Deli Deli Olma filminin yönetmeni Murat Saraçoğlu sorularınızı yanıtladı!
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 12-05-2009, 21:10 #1

qamseLim

ÖZEL ÜYE

Deli Deli Olma filminin yönetmeni Murat Saraçoğlu sorularınızı yanıtladı!



Murat Saraçoğlu sizlerden gelen ve editörlerimiz tarafından seçilen 10 soruyu cevapladı! Soruları aşağıda yayınlanan üyelerimiz filmin posterini kazanırken soru gönderen tüm sinema.com'cular 500 sinepuan kazandı!

Önemli Not: Filmin posterini kazanan üyelerimizin editor@sodamedya.com adresine iletişim bilgilerini göndermeleri rica olunur.
Deli Deli Olma filminin yönetmeni Murat Saraçoğlu sorularınızı yanıtladı!
1) Sizce sanat filmi ve popüler film ayırımı gerekli bir ayırım mıdır? Eğer böyle bir sınıflandırma yapmak doğru ise sizin filminiz bunlardan hangisinde duruyor? (Yiğit Yavuz Kalcı - KALCINEMAreturn)
Murat Saraçoğlu: Ben sinemanın sanat olduğuna inananlardanım. Buradan hareketle çekilen filmlerin değerlendirilmesinin de “sinema sanatı”nın kıstaslarına göre yapılması doğal olacaktır. Filmin iş yapması, popüler oyunculardan oluşan bir casta sahip olması ancak ortaya çıkan ürünün detaylarından bazılarıdır ve film film olduğu için değerlendirilir. Benim asıl amacım, inandığım bir hikayeyi doğru bir biçimde anlatabilmektir. Meselem buradan başlıyor. Ticari başarıyı hedefleyen ve bunun için bir pakete ulaşmaya çalışanlar için bile, ortaya çıkarttıkları sonuç filmi film yapan kıstaslarla yani sinema sanatının dramatik artistik öğeleriyle belirlenecektir. Vizyonda yaratılan fırtınalar, gişe başarısı, popülarite gibi etkilerin geleceğe kalmayacağı kesindir. Bir film ya iyidir ya da değildir, önemli olan ne için çaba gösterdiğimizdir sadece.
2) Filmde, Tarık Akan ve Şerif ŞEZER' i bir araya getirmek düşüncesinde, Yılmaz Güney'in "YOL" filminin etkisi oldu mu? (Ertuğrul Aksan)
M.S.: Özellikle belirtmek isterim ki, Yol filmindeki ikiliye ulaşmak gibi bir arzum hiçbir zaman olmadı. Başka değerli iki oyuncu da olabilirdi ama Şerif Sezer ve Tarık Akan oldu. Son derece de memnunum ben kendi adıma sonuçtan. Şerif ablayla anlaştıktan sonra konuşurken, Tarık abiye de senaryo gönderdiğimizi söyledik ve o da çok istedi Tarık ağabeyin olmasını..Kafamda onun Eylül Fırtınası adlı filmdeki dede tiplemesi vardı, Tarık abi de beklediğimizin aksine çabuk ve olumlu geri dönünce bir anda onunla da anlaşmış olduk. Yol filmi hepimizin fenomen filmlerinden biri ama biz kendi hikayemizi anlatabilmenin heyecanıyla baktık meseleye.
3) Kendinizin yönettiği filmleri tekrardan izlediğinizde objektif olarak hatalarınızı görebiliyor musunuz? Kendinizi yönetmenlik hususunda yeterli görüyor musunuz ve son olarak tarz olarak kendinize yakın bulduğunuz bir yönetmen var mı? (Serkan Yeyran)
M.S: Çektiğim filmleri yeniden izlediğimde elbette bir çok şey aklıma geliyor. Bazı hatalarımı da görüyorum. Ya da bir eleştiri yazısından kafama takılan bir durumu filmi, sahneyi tekrar izleyip tarttığım oluyor. Ancak film çekme süreci şüphesiz bir çok parametrenin etkisiyle ilerliyor. Ben genellikle sete gitmeden ne çekeceğimi bilerek gidiyorum ve ne istiyorsam oyunculara ve ekibe anlatıyorum. Sette acaba böyle mi yapsam diye bir derdim hiç olmadı. Dersimi çalışıyorum kendimce ve sette uygulamaya çalışıyorum. Ama sette, her türlü aksilikle karşılaşmak ve bu problemleri pratik bir biçimde aşmak zorunda kaldığınız da oluyor. Hatta ülkemiz için bu durum yönetmenlik müessesesinin temel özellilklerinden biri halini aldı. Problem çoğu zaman sizin hiç aklınıza gelmeyen nedenlerden çıkıyor ve anında çözmeniz gerekebiliyor. Çok sonraları filmi izlediğinizde bazen bir plana takılıyorsunuz bu yüzden. Keşke yabancı yönetmenlerin bazılarında olduğu gibi, biz de “çekmiyorum bana ne yarın bir daha gelelim” deme şımarıklığına sahip olabilsek biraz. Ama sanat bahane falan dinlemiyor tabii.... Yönetmenlik, çektikçe ilerleyen bir müessese bir yandan da. Elbette önceki çektiklerime bakıp nefret ettiğim anlar oluyor. Böyle çekmemeliydim dediğim planlar oluyor. Ama onları ben çektim ve hepsi bana ait. O zaman öyle çekmişim, öyle hayal etmişim. Yönetmenlik bir iddiadır ve insan iddiasının arkasında durmayı da bilmeli. Sonuç ne olursa olsun. İnandığı bir yol varsa devam etmeli, yoksa manav dükkanı açabilir. Ben de kendi yolumda yürümeye çalışıyorum, çünkü elimdeki tek şey bu.

