Hoş geldin aşkım hoş geldin… İyi ki geldin… iyi ki sevdim seni… Ve iyi ki benimsin !…
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 21-07-2012, 15:53 #21

~ DmLa.

Yasaklı Üye


Hızla giden otobüsün içinde bir o yana bir bu yana savrulan ölüler görüyorum. Arkama bakabilsem yerden tavana kadar ceset olduğunu da görebilecektim. Bir tek ben ve mektuplar yazdığım ölü kız hareket etmiyordu. Gözleri bana çakılı kalmıştı ve hiç konuşmuyordu. Bir şeyleri bekler gibiydi. Hiç alamadığı bir intikamı bekliyor olmalıydı. Artık bu düşün sonunu merak etmiyordum ve bu düşten uyanmak için yeniden uykuya dalacaktım.


Dizlerimden bir kağıt daha düşüyordu...

Her köşe başı rüzgar giymiş bir tavrını taşıyor ve sen yasak bir aşkın en aykırı satırlarını kanatıyorsun mavi düşlerimde. Zamanla korkunçlaşan bir papatya gülüşe öykünüyorum. Saçlarının arasındaki sırlara tutunarak düşmemeye çalışıyorum hayata ve sana. Alnımdan damlayan terlerin oluşturduğu sığınaklardan yenik bir savaşçıyı içiyorum. Artık hiç utanmıyorum yenilmekten. Ve sen her gidişinde gözlerini unutuyorsun bende.
Sesim bu kentin kirli duvarlarına yapışıyor ve karanlık karanlıkla silinmiyor. Her seferinde karanlık miraslar bırakıyorum kendime.


Bir şarkı beynimi oyuyor “yaşamak istemem artık aranızda” tekrar ölüyorum... Ve şarkı devam ediyor “benden bir ruhsuz yaratmayı nasıl başardınız”... Yavuz Çetin’in yanına gidiyorum. Bütün köprülerden atlayarak... Orada kaşlarımı çatsam burada gök gürler ama ne yapayım babam ve kardeşim de beni böyle bırakıp gittiler. Haklısınız yaşamak için erken ölmek için geç bir zamanmış!
Artık gecelerinize uykusuzluk bulaşacak. Haziran düşü düşmüş bir sokak it gözü değmemiş bir çıkmazda kaybolacak. Ömrümüzün en girift en kırçıl masalı uğurlayacak sizi bana...

Şehrin dışına çıkıyorduk ve hala ışıkları yoktu yeryüzünün. Bir otobüsün ulaşabileceği en hızlı noktaya geldik. Evet cesetler parçalanmaya başlamıştı ve organlar birbirine karışıyordu artık.

Önüme tanıdık bir el düştü. Şehrin loşluğu yerini karanlığa bırakmaya başlamıştı. Geceye ışık seli gibi karışıyor ve bir uçuruma doğru hızla ilerliyorduk. Karşımda oturan kız gözlerini benden ayırmıyor ve hala susuyordu.
Otobüs uçuruma düşmeden uykuya dalmalıydım yoksa bu uykudan bir daha hiç uyanmayacaktım.
Ve son kağıt da dizlerimden süzülüverdi...

Eylül yağmurun türküsü olur içine deniz düşer. Bütün balıkçı tekneleri kör bir balıkçıyı ağlatarak eylülden geçer.

Oysa ki Konyalı’nın dediği gibi “Korkak bir yalnızlıktır Eylül”
Bir felce durur bütün gitmelerin. Yastığının altında biriktirdiğin hüzünler usulca bırakır seni. Seni yine de yavaş dön yatağında.
Yoksa depremler olur içimde...
Gecenin en İstanbul’unda başka şehirler
Doluşuyor gözlerime ve göz kapaklarım hortluyor biliyor musun?
Ölümün arka bahçesi bacaklarımı kesiyor kedilere atıyorlar ciğerlerimi. Düş ve tütün kokulu gece yalnızlarının şakaklarına namlu satıyor güç biriktiriciler.


İlk kar saçlarında tutunca kanayan bütün yanların delirmeye başlıyor. Ve biz deniz çocukları bir martının gözlerinde uyanıyoruz.
Yurduna tutamayan yurtsuzlar korosu çok sesli bir şarkıyı dinletiyor kente ama ve sağırlar sadece kendini duyuyor. Bildiğim bütün şarkıların acemisi olarak ölüyorum.
Ödünç aldığımız külleri ateş ödedik biz hep. Yaşadıkça kirleniyoruz oysa...
Kimliğini şehre dönünce unutursun derler. Ne zaman kimliğimi sorsalar çıkarıp resmini gösteriyorum. Sense kimliksiz bir şehirde yalancı coğrafyalara saklatıyorsun kendini.

Suskunluğun en bilmediğim dilini konuşuyorsun ve yine en bilmediğim dillerde susuyorsun. Beni hep senden vazgeçişlerimde fark ediyorsun. Islığımızı hangi hırsızlara çaldırdığını bilmiyorum. Hep keniden batan ölü çocuklara saklıyordum ben onları. Sırtımdaki ağır vebali kemiriyor hala sırtlan. Senin sırtlanın yok. İşte bu yüzden –şimdilik- gözlerinden geçiyor bütün trenler. Saklımda tuttuğum bütün istasyonlar gidişine susmayı öğreniyor.
Bir yol kenarı şimdi gözlerim. Adına imgeler düşüyor kadavraya dönen sokaklar.
Beni rüzgarlara sattığın yanlarımdan tanırlar. “Kapı aralıklarında kalmış bir aralık insanı” diye not düşerler kimliksizliğime.

Tanıklığıma bulaşmış bütün bulvarlar şimdi ağlamayı öğreniyor benden ve biliyorlar ki; ya aşka ya da sana ihanet edeceğim.Düşleri satmalara yatacağım utanmadan.
Aşka inanmak kendini sevmektir yüzündeki ünlemi bozmadan. Bilmez misin?
Sana aşkın iki kişilik bir yalan olduğunu öğretmediler mi?
Neden her seferinde kanıyorsun öyleyse?
Kaşlarındaki öfkeye damlayamayacak kadar tüketmiş kendini yağmurların. Yaşıt kederlerimiz aramızda duran ayrılığı yoklayıp duruyor. Sen de kalabalıklaşmayı yavaş yavaş unutuyorum.

Koridor giderek ürkünçleşiyor.
Terasa ılık rüzgarlar bırakan geceyi de ıslıklandıramıyorum.
Yalpadayım
Giderek yalnızlaşıyorum
Ve
TUTUNAMIYORUM...
Ben hiç mutluluktan delirmedim ama delirmekten mutluyum.
Herkes bana acıyor asıl şizofrenin kendileri olduğunu bilmeden. Biliyorum çok çirkinim. Kendin içine girsem beni dışarı kusar. Oysa ben iç kanamalı bir hastayım ve kenidme gölgesiz bir akşamüstü arıyorum.

