ve gül

aşkınızla kulaç atıyorum
üç basamak deniz iniyorum
SU BOŞLUĞU


#808
yolumu kırıp dar odalar içinde kaldım
ipek yolunu serdin sıcak kavrulmuş tenin kaldı

bu kadar güzel durduğun denize baktıkça
kaldı kirpiklerim sırtında yaşanmış günlerin

hangi mavinin avlusunda soluksuz söyle
göster beni bıraktığın bu duvarları ören çakıl taşlarını
talanı görmeden içini okşayan kumları şimdi söyle

şaşıyorum şaşırıyorum
bir göçebe gibi biriktirdiğim koyuna
öylece dolaşıyorum denize dağıtmadan
tenine şaşıyorum

güz denizinin sürüklediği kırık hançeri
hiçbir maviye mekân olmadı biliyorum
bunu da biliyorum...



#809
Unutulan gölgelerle başlamıştık
Aşklar yerinde durmuyor ki, açsan
Arkabahçeye bakan pencereyi
Kedi değil çocuk değil, çağırsan
Yakın bir harabeden.

Unutulan gölgelerle unuttuk
Bağdaş kurduğumuz döşekte
Baktıkça küçülüyoruz zamana
Gün boyu avluya açılan.

Unutulan avluda unutulmuş
Çamurlu çiçekler, kuşların gagası
Gözü kanlı nar ağacı ve ben
Kadim bir şehirde.

Artık unutulan çıplaklığını
Çocuk yatağımdan toplamıyorum
-Orda mısın?

Şuramda duran harabeden
Bir daha seslensen.




#810
Yaralısındır, yaranı kimseler sarmaz
Dolaşır içinde dolunaylar
Nehirlerden, kör gecelerden geçersin

Dokunmakla başlar herşey
Elleri karanfil kokar
Gözleri muhteşem bir yangın yeri

Uzakta kaldı aynalar ve hançer
Duyulmuyor sevda sesleri.




#811
Bir öykünün sularında dolaşıyorlar
Sorguluyorlar kanadı kırık güvercileri
Biricik antenleri rüzgâr ve yaşlı ağaçlar
Giyiniyorlar yağmurun rengini yangına karşı

Biliyorlar dünyada ne var ne yok
Hangi ufuk nerede açılır
Hangi şafağın önünü kimler kesmiştir
Yine de duymuyorlar beni bir türlü

Çünkü kör kulakların, gözlerin sağır.




#812
Her beden
Kendini taşır
Ve düşer yerlere
Beyaz karanfil

Yıkandığın sularda
Görülür
Kanayan
Akrep kuyrakları

Demir paslanır sonra
Demire pas yakışır

Giden gitmiştir
Geriye söz kalır.



#813
Ay oynuyor geceyle
Akıyor zaman sulardan geçerek
Çanları çaldı bile ırmağın
Güneş uyukluyor
Her yanda salyangoz renkli bulutlar
Geri dönmüyor
Şenlik ateşleri ve
Peleriniyle dolaşan gümüş rüzgâr.








#814
Yitiriyor belleğini dünya
İnsanda
Sonsuzluk özlemi uyandıran
Zaman gibi

Ah aşk
Göğsüme vurulan kilit

- Seslen bana sığınaklardan
Sevdiğim kadınları anlat
Düşlerinde güneş gören çocukları
Ve onların karda kalan ayak izlerini

Beyaz bir yemeni bağla boğazıma
Parçalasın gırtlağımda biriken lekeyi

Seslerden yarattım sessizliği.



#815
Neden sonra geldiler
Beklenen yağmur gibiydiler
Geldiler ve durdu bütün trenler

Soğan için zar
Kedi için fare oldular

Geldiler ve gittiler
Uykularda,
Düşlerin kuşattığı ülkelerde gezdiler
Gerildi dikenli teller.





#816
Görünmeyeni görmenin azabı
İçimizde durmadan ödediğimiz
ne ruhumun ay ışığı
ne yırtıcı hayvanlarla güreşen
yorgun bedenim
ihtiyar atlar gibi kapandım içime
yasını tutuyorum sonsuz bir kehanetin

Görünmeyeni görmenin azabı
Çılgınlar otu ağzımda
Kırların yırtığına takılmış karaca
Sıvası dökülmüş duvarlardaki
Donmuş halı zamanı

Çılgınlıklar otu ağzımda
Değişik kalibreli intiharlar denedim
Dipteki arayış boş kovan
Başkalarının gecesi bitmedi daha




#817
Bu ne biçim Postacı
Üç defa çalıyor kapıyı
Bu ne biçim kel
Hem merhemi var
Hem sürmüyor başına
Bu ne biçim biçimler
İstediğiniz kadar çoğaltılabilir
Memleket çok müsait buna
Örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya
Bir baktım Fahriye Abla!
Kırk yıllık bir rötar yapmış
Erzincan Treni
Ben gelmişim şu yaşıma
O ise şiirdeki yaşından gün almamış daha
Benimki ne biçim hayat
Uymuyor ne gördüklerime
ne duyduklarıma
ne okuduklarıma
Ben ne biçim benim
Ne kendime benziyorum
Ne başkalarına


#818
bir adam geçer sokaktan
gözlerim yolda kalır
sonra bir kedi geçer
kedi gözlerimi yer

bir kadın geçer sokaktan
gözlerim kadında kalır
çantasını düşürür yola
gözlerim kırılır

sen geçmezsin sokaktan
gözlerim alınır



#819
Gurbet gurbet öten tren sesi Ve son kampanayla başlayan özlemin Unutacaksın bu şehrin garip gecelerini Yıldızlara uzanmayacak ellerin Yollar bana sevinç bana hüzün verecek Boynu bükük döneceğim odama Unut beni diyordun ayrılırken Unutmak kolay değil ama Düşün bu şehrin garip gecelerini Düşün yalnızlıklar içinde beni Hani bir resmim kalmıştı sende Onu olsun yalnız bırakma emi Bilinmez dünya hâli bu Zamanla değişebilir insan Belki dönersin bir akşam vakti Bulutlara o uzak diyarlardan


#820
O şehirde gene şarkılar söyleniyordur
Karşılık görmemiş sevgiler üstüne
Işıkları sönmüş odamda
Yarım kalmış şarkımı duyuyor musun
Beni sorarsan gene yapayalnızım
Sen sıcak döşeğinde rahat uyuyor musun

Boş kalan yastığımı başkası mı doldurmuş
Ellerini okşayan o yabancı kim
Öyle uzak bakma yüzüme
Seni artık yolundan döndürecek değilim
Ne o gözlerin dolmuş yoksa ağlıyor musun
Kırk yılda bir olsun beni anıyor musun

Özlediğin hayatı buldun mu bilmem
Gözlerinde hâlâ hüzün var gibi
Gene yüzün gülmüyor anlat nedendir
Gene aşksız gene bomboş mu için
Niye ellerin soğuk yoksa üşüyor musun
Mutluluğun peşinde hâlâ koşuyor musun

Kar mı yağdı güvendiğin dağlara
Seni de bir türlü umdurmadı mı kader
Üzme kendini her şeye rağmen
Dünya yaşanmaya değer
Bu yerler bu âlem her şeyden yoksun
Sana sesleniyorum duyuyor musun





Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Forum

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Sitemiz bir paylaşım sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Herhangi bir konuda (şikayet, eleştiri, öneri, vb.) bizimle iletişime geçmek için tıklayın.
-

2005-2020 Tatliaskim.com

Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 18:37 .