4) Sayın Saraçoğlu, benim filmi izlerken merak ettiğim meselelerden biri şuydu: karakterlerin farklı şivelere, farklı kültürlere, bu kültürel farklılıklar doğrultusunda şekillenen beden dillerine adapte olma sürecinde ve karakterlerin kendi aralarındaki ilişkilere odaklanma sürecinde kafanızı en çok karıştıran ve sizi en çok zorlayan neydi ya da nelerdi? (ilpostino, Suat Umur)

M.S:
Temel problemimiz elbette ki sahicilikti. Karakterleri, duyguları aktarma biçimlerini, reflekslerini dolayısıyla bütün mizanseni ne kadar sahici kılabileceğimiz temel soru işaretimizdi. Çünkü Kars”ta yerel şiveyi kendi kulağımla duymadan karakterlerimizin karikatürize olmadan senaryodaki diyalogları söyleyip söyleyemeyeceklerini tam kestiremedim ve ilk okuma provamız felaketti. Allahtan senaristimiz Karslıydı ve bize bu konuda çok yardım etti, ilk fizibilite için şehre gittikten sonra da her şeyi yerinde görmenin rahatlığıyla daha sakince çalışmaya başladık ve bu sorun korku olmaktan çıktı. Karakterlerimizi sahici kılmaya çalıştığımız lehçe ve onu konuşan insanlar, neşeli, tez canlı ve sıcaklar, bense skeçvari sahnelerden hep korktum. Zaten filme ulaşabilen sahnelerin sayısı azdır senaryoya göre. Malakan karakter içinse Tarık ağabeyle oldukça sıkı çalıştık. Belgeseller, fotoğraflar, hatta gerçek bir Malakan cenaze törenini de izledik dvdden. Bu veriler Mişka karakteri ve onun mekanı, yaşam tarzı vs için büyük yardımcı oldu. Ben bu açıdan rahat izleyebiliyorum filmi..
5) Murat Bey ileride de Anadolu hikayeleri çekmeye devam edecek mi? (Murat Zincir)

M.S:
Doğrusu istiyorum. Çünkü Anadolu toprakları beni heyecanlandırıyor ve bu ülkeye ait olduğum hissini güçlendiriyor. Üzerinde çalıştığımız bazı hikayeler var arkadaşlarımızla, Üsküdar Salacakta geçen bir hikayem de var ama çok inandığımız bir hikayeye ulaşırsak kolları sıvayacağız bu kesin..Anlatılmayı bekleyen o kadar çok hikayesi var ki memleketin.
6) Yılmaz Güney en son Tarık Akan'ı yine o karlı dağlarda bırakmıştı. Siz Tarık Akan'ı yine o dağlarda bulup üstüne biraz Nazım'ın memleket sevdasını biraz da Orhan Veli'nin garipliğini kurup ortaya güzel bir devam filmi yaptınız… Sizce de bu film bir bu anlamda bir devam filmi mi yoksa yeniden ortaya çıkartığınız bir dilin başlangıcı mı? (Emrah İçten)