Sürgün yanlarımdan vurgun yemek hoşuma gidiyor. Her gece ölü bir kıza mektuplar yazıyorum. Fırtına yüklü gemileri kanımda yüzdürüyorum. Artık adımı unutmaya başladım. Ne mutlu...
Gözleri bağlı bir dilsizi vurdular dün gece. Mayınlı bir sevda masalında yakalamışlardı. Gülerken de ölürken de güzeldi. Hadi kork! Seni ancak korkuların büyütür... Kanlı şakağından söküp aldığım yitik anlamı zulamda
Tutuyorum. Bir bıçak gibi
Kullanacağım günü geldiğinde...
Ve günü gelecek:
Hadi Kork!
Hadi üşü!


Erken bastırmış bir yalnızlık ihtilali gibi merhaban. Bu yüzden zehirli akşam üstüleri bırakıyorum ve seni onarıyorum kendimi yaralayarak. Uçurumlar uzuyor sırtımda.
Sırtlan kamburumdan bir parça daha koparıyor. Yine yüzünde o korkunç gülüşün. Mosmor bir kusmuk oluyorsun içimde...
Düşlerimi tükürüyorum ve akciğerimden kocaman bir parça düşüyor. Kendini öldürebilecek kadar bile cesaretin olmadığından böyle gülüyorsun. Kendini kandırıyorsun.
Aşkın kendini öldürebilecek kadar cesur olmalı sevdiğim.

Her nakaratta yeniden hatırlayacağın Cepleri boş bir gidişi bırakıyorum sana... Enkazı kaldırılmamış çocuk yüzümle. Beni şakaklarımdaki sonbahardan tut. Birazdan utancını bırakacağım sana bu aşkın. Bu gidiş beni de bitirecek biliyorum ama kaçsam ağlamaklı oluyor omuz başlarım. Yaslansam uçurumsun... Her gidişime yenilip her dönüşüme güçleniyorum. Nedir bu ters denklem?
Sinemalara gidiyorum seni unutmalara.
Sadece bir bilet alıyorum. Antraktlarda dışarı çıkmıyorum. Ben kent çocuğuyum. Sinemalar benim yıkılmaz sığınaklarımdır.

“Vefasızdır unutmalar gün gelir hatırlar” derdi Tülay Bilginer.
Hadi beni en aşk yanlarımdan unut. Acı yüzümü sulara göm.


Uyandığımda kendimi Haliç’in kıyılarında buldum. Sol iç cebimde yedi sayfalık bir şiir vardı. Önce “ölü bir kıza yazdığım mektup mu bu acaba” diye düşündüm ama sonra kent şiirlerimden dolduğunu anladım. Düşümdeki son sahneye geri döndüm.
Otobüs uçurumdan aşağı doğru süzülürken ölü kız kolunu ağzının içine sokarak yüreğinden bir şiir çıkarttı (kent şiirleri 1) dizlerime koydu ve kalkıp yürümeye başladı.


Biz aşağıya doğru düşerken o yukarı çıkıyordu. Dönüp bana baktı ve ilk defa dudaklarıyla konuştu.

-Ben sen’im

Göz kapaklarım kapanmıştı.
Uyumuştum.

Şimdi Haliç’i yüzünün solunda taşıyan bir kız koridorumuzda ellerimden tutuyor ve gülümseyerek şöyle diyor bana:
“Şairler yazmak için yaşar oysa biz sadece yaşarız”
“Yaşamak için de yazılır” diyorum ve yedi sayfalık “kent” şiirini ona uzatıyorum. Şehir gözlü kadınım otobüsüne binip evine doğru gidiyor. Arkasından el sallıyorum.

Ve susuyor içimdeki çığlık kuşları.





Alt 21-07-2012, 15:54 #22

~ DmLa.

Yasaklı Üye

İlk kar saçlarında tutunca kanayan bütün yanların delirmeye başlıyor. Ve biz deniz çocukları bir martının gözlerinde uyanıyoruz.
Yurduna tutamayan yurtsuzlar korosu çok sesli bir şarkıyı dinletiyor kente ama ve sağırlar sadece kendini duyuyor. Bildiğim bütün şarkıların acemisi olarak ölüyorum.
Ödünç aldığımız külleri ateş ödedik biz hep. Yaşadıkça kirleniyoruz oysa...
Kimliğini şehre dönünce unutursun derler. Ne zaman kimliğimi sorsalar çıkarıp resmini gösteriyorum. Sense kimliksiz bir şehirde yalancı coğrafyalara saklatıyorsun kendini.





Alt 21-07-2012, 15:57 #23

üⓣⓞⓟⓘⓚ

ÜtopiK


tşkler güzel paylaşımlar için




~ DmLa. Bunu beğendi.

Alt 21-07-2012, 15:58 #24

~ DmLa.

Yasaklı Üye

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "araz" Adlı Romanından


“biliyor musun; umarsız bir yıkımdı gidişin. Liman boyu uzanan iç kanamalı bir suskunluktu bizden geriye kalan. Oysa bilmeliydin; bütün bir hayatı ürpererek yaşama cesaretiydi aşk. Ve yola çıkıldığında göze alınmalıydı aşkın adressizliği. Sen bir tepeden masal gibi geldiğinde gözlerimeben kendi masalımı terk edip gözlerine benzeyen bir deniz seçmiştim kendime. Bana aşkı öğretmişsen yorgun terli bir tepede; bırak isyanım tam olsun yüreğimin sessizliğindeki kıyamete... bilirim sen kendince bir hayatı onarmaya düşkünsün. Onarmak içinse gidişin; sen önce seni affet. Adına mavi dediğin çoğul eksikliğinde... bazen seni affedebiliyor muydun beni ağladığında?
Bilirsin; ben ki kabilesiz bir savaşçı. Senden aldığım bütün anlamları sana geri verdim. Bir ‘içim’ kaldı ben de bir de aklımın aldanmışlığı. Haklısın sende bensiz sularında elbet denizi aşmış bir okyanus telaşı yaşanacaktı. Bağışla sözlerimi. Bağışla gözlerimi. Dahası yok fazlası az... bazen terk edip gidebilmeli bu şehri kendi çaresizliğinde. Bazen inceldiği yerden kopmalı hayat. Neyse! Sen benden ötede ben senden uzakta... ne kadar çok “vardık” oysa ne kadar çok kaybolurken bile... karşımda yorgun bir adam var şimdi; özleyişlerini reddetmek uğruna yorgun düşmüş bir gemi... bu gemi nereye gidiyor usta... içim boş gemiler boş. Bu gemi nereye gidiyor usta?”
Bir romanı bitirmiş gibiydi sustuğunda. Bende sustum onunla. en iyi yaptığımdı susmak. Uzun bir sessizliğin sonrasında “susuşlarımızda sen benim susuzluğumu dindirecek yağmurunu bulamadığını sandın ben senin yağmurunu yağdıracak o bulutunu. Oysaki yağmur bulutta saklıydıbulutta yağmurda. Susmasaydık bulacaktık” dedim.
Neden geçmişin muhasebesini yapmaya başlamıştık bilmiyorum. Son sözleri iyice içime oturdu. “Bana bir kere susma hakkı verseydin sana neler söylemeyecektim! Oysa sen hep payına susmaları aldın bana ise hep sessizliğin ezeceği vakitlerle savaşmalar kaldı. Evet! susmak birilerini hep konuşmaya mahkum etmekti. Ve en çok konuşan en fazla hata yapandı her zaman. En çok susanın hep haklı kaldığı gibi... Sessizlikten korkan birine sessizlik dayatmak (hem de bir lütuf bir armağan gibi) işlenen en haklı suçtu. Sen tüm suskunlukları kimseye bırakmayacak kadar bencil herkesi suskunluğuna özendirecek kadar cömerttin. Sana söylenenlerle sana anlatılanlarla herkesin sırrını bildin ama kimseye bir şey söylemedin. Oysa izin verseydin benimde sana söylemeyecek ne çok şeyim vardı. İnsanları sadece dinleyerek böyle çıplak böyle savunmasız bırakmayı nerden öğrendin? Başkalarına ait bunca sırrı taşımak seni neden hiç yormadı? Sen en çok bana sustun; ben en çok sana konuştum. Sana benzemeye başladığımdaysa bende içimi susarak döktüm. Yoksa içim dökülecekti. Susacak hiçbir şeyin kalmadığında ise içindeki sessiz diyaloglarla benden çekip gittin.
Meğer susmak insanın içiyle konuşmasıymış. Geç fark ettim!”





