Merhaba deyin güzel bir güne....

#1
Hani derler ya, falanın dili olsa da konuşsa. En çok da dünyayı merak eder insan.
Kim bilir hiç bitmeyecek, hiç geçmeyecek denen nice meseleler bir günde yok oluvermiştir, keşke anlatsa!
Krallar, ülkeler, tufanlar, aşklar, acılar, mevsimler, vesaireler...
Murakami, "Yarının ne getireceğini, yarın olmadan kim bilebilir?" der.
Yarınlar bizimdir sevgili okur. Merhaba deyin güzel bir güne. Var olun..

İlginizi Çekebilir


#2
İyi Geceler...
Sevgisiz bir asırda, sevgisiz kalabalıklar arasında savrulup gidiyoruz.
En azından bir çoğumuz...
Kurt Vonnegut, "Bu dünyada herkese yetecek kadar sevgi var; yeter ki insanlar aramayı bilsin." der.
Belki de haklıdır, yine ve yeniden yanlış zamanda yanlış yerde bulunmuşuzdur.
Bu gece, yazar haksız çıksın ve sevgi bize rastlasın sevgili okur. Kim bilir?.. Var olun.


#3
İnsan, neden buradayım sorusuna asırlardır yanıt arar.
Kimi bulur kimi bulamaz.
Cengiz Aytmatov, "Bu dünyadan insanlar göçüp gider ama yaptıkları iyi şeyler kalır." der.
Bazı cevaplar, öteye attığımız köhne ciltli kitapların içinde saklıdır sevgili okur. Var olun.


#4
İnsan, insanı hiç üzer mi? Üzer tabii!
Kimi sanki var oluş amacı üzmekmiş gibi yaralar,
Kimi "Ama ben yaptım ki?" diye başlayan soruların işitmek istemediği cevapları ile.
Emrah Serbes, "Telafisi en güç şey dikkatsizlik sonucu kırılan kalplerdir.
İş işten geçtiğinde bütün mazeretler tedavülden kalkar." derken ne müthiş anlatır.
Kırmayın sevgili okur. Hayat kısa, yaşamak uzun. Var olun.

Emrah Serbes - Müptezeller
İki gün evde oturdum, üçüncü gün valizimi toplamaya başladım. Annem telaşla, “Nereye?” diye sordu.
“Ankara’ya gideceğim,” dedim. “Bundan sonra Ankara’da yaşayacağım.”
“Nasıl yaşayacaksın Ankara’da?”
“Bilmiyorum, bir yolunu bulacağım işte.”
“Antalya’da okulun ne olacak? Babana söz vermiştin o okulu bitireceğine. Vasiyeti sayılır o okulu bitirmen.”
“Biliyorum ama şimdi yaşasa, o da aynısını yapardı. Ankara’da başka bir okula gireceğim, Dil Tarih Tiyatro’ya, yazarlık bölümüne. Yetenek sınavıyla alıyor.”
“Nereden biliyorsun? Alacaklar mı seni o okula?”
“Almak zorundalar.”
“Neden zorundalarmış?”
“Mecburum çünkü.”
Annem hayatımın bütün kritik dönemlerinde olduğu gibi ağlamaya başladı, ben de bir sigara yaktım. Ankara’ya bileti aldığım gün, otogara gitmeden önce, depremden sonra yıkılan evimizin sokağına gittim.
Evin yıkıldığı günü düşündüm ister istemez. Depremde ağır hasar almış ama yıkılmamıştı, bir sene sonra yıkmışlardı. Evin yıkılacağı günü haber alınca babam ortalıktan kaybolmuştu, gizlice evin yıkılışını izlemeye gittiğini anlamış, kızmıştım ona. İki – üç saat beklemiş, ama sonra dayanamamış, ben de gitmiştim. Ne de olsa on bir senem geçmişti o evde. Sokağa girdiğimde bir toz bulutu karşılamıştı beni. Bir ekskavatör evin tepesine çıkmış üst katları yıkıyordu, bir itfaiye arabası da gelmiş, hortumla su tutuyordu daha fazla toz olmasın diye.
Konu komşu toplanmıştı, evin yıkılışını hafiften kederli ama ister istemez bir heyecan da duyarak seyrediyorlardı. Ekskavatör kepçesini acımadan geçiriyordu evin duvarlarına. Ben evi ilk gördüğümde bacası aşağı iniyordu lambur lumbur. Yeşil bir koltuk unutulmuştu beşinci katta, o da döne döne aşağı inmiş, bakanlarda bir heyecan kıpırtısı uyandırmıştı. Hey şeyde bir oyun tadı bulan çocuklar içinse bizim evin yıkılışı da bir oyundu.
Babamı ilk başta göremedim, sonra evin karşı çaprazında bir kaldırım kenarında gördüm. Oturmuştu oraya, kollarını kavuşturmuş eve bakıyordu. Ellerinin dışıyla gözlerini sildiğini görünce çok yaklaşmadım, rahatsız etmek istemedim. Aradan bir iki dakika geçti, hüngür hüngür ağlamaya başladı babam. Babam hüngür hüngür ağlamaya başlayınca da önce bisikletli bir çocuk durdu babamın önünde, sonra mahallenin diğer çocukları geldi. Babanızı çoluğun çocuğun önünde ağlarken görmek çok kötü bir şey. Yine Freudyen saçmalıklardan bahsetmiyorum, neden bahsettiğimi çok iyi biliyorsunuz. Koşar adım gittim yanlarına, “S... lan,” deyip kovdum çocukları.
Babam beni görünce elleriyle yüzünü kapattı, derin derin bir iki nefes alıp kendini toparladı. Sonra yüzünü açtı, gülümsemeye çalıştı, “Sen niye geldin?” diye sordu.
“Hiç,” dedim. “Bakmaya öyle.”
Babam gülümsemeye çalışırken birden durdu, yine ağlamaya başladı. Elimi omuzuna attım, azgın dalgaların kayalıklara attığı iki sandaldık o anda, “Üzülme baba,” dedim, “alt tarafı bir ev, alt tarafı beton parçası ya. Çalışır ederiz, yine alırız. Ben de çalışırım bundan sonra, söz alırız bir ev daha.”
“Ona üzülmüyorum ki ben,” dedi babam. “Her ay evin taksitini ödedik de ne oldu. Bak, uçup gitti elimizden balon gibi. Keşke seni ağlatmasaydık çocukken. Keşke sana o akülü arabayı alsaydık. ”


#5
Şu asırda mesafeler iki şehir arasından iki yürek arasına iniyor.
Ne tuhaf, insanlar birbiriyle konuşmaya dahi korkuyor.
Sebep? Hiç! Süreya, "Sesinde ne var biliyor musun?" diye soruyor ve ekliyor:
"Söyleyemediğin sözcükler var."
Ah, sevgili okur. Söyleyemediğiniz sözcükler olmasın ömrünüzde.
Gülümseyin birbirinize. Var olun.


#6
Günaydın. İnsan hayalleriyle, ümitleriyle yaşar.
En büyük fenalıklardan sonra dahi tutunabilir hayata.
Öyle kendi kendini yiyip bitirmek mesele değil.
Yusuf Atılgan, "Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi.
İçimdeki sıkıntı eridi." der.
Ve buruk da olsa umudun anlamını hatırlatır sevgili okur. Var olun.




Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Forum

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Sitemiz bir paylaşım sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Herhangi bir konuda (şikayet, eleştiri, öneri, vb.) bizimle iletişime geçmek için tıklayın.
-

2005-2020 Tatliaskim.com

Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 18:58 .