M.S: Devam filmi değil, ama geriye dönüp bakan ve etkilenen biri olduğumu söyleyebilirim. Ne yazık ki bir seyirci olarak söylüyorum bunu, bir yönetmen olarak değil. Bir yönetmen olarak sırtımı yasladığım bir gelenek var mı emin değilim, orası karışık. En azından benim kafam karışık bu konuda. Dil konusuna gelince, üzerine gerçekten çok düşündüğüm bir konu bu. Hem biçimsel olarak, hem de duygusal olarak. Sanırım bir çoğumuzun kafası bu konuda da karışık. Düşünmek ve çalışmak gerek mutlaka...

7) 120 filmi ağırlıklı olarak hüznün hissedildiği, O... Çocukları ise daha fazla güldürü öğesini barındıran ama fazlasıyla hüznün içine sindiği bir filmdi... Bu filminizi bu açıdan hangi kategoriye sokarsınız? (Evren Gümüş)

M.S:
O... Çocuklarına benzer bir durumu bu filmde de bulduğumu söyleyebilirim. Aslında hoşuma giden bir şey bu. Daha hayata, hayatın içindeki durumlara yakın. Traji komik hikayeler yani..Ama üç filmi yan yana koyduğumuzda bakıyorum, sanırım üçünün de bu memlekete dair hüzünlü hikayeler olduğunu söyleyebiliriz. Bu memlekete dair bir derdi olan üç farklı hikaye...
8) “Deli Deli Olma” filminiz gerçeğe mi yakın masala mı; günümüzde gerçek aşklar azaldığı için mi sinemada aşklar daha masalsı anlatılıyor? (Sevcan Erdolu )

M.S:
Belki gerçeği anlatma biçimi bakımından naif, dolayısıyla farklı bir anlayışta bulabiliriz. Ancak ben gerçekçi olduğunu düşünüyorum yine de. Karlar altındaki ıssız köy bu ülkenin, farklı kültürde olan yaşlı adam da öyle, hele bazı eleştiri yazılarında klişe olarak özetlenip geçilen fedakar öğretmen! Tiplemesi, o da bu ülkenin insanı. Buradan bir çerçeve çizdiğimizde ben filmimi gerçeğe yakın buluyorum kısacası. Hatta memleket bu klişe bulunan fedakar öğretmen gibilerin yüzü suyu hürmetine ayakta kalabiliyor, bundan da eminim. Gerçek aşkların azaldığını pek düşünmüyorum. Yine var onlar. Sadece ortalık yerde görünmemeye çalışıyorlardır.

9) Yıllardır ezber ettiğimiz, Yeşilçam yapımlarından aşina olduğumuz kavuşamayanlara dair bir aşk hikaysiydi bizi karşılayan ama bir farkla; etnik kökeni farklı iki insandı bu defa başrolde bizi bekleyen, farklılıklarımızın zenginlik olduğuna derinden vurguydu belki de yönetmenin anlatmak istediği. Bir de, filmin sonunda Alma'nın büyümüş, piyano virtüözü olmuş halini göreydik ayrı bir tat katılırdı o zaman bu güzel filme, neden olmasın; Murat Bey belki bir sonraki filminde Alma'ya dair merakımızı giderir? (sarpimoleni)
M.S: Doğrusu bahsettiğiniz, hayal ettiğiniz şey, yani Alma’nın piyanist hali senaryomuzda mevcuttu hatta bir iki plan da olsa bir sahne çektim Cemile ile piyano çalarken, sanki konser veriyormuş gibi. Ama sonra bunun Popuç ve Mişkanın finali içinde çok da önemli olmadığı duygusu geldi bana. Daha önemlisi, Almanın o köyden çıkıp hayallerinin peşinden gitmesinin sağlanmış olmasıydı. Sonuçta Alma gidecek ve müzikle dolu bir hayat sürecekti. Bunu hissettik zaten. Seyircinin sonrasını hayal etmesi daha doğru geliyor bana ve ben filmin şu andaki finalinden memnunum bu yüzden. Ayrıca bu filmin hikayesi sanırım buraya kadar, biz başka bir yerinden umut dolu bir hikaye bulursak belki onu anlatırız Alma niyetine...