Alt 21-07-2012, 15:58 #25

~ DmLa.

Yasaklı Üye

Kahraman Tazeoğlu (Kendini Biriktirme Kolleksiyonu)


KENDİNİ BİRİKTİRME KOLEKSİYONCUSU

Aşkı ayrılıklar yaşatır
Hadi küs kendini ona
Sonra kendi içine kus
Bir şiir kana
Dilinden susul

İntihar kurgulu gözlerinde
Kör bir uçurum var dalgın
Gölgen kendine dargın
Ona çığlığın çok ama
İçin kendinden yorgun

Bir yağsan ıslanacaksın
Kanamalı bir düşe
Eski bir cinneti asacaksın
Gece kara çalınca yüzüne
Heybenden intihar çıkaracaksın
Aşkı ayrılıklar yaşatır
Kendini biriktirme
Ayrılacaksın

Kahraman Tazeoğlu





Alt 21-07-2012, 16:00 #26

~ DmLa.

Yasaklı Üye

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "Susacak Var" adlı kitabından


Aslında duvarlar kapılara örülüyor. Pencereler ki doğuştan demirli! "Güneş alsın kâfi" zihniyeti bir inşaat şekliyken böyle yapılmış evlerde yaşadıkça bir hayat felsefesi oluyor! "Güneş alsın kâfi!"

Bir kentin ufuk çizgisinde bitmediğini anlamak için "gitmek" değilmiş gerekli olan. Büyümek de istermiş sınırları görebilmek. Büyüdük! Büyüdükçe büyüdü dünyamız ve daha da yükseldi tel örgülerimiz. Bir gün "aşarım" dedin bir gün "aşarım" diyorum. Kendi geleceğimizi ütopyalarla ipotek altına alıyoruz ve "yapacaklarımız" dolu yarınımıza şimdiden "düş" gözüyle bakıyoruz. Benden yıllarca önde olan adam; tel örgülerin ilerisi mayın tarlası değilse neden hala bu duruşumuz? Büyüdükçe korkak mı oluyoruz? Büyüdükçe alışıp sınırlarımıza tel örgülere mi yeniliyoruz yoksa onlara sevdalanıyor muyuz?

Duvar örülü kapıların gerisinde özgürce büyüdük ama anlamadın anlamadım büyüdükçe büyüyen esirliğimizi azalan özgürlüğümüzü! Kaçmak adına yapabildiğimiz en büyük firar bir yüreğe sığınmak oldu. Kaçtığımızı sandık oysa tutsak düştük bir aşka! Gönüllü esaretimizde unuttukyeryüzünün uzaklarının da olduğunu. Unuttuk başkalarını. Başkalaştığımıza inandığımız aşkta en önce inandıklarımızı reddettik. Sen ve benden "biz" oldukça göremedik aslında senin nasıl da "ben" olduğunu; benimse senin haricini tanımadığımı. Gözlerinde olup bitenin farkında değilsin. Farkında değilim bakışlarının elini ayağını bağladığımın.

Ben senin kaçmak istediğinde açabileceğin ve sonrasında dünyanın yüzüne çarpıp gidebileceğin bir kapıyım! Gel aç ve kaç... Bir gün bırakıp gitmek istediğinde her şeyi; kitaplar dolusu rafları masa üstünde sayfalara meydan okuyan kalemini duvarlara yapıştırdığın ve unutulmaya yüz tutmuş dipnotlarını yalnızlık döşeli evini ve belki de kendini ve belki de beni terk etmek istediğinde ardına geçebileceğin bir kapıyım! Gel aç ve kaç!





Alt 21-07-2012, 16:00 #27

~ DmLa.

Yasaklı Üye

Alışkanlıklarımla dolduruyorum boşluklarımı. Eski bir kitap eski bir arkadaş eski bir şarkı… Yaşamaktan ve yazmaktan sahnelerini ezberlediğim oyun seninle yenileniyor. Rüyalarım olmazdı oysa. Yalnızlık derin bir uyku koynundayken canımı acıtmazdı. Şimdi uyanmak için seninle boğuştuğum uyanmak için sana yalvardığım rüyalarla geçiyor uykularım. Uyandır beni küçük kız! Uyandır ve çık sokaklara. Odalara kapattığın bedeninin ruhu bende! Kırılmış ve rüzgârına küsmüş bir dal sitemkârlığında bana bakan yüzün uykulardan kaçtığım günlerin telaşında bile bırakmıyor aklımı. Sokaklara çık! Bir serserilik yap bir delilik bir iyilik…

Alışkanlıklarım doldurmuyor boşluklarımı. Her eski yeniye duyduğu öfkeyi benden alıyor. Hatırıma yer etmişlerim unutulmanın hıncıyla kendini unutturmamacasına saldırıyor. Neye sarılsam bana vefayı anlatıyor vefasızlığımı vuruyor yüzüme. İstanbul bile karşımda. İstanbul bile eskiye alınmanın alınganlığıyla sırtını dönüyor bana. Yazmaya bulduğum çareler kelimelerimi kemiriyor. Kalır ayak kanayan bir iç bulanmasında her şeyi kusup üstüme düşleri de berbat ediyorum.

Unutuyorum her seferinde. Neresinde kalmıştık ayrılığın? Hareketsizliğe alışamamış ayaklarım eski şehirleri getiren adımları kapımdan kovamıyor. Sana seslendiğimi sandığım her yazı da yaz ellerimi üşütüyor. “Çık sokaklara” bende bir feryat artık. Ve kapanıklılığın duvarları aşıyor da suretini yaşatırcasına beni buluyor. Asıl düşmanlarını hatırladım bu öykünün ama çok geç yeni bir kötüye can vermeye. Örsümü zorluyorum bazı geceler sesin ilişir umuduyla. Sen böyle mi susardın? Susardın ama küçük kız edasıyla ve nazıyla. Gönlün alındı mı geçerdi şımarıklığın. Ama şimdi bir dilsiz bir sağır gibi suskunluğun… Ya neden ben de gözlerin ve neden bırakmıyor yakamı gülüşün. Gülüşün bir şeyleri geçirmek içindi şimdi hasım kahkahalara eşlik ediyor. Ve korkuyorum çocuk yüzünden. Bu yüzden İstanbul İstanbul gezinmelerim. Korkağı olduğum aşk bana seninle öç aldırıyor. Bedellerimiz aynıydı lakin bana senin gözyaşlarını akıttırmamak paylanıyor. Sen ağladıkça ağlayamamak yetiyor teslim olmama. Yine de eşkıya sevdalılığım yer bulmuyor İstanbul’un koynunda. Boğazına çıktığımda boğazım düğümleniyor seviniyorum ağlayacağıma ama yaşlarım kirpiklerime takılıyor. İçindeki esaretinden sokaklara kaç ve sokak sokak dağıttığım özgürlüğümü al.

Senden gitmek zorunda değildim. Sen gönderdin kelimelerinle. Bu yüzden ardına kadar açık kapılarım. Geleceğini biliyorum çıkıp odanın derinliğinden yüzünde yüzlerce sitemle. İçerime girer misin yoksa kapı önü nöbetine mi yatırırsın bedenini bilemem ama “gel” bitti dilimde. Şimdi konuşuyorsam biraz da bundan! Ah küçük kız; bir kez olsun sussaydın daha kalacak çok yerim vardı sende!





Alt 21-07-2012, 16:01 #28

~ DmLa.

Yasaklı Üye

ENSTRÜMANTAL AŞK


Aşk suskunluğumdu benim!
Kendime ırak bir kentten çok sesli bir ağırlama içten bir ikrarın yetmeyen teşekkürlü karşılığı. Oysa sunulan hayattı yazgısında deli kız oyası. Deliksiz uyuyacağım geç kal bu gece.

Aşk yanımdı benim!
Kelimesiz hecesiz ama ağlamaklı... Yerlerde sürünen gözyaşlarımda yalnız olmamanın iması!
Acele etme bu gece. Tam vaktinde gelişinden değil mi öncemizdeki aşklar?
.
Aşk vurgunumdu benim!
Yaralı ama kansız... Acılı ama feryatsız… Ağlayan keman sızılanan kaval… Beklenmedik ihanetti buluşmamız. Yıllardır vardı ve çok az yakardı. Şimdi burada sahibinden uzak…

Aşk yazımdı benim!
Aşk yazdığımdı okuduğundu. Bu geceyi geç ömrümden. Bu gece geç bir vakit ömrümde. Oturduğum masada şaraplık bir tat tütünde tutuksuz bir nefes. Yetişme bana geç kal! Erkenciliğin değil miydi bize koca bir geleceği geciktiren?

Aşk heyecanımdı benim!
Vursalar ölmezdim o heyecandaki kadar. Sevseler mutlu olmazdım o titremedeki kadar. Voltalar uzuyordu ayağımda. Zaman uzuyordu. Sancı sığmıyordu bedenime. Delilikti serserilikti güzeldi…

Aşk itirafımdı benim!
Okunan dinlenen ama bilinmeyen... Söylesem dilimde kekremsi bir tat bırakırdı. Sustum dilimle geldi bütün belalar… Dili belası sayfalarımın övgüleri asılı kaldı aklında. Şımarıklığım korkun oldu usluluğum hayalin! Değişemedim onca değişimde onca yenilikte… Buydum ben bulduğun gibi. Koruduğum aslındı kaybettiğim aslım!

Buydu galiba aşk!
En can alıcı noktada bir İstanbul kaçağı birçok A’lı kent kaçamağı bir gözyaşı bozgunu bir kavuşma bir ayrılık ve bin ölüm… Sayısız dirilişte aynı yemin! Döndüğüm sözümde hayâsız yalan. Tek varlığım ve tek yokluğum… Yaram ve merhemim… Kazanmadığım ama hep kaybettiğim. Evetbuydu aşk!

Aşk yasağımdı benim!
Uzaklığını ölçtüğüm bir şarkı tınısını mırıldandığımda anlamı beynime oturan bir müzik. Tuzağı yoktu arada. Geçit veren dağlar ayağa dolanmayan yollar ve aşıldıkça genişleyen bereketinde güneş kavrukluğu ovalar… Geç kal bu gece zamancılığın değil miydi bizi bekleten duvar önü ameleliliğinde?

Aşk çözümümdü benim!
Düğümlerin çıkmazından elime düşen tek bir seni seviyorum’du. Gelişemedik uluorta. Durduk bulanıklığımızda; durulmadık durgunluğumuzda. Çarptık düştük… Ayağa kalktık yardımsız. Seni seviyorum’du her şeyin en baştaki sonu. Söyledik duyduk yeniden düştük ve kalkamadık yardımlı. Gelmedi acil adamlar. Sen yine de bu gece gelirken yolu uzat ve getirme yanında başka yarınlarını.

Aşk engelimdi benim!
Burkulan yanıma yerleşen yalnızlığına eş diğer yanımda onmaz bir gelecek…
Artık bir gece bu karanlık! Gelme kendim kendimi avuttum!





Alt 21-07-2012, 16:01 #29

~ DmLa.

Yasaklı Üye

ÖMRÜMÜN KALANI

“Biz şimdinin adamıyız” diyerek sıvazlıyoruz sırtımızı. Geçmişli ama geleceksiz ve şimdiye her daim dahil iki adam! Ellerinden gelen bir şimdi’yle “bana yar olsa” diyemediğim bir gelecek arasında tercihlere yatırıyorum suskunluğumu. Sen’siz bir gelecek sen’li bir şimdi… Yokluğunla büyümüş çocukluğumla çaresizce ama sevdamca “şimdi’yi” seçiyorum. Aklımda bir türlü geçer edemediğim yaralı geçmişimiz. yaralı geçmişlerden yarınlar çıkmaz mı sevgili? Sana yarından bahsedememek ne biçim bir konuşma? Mesela diyebilsem: “Yarın alırız ellerimizi ellerimize ve nehrin kıyısına gideriz. Hesabına tavla oynarız. Konuşuruz! Hep konuşur hiç susmayız… Nasıl da eğreti duruyor şu günlük kelimeler! Şu en basit ve yalın bir yarın için ne çok mucizeye ihtiyacımız var!

Ama yine de söz hakkını serseriliğime verip hiçbir şeyi unutmadan yalnızca umrumdan çıkararak her şeyi karın tokluğum ellerimdeymiş gibi bir geleceğe uyandırıyorum en çocuk halimi. Korkmadan çekinmeden dalabiliyorum bir düşe… Oysa yasaklıklar hatalar ihanetler düşlerimi de kurutuyor. Varlıklarından bana yokluklar pay eden bir dolu adam ve kadın -zaten sandığım- karın tokluğumu alıyor ellerimden ve beni aç bırakıyor; sonra en çocuk halimi acımasızca gerçeklerin uykusuna uyutuyor. “uyuma çocuğum” diyemiyorum. İçimde karın tokluğumun açlığı bir şarkı söylüyor senin bana anlatamadıklarını…

çok sıcak ve karanlığa rağmen kavuran bir yaz gecesinde bana bir masal anlatmıştın her kelimesi soğukla örtülü. Masalda prens aşkının sahibini arıyordu; prenses prenses değildi. Göç hazırlığında bir güzeldi ve tek derdi içindeki aşkı kimselere göstermeden götürebilmekti dağlarına. Prens güzel kıza “yüreğimin dağ gülü” diyordu. Güzel kız prense “suyum” ve durmadan karlar yağıyordu masalında. Sen anlattıkça üşüyordum unutarak yandığımı. Masalın sonunda pens “seni seviyorum” dedi. Güzel kız inatla susup “seni seviyorum” demedi. Bu masalın devamını çok sonra öğrendim. Prens sevmesine rağmen bir daha söylememiş sevmediğini. Güzel kız dağlarca ve yollarca sevmiş prensi ama yenilip ürkekliğine yine söylememiş sevdiğini. Ve güzel kızın sustukları onumevsimler boyu yakmış.