10) Film'in finaline gelince; bu kadar harika filmin artık son bulmaya yakın olduğu için nasıl bir hüzün çöktü içinize anlatabilir misiniz O duyguyu? (Hüseyin Alpata)

M.S:
Çok sevdiğim bir sözü var Ömer Kavurun. Bu sözle cevap vereyim size.
“Her film bitmiş bir aşk gibidir.”


Deli Deli Olma filminin yönetmeni Murat Saraçoğlu sorularınızı yanıtladı!



Benzer Konular

Görüntüleme:1129, Cevaplar:1

İlginizi Çekebilir >
Alt 12-05-2009, 21:11 #2

qamseLim

ÖZEL ÜYE

"Deli Deli Olma": Saklı sandıklar...


Bazı filmler vardır, ilk sahnesinden itibaren seyircisini yakalar ve film boyu bırakmaz. Özellikle açılışla beraber oyuncu seçimi, hikayenin ilginçliği veya orijinalliği, yönetmenin vizyonu gibi faktörlerin de etkisiyle merakımız ve umudumuz daha da artar. "Deli Deli Olma" da gerçekten umut veren, şiir gibi görüntüler eşliğinde başlayıp bir süre sonra (ki hikayenin kırılım noktaları) kimi zaafları dolayısıyla yalpalamaya başlayan ama finale doğru tekrar ayağa kalkmayı başaran bir film. "Deli Deli Olma", açılış ve final bölümlerindeki nitelikli ve potansiyelli sinemasal yapının, filmin bütününe yayılamaması sebebiyle gerçekten çok önemli olabilecek bir fırsatı kaçırmış, bu nedenle incelikli eleştirilmeyi hak ediyor.