Yokluğunu yaktığı denklemde varlığını sanatkârca bir üşümek olduğunu o gece o masalda anlamıştım. Sonra anladım aşk engelli yüreğinin yanında bir de karlı dağlar vardı. Yüreğinin engelinden de aşılmaz karlı dağlar… Hem dağlar hem karlar… Ne kadar da uzağız birbirimize. En uzaktan daha da uzak en yakından sadece yakın…

O gece bize uzak bir radyodan bir şarkı düşmüştü dudaklarımıza. “yine kar yağıyor sokaklara. Sana yar yol bulamıyorum…” Bana gelmemenin tek engeli karlar mı sevgili? Yoksa…

Gelmelerin ve gitmelerin üzerine kurulu düzeneğimizde haberlice geliyorsun ben yokum! Gidiyorsun ardında bir tek ben kalıyorum. Yanımda olmanı istedikçe zaman duruyor şarkılar bitiyor ve sesin çekiliyor tenimden. Ağlamaklı duruşumlar voltalara vuruyorum aklımı. Görülse iç burkar halimi kapı arkalarına gizliyorum odalara kapatıyorum.

Giderayak gelişlerinde ansızın gidiyorsun; susar gibi küser gibi terk eder gibi… İşte o zaman duruyor zaman ve bitmiyor hiçbir şarkı. O zaman terk edebiliyorum seni içimden; o zaman nefret edebiliyorum senden! Ama sadece o zaman o an anlık… Bir sonraki saniyeye geçmiyor eylemim. Belki de bir göz kırpma seni terk edişim senden nefret edişim. Daha fazlası daha uzun sürelisi olmuyor. Olmasını istediğimde de olmamıştı. İçimdeki varlığına hükmüm geçmiyor! Ne içimden terk edebiliyorum seni ne de terk ettirebiliyorum sana içimi!

Oysa gidiyorsun hep gidiyorsun. Gelmelerini unutturacak kadar çok gidiyorsun. Gidişlerinden oluşma koleksiyonumda seni her türlü uğurlayışım var. Seni vedasızca uğurlamıştım. Gitmeni istemiştim kalışına bayram etmeye hazırken. Hemen gitse demiştim bir daha ne zaman geleceğini hesaplarken. Sustum. Dar veda sahnesinde ölesiye sustum. “susma” demedim. Güldün. “gitme” demedim. Sustun. “Kal” derken içimden gittin! Öldüresiye gittin. “Öldürüp de gitseydi dedim kenti başıma geçirirken. “Sokak köpeklerinin küfürlerini savursaydı yüzüme” dedim bana bir boşluğu sarılır gibi sarıldığın ellerini içimde hissederken. “Kal” derken içimden gittin!

Onca yerden onca uykusuzluktan uyanıştan; onca kaçıştan ve sığınıştan gülüşlerden ve tutuşmalardan yalnızca çok A’lı o kenti özlüyorum. Bizim ilk ve tek buluşmamız tek görülmeyişimiz avuçlarımıza güvenip kaybolmaktan korkmadığımız tek gün tek kent… Senin bendeki son özgürlüğün benim sendeki ilk tutsaklığım!

Bir düş gibi silik anlar kalsa da aklımda hep o günü istiyorum. O günde kalmak o gün gibi olmako gündeki gibi olman… Birlikte gördüğümüz ilk rüya. Yorumlasam yoğursam kendimi yorsam dasonuç çıkmıyor bir daha yaşanmayacağından başka.

Bir istasyon bekleyişim yüzüne bakamama heyecanım avuçlarındaki elim; yeşil gözlerin “ben seni çok sevdim” diyen kelimelerin ve o günü beni çok A’lı kentte bir durağa asan sözün ucuz bahanen“seni seviyorum” demememin ilk nedeni: “sevgilim olursan seni kaybederim…” Söyle sevgili şimdi hayatında bir kayıp mıyım? Bulunmaz… Açık bir yara mıyım? Sarılmaz… Tehlikeli bir yol muyum? Gidilmez…

Adımız gibi çok A’lı o kent sevgili senin bendeki son özgürlüğün benim sendeki ilk tutsaklığım!

Bazen bir şarkı aralığında o günü ve çok A’lı o kenti yeniden yaşıyorum yeniden yaşayabilsem diyemeden diyebilmeyi ne çok isterken… “Birbirimize birkaç aşk kadar geç kalmış olmasaydık…” eğer kaybetme korkum olmadan sahip olabilir miydim sana?


“Gözlerinde bir aşk var bana saklı olan. Kimselere vermem onu” dedin ve almadan gittin! Kendi hakkın olan bir aşkı gözlerime hapsettin. Gidişinin dönüşsüz olmadığına inanmak için çok eski bir şairin sen olup söylediğini varsaydığım “ bu aşkın adresi dursun sende / kelepçeli kuşlar yuva kurmadan gözlerimize / belki geri döneriz / ve geri veririz birbirimize / yitirilmiş ne varsa “ dizelerini hatmettim gecelerce.

Bu aşk seninse ve yar olmadıysa sana başkasına asla yar olamazdı. Olmadı da! Çok yandım o aşkla… Çok ağladım… Hiçbir intiharını durdurmadım ama yine de ölmedi. Öldüremedim! Terk edemedim yokluğunun varlaşacağı inancını. Gelecektin! Sonra ama mutlaka! Gelecektin! Aşkın ve aslı bendeydi. Gidişin gelmek içindi; gelişin bir daha gitmemek için! Sevgili biliyordum ama beklemiyordum geleceğini. Geldin! Bir gecede değil bir gündüzde değil bir akşamda değil; bütün umutların gömüldüğü bir seherde geldin! Tabu örgülü bir sokakta sendeki varlığımın cesedini göreceğimi sandığım bir seherde dirisiyle geldin!

Geldin! Diyeceklerimin hepsini susturup; sustuğum tek gerçeği masalımızın eksik cümlesini çok A’lı kentin afiş manşetini beni gelmelerine doğuran seni bana doğuran sözü “hiç söylemediysemşimdi söylüyorum. Seni her şeyden çok seviyorum…”

Sevgili seni seviyorum!





Alt 21-07-2012, 16:01 #30

~ DmLa.

Yasaklı Üye

ANALİZ…

kendine yağan bir yağmursun benim içimde.
uzun soğukları damla damla kırarsın
ve yüzümde izler bırakarak
yaşanılır kılarsın bu kenti.

geçtiğini varsayarım sokaklarımdan
ya da g e ç t i ğ i m i z i...
geçerken kendimizden ve
geldiğimizde kendimize;
bozuk bir şüphenin verilmeyen öğüdün
bedelli bir ihanetin
deliksiz gergefinde
bir geçmişi un-ufak edip
birbirimizden geçmişiz.

birbirimize söylenecek
analizsiz bir şarkı boyu
susuşlar kaldı yalnızca.
onları da sustuk mu?

geceyi düş dışında yaşamak
birbirine ölenlerin sevdasını küçümsemek
büyümeyi acı çekmekle orantılamak
aşkın saadetini sonsuzluğunda aramak
ve dönüp baktığımızda ileriye
ikimizi
yine
aynı
yerde bulmak...


"sen beni hep seveceksin!"


belki aldattığımız olacak birbirimizi
sigaraaltı niyetiyle öncemize aldıklarımız
aldattırdığımız biz
on'u geçmeyen yüzlerin birincisi olacağın günlerim
senin bana bağırışların ve soruların
benim sana dürüstlüğüm ve cevaplarım
bizi
bir
adım
ileriye
götürmeyecek...


her kentte biraz daha kavuşan her kentte daha çok ayrılan onca yanmanın ardından aşkın ölümcül sonsuzluğuna kül soğukluğunda ulaşan Aslı ve Kerem'in çağ ruhları mıyız?
yoksa biz de unuturduk!
çoktan unutulurduk!
başka aşklarla tamamlardık eksiklerimizi
başka aşklara bırakırdık büyütülmeyi...

"şimdi" diye başlayan bir cümlenin devrik özneleriyiz.
birbirimizin üstüne devrildik
bunca mesafede.
bunca mesafede
bunca yol katettik ya
ölmeyiz artık içimizde...





Alt 21-07-2012, 16:02 #31

~ DmLa.

Yasaklı Üye

Düşmek olası bir eylemdir ayrılığın elinde. İçten dışa dıştan içe... Hayat kayar parmaklarınız arasından. Hayattaki yeriniz yersiz gelir. Her şey en gerideki yerini alırken siz seyirci kalırsınız sahip olduklarınızı kaybetmeye. Kurtaramadığınız gibi kurtaranınızda olmaz. Kahramanların gücünü aşar kahrınız. Yok oluş kaplar göğünüzü ve mavi silinir umutlarınız içinden. Yalvarmalar etkisizdirgözyaşları kuru. Ayrılığa inanmaya zorlarsınız kendinizi. Ki sonrasında yaşamayı kabul etmeniz vardır ve en sonda da "sevgilisizlik" bekler sizi. Yüzünü nadiren gören gözleriniz artık görmemeyisesine alışık kulaklarınız onun sessizliğini duymayı öğrenmelidir.

Hayatın en angarya sınavını yaşadığınızı sandığınız tüm zorlukların aslında ne kadar kolay olduğunu anlarsınız. Ve deneyimlerin hiçbir yararı olmaz. İlk kez gibi karşılarsınız terk edilmeyi. Terk edilmekle öğrendiklerinizin gereksiz bilgiler olduğunu anlarsınız. Eğer bir geleceği bir geçmişi bir şimdiyi yok sayıp geniş zamanlara yayarak seviyorsanız bir adamı her şey hiçbir şey olur. Kurduğunuz her cümlede baş konuktur "hiç" ve türevi tamlamalar... "Hiçbir şeyin hatırı yok muşimdi ben senin için hiçbir şey miyim hiç mi insafın yok hiçbir şeye bile sahip değilim... Onu bile tanımazsınız aşkınızın yanında. O bile "yok" olur.

Terk edilmek herkesin kaderinde yeri belli ve değişmez bir çizgidir. Terk edeni olduğunuz aşklar bir "ah" salar ardınızdan ve o "ah" gelir vurur sizi çok başka bir aşkta çok başka bir adamda. Ama siz "ah" edemeyecek kadar çok seversiniz zira siz sizi silmişsinizdir aşkta ve terk edeninize kötü hiçbir şeyi yakıştıramazsınız yanan canınızın dile gelmek için çırpınan beddualarına rağmen.

Terk edilmenin kabulü imkânsızdır. Ölümden beter dedikleri şeydir. Bilirsiniz ölen artık yok! Bir daha göremeyeceksiniz dokunamayacaksınız. Bir yaşayana ölü muamelesi yapmaktır terk edilmek. Onun bir yerlerde nefes aldığını bildikçe onu nasıl ölü sayarsınız? Ona dokunabilecek kadar yakın olduğunuz zamanlarda parmaklarınızı ısırarak ne kadar dayanabilirsiniz. Terk edilmek terk edeni değil kendinizi öldürdüğünüz takdirde yaşayabileceğiniz bir yaşam şeklidir.

Son kez görmeye ödeyeceğiniz bedele sınır koyamazken yeni bir başlangıcı ister ama düşünü bile kuramazsınız. Karşınızdaki “sizsizliği” seçmiştir size karşılığında “onsuzluğu” bıraktığını hesap etmeden. Terk ediliyorsunuzdur ve yapabildiğiniz tek şey; hiçbir şeydir.


Eğer aynı kişi sizi daha önce de terk etmişse o vakitler nasıl dayandığınızı düşünürsünüz. İmkân zor ya hatırlamazsınız. Tek isteğiniz uyumaktır! Öyle bir uyku istersiniz ki uyandığınızda ne terk edeninizi ne terk edildiğinizi ne de tüm yaşadıklarınızı hatırlamamalısınız. Oysa uyku boyu rüyalarınızda bile o vardır. Ve uyandığınızda ilk hatırladığınız yine "o" olur nasıl ki uyumadan önce o olduysa!

Size eskiler anlatılır. “Kim neye nasıl dayanmıştı nasıl hemen unutmuştu şimdi nasıl da pişmandı." Hepsini boş kulaklarla dinlersiniz. Çünkü sizin derdiniz aslında unutmak değildir. Unutulmaya bile razı olan ruhunuz ayrılık harici bir çözüm istemektedir. Ve terk edilmenin içinde ayrılıktan başka hiçbir şey yoktur!





Alt 21-07-2012, 16:02 #32

~ DmLa.

Yasaklı Üye

Yoktu sesi yüzü... Kelimeleri vardı her biri ayrı yaralayıcı... Fotoğrafları vardı baktıkça konuşacağını sandığım. Yokluğu vardı bitmez. Böyle aşka böyle bir terk yaraşırdı. Gitti... Bütün gidenleri hatırlatarak... Gitti... Ondan beklenen ama istenmeyen bir gidişti... Güzel bir gidişti ama asla tebrik edilmeyecek alkışlanmayacak.

“Seni asla unutmayacağım” dedi. Biliyordum beni asla unutmayacaktı. Alışkanlıklarının dünyasında zamanla bir yerim olacaktı. Her baktığında göreceği aramadan bulacağı... Ama aynı “zaman” beni unutmadığını unutturacaktı ona. Ben unutulmamak değil hatırlanmak istiyordum. Kimsenin bilmediği bir şarkıda saklı bir kentte sokaklara dökülmüş serserilikte bir odada hatırlanmak... Ama önce unutmalıydı beni unutulmalıydım!

Saçmaydı...