Murat Saraçoğlu yönetmenliğini geliştiriyor
Yönetmenin ilk filmi olan "120"ye (2008) göre yönetmenlik sanatında önemli gelişmeler olduğu hemen dikkat çekiyor. "120" bir ilk film olmanın ve yönetmenin dizi kökenli olmasının sancılarını birçok bölümünde çeken bir filmdi. Neredeyse filmin ilk yarısına hakim olan en kitabi şekilde tarih dersi verme gayreti yüzünden, filmin asıl unsuru olan 120 gencin azimli ve kederli hikayesi kısmı ancak birkaç etkileyici ve aceleye getirilmiş sahneyle kotarılmaya çalışılıyordu. Yeri geldiğinde hem dramatik yönden etkileyici hem de komedi unsurları içeren nitelikli anlar yakalayabildiğini gördüğümüz yönetmen, maalesef bölümleri arasında dengesi olmayan senaryonun kurbanı oluyordu. "O Çocukları…"nda sinemasını bir adım öteye taşıyan Saraçoğlu, özellikle oyuncu yönetimi hususunda bir aşama kaydediyordu. "Deli Deli Olma"ya baktığımızdaysa, kesinlikle ilk iki filmine oranla çok daha olgunlaşmış ve sinema dilinin bazı göstergeleri yerine oturmaya başlayan, ama halen zaafları da gözle görülür olan bir yönetmenlikle karşılaşıyoruz.
Yönetmenin sinemasını en çok geliştirdiği alan kesinlikle teknik detaylar. "120"deki bazı sahnelerde karşımıza çıkan mizansen yaratamama veya dizi estetiğinden ödünç alma mantığından çoğu yerde kurtulabildiğini görmekteyiz. Özellikle kamerasını dinginleştirdiği, sözü geri plana itip oyuncuları ön plana çıkarttığı sahnelerde sinemasal olarak gerçekten etkileyici kareler çıkarttığını söylemeliyiz. Ayrıca perdedeki görüntünün estetik güzelliği haricinde, filmin ana temalarının altını, filmin anlatımında yeni bir boyut açan naif ve hüzünlü bir çizgiyle çizmeyi başarması, çok daha önemli bir erdem yönetmen için. Filmdeki birçok çatışma, derinlerindeki kederi ima eden görüntüler eşliğinde sunuluyor ve bu, filmin sinemasal gücüne de güç katıyor. Tabii ki burada yönetmenin en büyük yardımcıları sinemamızın iki dev ismi Tarık Akan ve Şerif Sezer'in mükemmel oyunculukları oluyor. Tarık Akan, "Gülüm" filmindeki sessizliğe gömülmüş, tepkisizleşmiş, harika performansından sonra, Mişka rolüyle yine sessizliğe gömülen bir karakterde karşımıza çıkıyor. Ve yine sinema tarihine geçecek bir performansta Mişka'nın tüm hüznünü ve yalnızlığını da, yaşlılığının getirdiği olgunluğu ve hoşgörüyü de kusursuz biçimde seyirciye yansıtabiliyor. Aynı şekilde Şerif Sezer köyün tamamını tek ayak üstünde tutan, etrafa korku salan delişmen kadının çılgınlığını da, o çılgın dış yüz ardındaki söylenememişlikleri, Mişka'dan daha da derinlere kilitlediği kederi de aynı ölçüde başarıyla hissettirebiliyor.
Filmin komedi karnesi iyi ama nasıl?
"Deli Deli Olma"nın bir noktaya kadar komedi-dram dengesini iyi götürdüğünü fakat bir noktadan sonra komedinin biçim değiştirerek ağırlığını koyduğunu söyleyebiliriz. Filmdeki komedi genelde iki çeşit olarak ortaya çıkıyor. İlki karakterlerin sanki konuşma dillerinin değişmez bir uzantısıymışçasına dillerinden düşmeyen, açık küfür içerikli sözleri. Her ne kadar söyleyenlerde herhangi bir yapaylığa rastlanmasa ve seyirciyi rahatça güldürebilse de, argoya dayanan bu tür bir komedi anlayışının rahatlıkla 'kolaya kaçma yöntemi' olarak nitelendirilmesi mümkün. İkinci mizah kaynağıysa Mişka'nın piyanosu. Burada da ilk anda piyano filmin önemli alt metin kaynağı olan zıtlıklar çatışmasında etkin bir araç konumunda kullanılırken, bir süre sonra salt espiri unsuruna dönüştürülerek asıl amacından uzaklaşıyor ve anlatımdaki etkisi silikleşiyor.
Yönetmen didaktik anlayıştan bir türlü kurtulamıyor
Yine "120" ve "O Çocukları…" ile bağlantılarsak, bu filmde de yönetmenin kimi yerlerde didaktizm tuzağına düştüğünü, üstelik çok kilit sahnelerde bu yanılgıya düştüğünden filmin değerini de aşağıya çektiğini belirtmek gerek. Özellikle piyano sınavı esnasında en klişe ve kaba insan ve sınıf kodlamalarına girişip, demode bir anlayışla kentli -yani kendini beğenmiş, ötekileştirme meraklısı olan- tiplemelere insanlık dersi verme çabasına giriyor ve maalesef filmin en zayıf sahnelerine imza atıyor. Yönetmenin sinemasında seçtiği konuların her daim çatışmalarla örülü oluşu derinlik açısından önemli potansiyeller taşırken, ne yazık ki elini taşın altına sokmaya çok da cesaret edemediğini görüp üzülüyoruz kaçan fırsatlar hususunda.