Bir ayrılığın ilk gününde düş kırıklığına oturmak çok erken kalıyordu düşününce süresini. Süresiz olunca süresi siyahın tonlarını zorlamaya bile gerek yoktu. Ömrümün Kalanı’ndan bana kalan ömürlük ayrılık çok hüzün tükettirirdi günlere. Sil sil bitmez yazma şekli okuma halini alırdı sayfalarda. Zaman çoktu ve yeterdi üzülmeye...

Bir ayrılığın ilk günü: Herkes nesne nesneler gereksiz diyaloglar formalite eylemler tahammül ürünüeylemler nezaketsizlik yüklü olağan dışı ve olağan üstü dalgınlık yamalı tebessümler...

Varlığının sevincini serememiştim yüzüme; yokluğunun üzüncü de dökülemedi yüzümden. “Ya sorarlarsa” kaygısı tetikte tutuyordu yine de tüm dalgınlığımı. Bahaneler üretiyordum. “Dizlerim ağrıyor” diyordum. Dizlerim ağrıyor... Komikti! Ve gerçek... Bahsi geçen dizlerle vaktinde konuşulabilmişse onların sonrasında kalp hükmüne maruz kalmaları da doğaldı.

Avutuyordum kendimi. Beni bir daha terk edemeyecekti. Ondan bir daha gitmeyecektim. Ve içime kurnaz bir rahatlık veriyordu ayrılığının ömrümün son ayrılığı olması. Oysa gelişimizdeki gitmeler’i karantinaya almıştık. Ters istikametimizdeki kullanıma geçme sevdası hemen yürürlüğe koydu gidiş adımlarını.

Bir ayrılığın ilk günü yaşanılanların iyi taraflarını hatırlatabiliyordu ama ilerideki çok günü zaman’dan arınmış acımasızlığıyla sadece beni bekliyordu!





Alt 21-07-2012, 16:02 #33

~ DmLa.

Yasaklı Üye

En yangın düşüşünüzde en yanlışla kalkmak ağaya! Düşmenin acısıyla kalkmanın yorgunluğu kemiklerinizde kaynaşmış ruhunuzda nekaat evresi. “Birazdan” diye başlayacağınız her cümlede ertelenen bir şimdi. Aslınızla yüz yüzesiniz! Bir tek kendinize yaslanamazsınız!

Birileri çıkar sizin yaşayacağınızı yazar. Araya umulmadık sözler girer sizin yazacaklarınız yaşanır. Sitemi isyanı çözer ayıklarsınız köşe bucağınızdan; ulu ortanızdan. ‘Düzen’ dediğiniz kendinize başkaldırı hakkınızı elinizde bulundurabilmeniz. Sivilcesiz ergenlikler bunalımsız ilk gençlik yıllarıterk sonrası buhran halleri ölüm sonrası matem havası devreder gençliğinizin en genç günleri. Devrilmezsiniz sığındığınız olur ki o kadar yalnızken siz! Siz hesabı ölülere ödetirsiniz dirilerinizde ölüm sessizliği.

Bir suç vardır suçlu meçhul! Bir gerçek vardır yalanı aleni! Bir siz varsınız diğeriniz yokluğunuz. Saçmalamak en ciddi nutkunuz. Nutkunuz tutuk her es’te. Karşı çıkacak biri iyi olacaktır size bırakılan meydanda lakin her karşı taraf sizin taraftayken haklılık paydanızın çoğalışında bir şeyler hep az gelir. Fazladan aktarsanız haksızlık! Bedene uğratırsınız zayiatı. Tahribat saçta başlar. Tende hızlanır. Ten de solar zamanla. Zaman arada kaynar. Uyanırsınız gün batar. Uyursunuz güneş de ‘günaydınlık’ bir aydınlık. İçli şarkılarla içli dışlı olursunuz. Kelimelere korkunuz artar okumaz ve yazmazsınız. Görmezden geldiğiniz yanınızda yazar özlemi. Canının çıkmasını beklersiniz. En sevdiğiniz o ya tek suç da tek suçlu da o!

Kapalı odalarda açık kollarsınız. Bir şeyleri keşfetmek kadar sancılı ama bulunca kaybetmiş kadar acılı olursunuz. Her öğrenilen öncekini bastırır. Ve siz hiçbir yere varamazsınız! Menfaat güdücü eylemler arasında dürüstlüğü fark eder en önce kendinizden utanırsınız. Utanç bildiğinizbakmadığınız aynalardaki görmediğiniz siz.

Çoğul konuşursunuz karşınızda hiç kimse yokken ve tekilken. ‘Siz’ diye başlamak bir cümleye ya da ‘siz’ diye bitirmek her susuşu yalnızlığınızı dinlendirir dillendirir sanırsınız. Başınıza gelende yalnızken siz kendinize şaibeliyken gözleriniz çevrenizde dolanırken şüphe imalı bakışlarınız ve bir sürü şeyi sineye çekme gücünü bulmanıza şaşırırken aklınız siz ne kadar sizsiniz? Ki ayakta durmaya mecalsiz düşünmeye yetisiz konuşmaya kelimesiz susmaya ses’siz…





Alt 21-07-2012, 16:02 #34

~ DmLa.

Yasaklı Üye

Yaren yaralı bir türkünün miğferliğinde geçebildim odaya. İçimin kaosu odanın her kıyısına nakkaş meziyetinde işlenmişti. Kendi ellerimle kestiğim saçlarım yerdeki halıya yeni bir motif olmuştu. Kenar süsü mahiyetinde “görülmüştür” damgası vurduğum kâğıtlar kelimelerinin anlamınca savrulmuş etrafa. Pencerenin önüne yıkılmış bir duvar gibi yığılmış kitaplar… Yazamamaktantükenmezliğini kendine bırakmış kalemler… Hiçbir ağrımı dindirememiş ilaç kutuları… İçine ciğerimi hapsettiğim sigara paketleri… Fotoğraf fotoğraf ölümsüzleştirdiğimi sandığım oysa yaşandığı anda zaten ölmüş olan sevinçlerim… Geceleri zafer sabahları ellerime yaralar döken yalnızlığım… Hep halının altına süpürdüğüm kırılganlığım suskunluğum id’im kinim nefretimnefret ettiklerim gidenlerim…

Giden kaldı… Gidişi değil de; giderayak açtığı yaraları ters istikametime doğru attığı her adımda kanatmasıydı onu içimde tutan; onu yangından ilk önce kurtarılmak şartıyla bu hayata demirbaş yapan!

Vaktinde kaybettiğim her şey şimdi gözümün önündeydi bulunmuş olmanın anlamlılığından uzaköylece duruyordu.

Ben de öyle duruyordum!

Sonun teslim çağrılarını duyuyordum. Yoksul bando sevdiğimin türküsünü üç eksikle çalıyordu. Birazdan diğerleri de susturulacaktı. Biliyordum. Ben savunmasızlığımla ve karşı kıyının bütün içtenliği sevişlerinde gizli yardımlarıyla baş başa kalacaktım.

Gerisi teslimiyetti… Gerisi esaretti… Gerisi gidişti!
Vakti ertelenmez ve vesaiti içime dert olanlar…





Alt 21-07-2012, 16:03 #35

~ DmLa.