Alt metin zenginliği filmin en önemli yanı
"Deli Deli Olma", hikayesinin derinlerine baktığımızda, asıl ilgilenmemiz gereken detayları da bize fark ettirmeyi başaran bir film. Filmin azınlık kültürü ve hissiyatı, azınlıklara dışarıdan nasıl bakıldığı, yalnızlaşma, küçük umutlar ve idealler gibi önemsenecek konularda, günümüz gerçekliğiyle rahatlıkla bağlantı kurabilme fırsatı sunan yönleri olduğunu görüyoruz. Özellikle Mişka'nın müslüman köyünde kalan son Rus köylüsü olması üzerinden gidilerek azınlık temasına vurgu yapılıyor. Her ne kadar etrafındaki köylülerin çoğunun saygı ve sevgisini kazanmış olsa da, yine de uzaklardaki yeğeninin yani kendi kanından birisinin sesine duyduğu özlemi, Tarık Akan'ın destansı oyunculuğuyla derinlerimizde hissedebiliyoruz. Aynı topraklarda yaşanmasına rağmen komşu yerine işgalci sıfatının kimi zihinlerce silinemediğini görebiliyoruz. Bu noktada yapılabilecek birçok farklı okumadan birisi olan devlet-birey ilişkisine odaklanabiliriz. Pobuç karakterinin tüm zalimliği ve öfkesi yanında kendinden olmayana karşı tahammülsüzlüğü, toprak sevdası en temel ifadeyle devleti temsil ediyor diyebiliriz. Halkına karşı anlayış ve empati yerine salt egemenliği hedefleyen, kitle kültüründen çok yerel, farklılıklardan arındırılmış bir kültür hedeflemesiyle, Pobuç karakterinde adeta devlet simgeleştiriliyor. Buna karşın Mişka'nın atalarının vaktinde o toprakları işgal edip yerleşmelerine ve zamanla o yörenin yerel halkıyla dostluk bağlarının oluşmasına karşın, hâlâ kafir, yabancı, işgalci gibi tanımlara hapsedilmesi devletin yok sayıcı politikalarının günümüzde de örneklerine sıkça rastladığımız türlerinden birisi olarak görülebilir. Ve yine devlet (Pobuç) vaktinde gözünün yaşına bakmadığı, ötekileştirdiği vatandaşının (Mişka) kıymetini ancak canını aldıktan sonra, 'ağıt' formunda teslim edebiliyor, ona olan sevgisini ancak gecikmiş bir şekilde ortaya koyabiliyor. Eminim bu da günümüz politikasında rahatlıkla karşılığını bulabileceğimiz çarpıcı örneklere işaret etmekte.
Bunun yanında filmde piyano ile bağlama arasındaki karşıtlık, yerel-yabancı, Doğu-Batı gibi bildik çatışmaları besleyen bir işleve sahip. Rahatlıkla piyanonun bağlama karşısında Batı'yı, mantığı, daha zengin düşünceyi temsil ettiğini söyleyebiliriz. Bu noktada, filmin şirazesini kaybetmesinin nedenlerinden birisi de müzikle kurduğu ilişki aslında. Filmin hangi temele oturacağı hususunda kafası gayet karışık olan yönetmenin Elma karakterinin gelişiminde müzikle kurduğu ilişkinin altını dolduramaması kaçırılan bir başka fırsat oluyor. İki kültür arasında müziğin çok önemli bir birleştirici unsur ve sıkışmışlıktan kurtulma adına etken bir araç olarak düşünülmesi ne kadar dikkate değerse; müziğin popülist kulvarlarda harcanması bir o kadar hatalı bir tercihe işaret ediyor. İdealler uğruna sarf edilen azim ve sistem karşısında dik durma gibi kilit noktalarda yine küçük oyuncu Cemile Nihan'ın iyi performansıyla önemli bir aşama kaydediliyor. Fakat karakterin müzikle kurduğu ilişkinin, büyük ölçüde komedi yapısı üzerinden anlatılma çabası, hem piyanonun işlevselliğini zedeliyor, hem de müziğin karakterinin ruhuna zerk olması gibi olmazsa olmaz bir ayrıntı atlanmış oluyor.
Son noktaya geldiğimizdeyse, film sürükleyici hikayesinin yanı sıra, özellikle azınlık olma hali üzerine sorular sormamızı sağlıyor. Belki Mişka'ya işgalci gözüyle bakan Pobuç'u anlayabiliyor veya olaylara onun penceresinden baktığımızda ona hak verebiliyoruz. Ama asırlar önce gelip yine işgal yoluyla yerleştiğimiz ülkemizdeki azınlıkların durumlarının bazen Mişka'dan farklı olmadığını göz önüne aldığımızda, azınlıklar hususunda ülkenin doğusunda ve batısında benzer sıkıntıların yaşandığını görüp, takkemizi önümüze koyup bir kez daha düşünüyor muyuz acaba? İşte film bu noktada bittiği yerde, sinema salonunun dışında bir kez daha başlıyor.





Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 18:47 .