Yasaklı Üye

Bana kalbini ver.
Avuçlarımda tutacağım mayınların yerine.
Acele giden gece zamanlarında çarpacağım bir duvar emniyetinde gülüşünü ver bana. Düşerken dibe soluklanacağım ama asla tutmayacağım ellerini ver bana.
Tercüme edilmemiş öfkeler seyrelsin ömründe.
Yüksek sesler alçakça dinlenir.
Bana usul sessizliğini ver.

Lütuflar karşılık ve karışıklık için sunuluyor hayatın asil isimlerince.
Adının anlamını ver bana.
Telaffuzunda özlemlerin dindiği adını ver bana.

Başkaları bu aşkı oyalamak için var olur.
Ne kadar durdururlarsa nefesini o kadar hızlanırlar.
Bana kendini ver.
Her şeyden ayıkladığın kendini…
En iyi ölüm berbat bir yaşamın kıyısında bekler.
Seninle gerçeklerin intizamlı duruşunda yalanlar yumağını çözmek için varım.
Bana gücünü ver.
Yaralar değil canı yakan. İzin tendeki çirkinliği ve merhemin kabadayı yardımseverliği…
Yaralarını göster ve bana izlerini ver.

Günün bütün aynaları beni gösterdi aksinde.
Baktıkça seni gördüm.
Bana var oluşunun sırrını ver.
Günbatımlarında gözümün değdiği yerlere kurul.
Senden olma güneşlere kamaşsın bakışım.
Bana zamanını ver.

Atlardan daha hızlı koş oraya.
Soluk soluğa kaldıkça koş…
Yarını ertelediğim geçmişin geçmezliğine inat vaktinde yetişmek için bana bir kez olsun yok et geç kalışını ve durmadan koş oraya. Bana verdiklerinle bekliyorum seni. Düşsüz ve sonuna kadar gerçekli bir aşkın içinde…
Kuşlara takılmasın ayakların.
Takatini zorla ve koş…
Oraya… Kent soysuzlarının aşk eşkıyalarının gurur kırmak için hendek kazanların dokunuşun esrarından acizlerin kontrol edilmeyen sevilerin intiharla harlanmayan yaşamların olmadığı oraya… Koş…

Ben bütün gemileri uğurladım. Gitmeyeceğim.
İçilmiş yeminleri kustum şehrin meydanına.
Yıldız sağanağına bağır açmış bir yeryüzündeyim.
Yazılmış sözleri susuyorum.
Konuşarak yazılmamışları siliyorum.
Bana hecelerini ver.
Yarım kalan öykülerimin noktası olmaktan vazgeç.
Bana başlangıçlara yeter hevesini ver.

“Susacak var” edilen bir yemin sözle tutulamayan.
Bana yüzünden çizgiler ver gülüşünle belirginleşen ve hiçbir gamzeye yer açmayan.

Suya yazılmaktan kurudu kelimeler…
Bana bir cevap ver!





Alt 21-07-2012, 16:03 #36

~ DmLa.

Yasaklı Üye

Fosforlu şiir

Duvarlardan yağanlarımla girdim kuytularına
Karanlığın görünen fosforu içimde…
Dört köşe gök/yüzünün Esra’rına batmış hüznünü emdi kalemim
Şimdi içim duvarına yaslı
Surlarım son demlerinde
Katilinin çığırtkan soluğu tükenmelerde…

Ben gözlerini yol eyledim artık
Kaybolmam
Hendek yalnızlığı bir son uçurumu kilitledi ellerim
Salome’nin yalnızlığına hüzün koydu
Seni en çok sevenler mi ağlattı?

Eylül geçti
Saçların atkı olacak boynuma bu kış
Kah rüzgarlı
Kah/küllü

Gecenin dansı başlasın şimdi
Bakışınla gebert yine beni
Her son kendini bulur nasılsa
Bir yıldız daha kayar göbeğine

Fosforlu şiirler getirdim gecene
Duvarlarına ekle yine
Dudağımda kabadayı naralarıyla seviyorum
Kendimi adıyorum
Ömrümün kalan’ına… sana…





Alt 24-07-2012, 14:48 #37

~ DmLa.

Yasaklı Üye

Neden Hayatında Biri Yok Diye Soranlara (Can Yücel)


Neden hayatında biri yok diye soranlara:
Hani bazen durakta belli bir otobüsü beklersiniz ya; on dakika on beş dakika yirmi dakika beklersiniz gelmez.
Bu arada başka alternatifler de geçer ama binmezsiniz. Ne de olsa “beklemişsinizdir o kadar” boşa gitsin istemezsiniz. Sormayın artık bana. Herhangi biriyle değil beklediğime “değecek” olanla devam etmeliyim bu yola. Durakta yaşlanmak olsa da işin ucunda.
Can Yücel





Alt 24-07-2012, 15:04 #38

~ DmLa.

Yasaklı Üye

Can Yücel – ELLERİMDE BİR GÖZTAŞI


Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu
Şaştım, mavi bir fal gibi açılınca önümde
Giritli bir ölümüm varmış, bir balıkçı fitil gibi
Patlayacakmış avucunda otuz çubuklu gençliğim
Üç günde mi desem, üç gökte, üç kulaçta mi
Ben ki, o camgöbeği çiçekler açan ağaç
Kırılmaz bardaklar gibi tuzla buz olacakmış
Ne zaman boğulsam böyle yosun kokuyordu ışık
Sabahçı kahvelerde bir çiroz ötüyordu
Ve dalgalarımı geçen o deniz şoförleri
Böyle uyur düşlere bindirmiş gemiler
Uyuklar gibi üstünde mermer masaların
Bir tahta parçasıydım, osmanlı bir kazadan kalmış
Yüzüyordum, islam kaptanın ahşap ayağında
Öbür tahtalara öbür insanlara doğru
Cumhurdu mürekkep balığı, simsiyah yüzüyordum
Ne bileyim, bir korkunun böyle destan olduğunu
Ağardım, nişanlayınca gece ve yavrulayan yalnızlık
Ya da ilk insanın doğdugu, öldüğü dağdi Moby Dick
Nefes aldıkça filbahriler köpürüyordu sulardan
çanlar çalıyor kulaklarımda, yunuslar yarışıyordu
Alyuvarlar, dolkuşları ve rüzgar midyeleri
Dedim, dünya gibi bulut yok dünya üstünde
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir türkünün böyle Veysel olduğunu
Açıldım, çıkmaz bir sokak gibi, kapanınca denizde.





Alt 24-07-2012, 15:04 #39

~ DmLa.

Yasaklı Üye

Can Yücel – EL TUTUŞA TUTUŞA


Ne kadar çok elimiz varmış meğer
İlkin, senin elinle tutuşan benimki
Sonra çocuklarınki
Gençlerinki
Tekel işçilerininki
Sonra, ellerin elleri…
Ne kadar çok elimiz oldu, baksana
Tutuşa tutuşa
Bir orman yangını gibi





Alt 24-07-2012, 15:05 #40

~ DmLa.

Yasaklı Üye

Can Yücel – DÜNYA HALİ


Çingene benleri, ne dersiniz, pembe olmalıydı
değil mi?
Ama dünyada her şey olması gerektiği gibi

olmuyor ki…





Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 00:52 .