Yönümüz
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Tatlı Portal Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 23-02-2014, 21:25 #1

Greenstreetholigans

Deneyimli

Yönümüz



Türkiye Cumhuriyeti'nin ilerlemesi hangi yöne doğru olacaktı? Yeni devlet kurulurken, Milli Mücadele döneminde Büyük Millet Meclisi'nde ve bunun çalışmalarında da devletin felsefesi, ilerleyeceği yönün mücadelesi vardı.

Meclis, iki gruba ayrılmıştı. İkinci grup, yani devletin felsefesini İslamcı anlayışta düşünenler yavaş yavaş idareden uzaklaşacaktı veya uzaklaştırılacaktı ama Meclis'teki iki grup arasında yaşanan mücadelelerden en önemlilerinden biri de eğitimde yaşanıyordu. Çünkü eğitim sayesinde gelecek nesiller yetiştirilecekti ve devletin felsefesi eğitim üzerinden nesillere aktarılacaktı.

1921 yılında Ankara'da Maarif Kongresi toplandı. Kongre birçok yönden önemliydi. Bana göre en önemli yanı, Yunanlılar Eskişehir'i de geçmiş ve Polatlı'ya yaklaşmışlardı ve kongre toplanıyordu. Kongreye katılımın tüm yurttan olması esas alınmıştı lakin devletin bir bütçesi olmadığı için katılan eğitimcilerin birçoğu kendi imkanlarıyla gelmiştir ki katılım çoğunlukla Ankara'dan olmuştur. 250 civarında eğitimci ile Milli Mücadele'nin en zorlu günlerinde eğitimcilerin bu toplantısının özelliklerinden biri şunu göstermekteydi: Milli Mücadele'ye inanç tamdı. Yeni Türk devleti kurulacaktı. Kurulacağına inanıldığı için de yeni devletin eğitim planlaması yapılacaktı. Tabi kongre planladığı kadar uzun ve detaylı olmadı çünkü Yunanlılar'ın ilerleyişi ve savaşın en kritik safhasında olması etkiledi ve 2 hafta gibi kısa bir sürede bitti.

2 hafta süren kongrede birçok konu tartışıldı. İşlenecek derslere kadar birçok konu görüşüldü. Mustafa Kemal'in bizzat katıldığı ilk günde, Mustafa Kemal tüm eğitimcilerle teker teker görüşmüştü. Bu, eğitime ve eğitimcilere verilen önemin somut göstergesiydi. Mustafa Kemal'in açılış konuşmasında da belirttiği şekilde, yeni devletin yönü, eğitim felsefesi şu şekilde olacaktı: Geçmişin batıl inançlarından, sığ hale gelmiş eğitim anlayışından ve Batı'nın etkisinden uzak, Türk'ün kendi özünü yansıtacak bir eğitim anlayışından bahsediliyordu.

Kongrenin sancısı ise Meclis'te yaşanacaktı ve kongre için büyük çabalar gösteren -günümüzdeki adıyla- Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver istifa edecekti. Bahsini ettiğim iki grup arasındaki tartışma kongreye yansıyacaktı. İslamcı grup, devlet daha resmi olarak kurulmadan bile devletin yeni anlayışının karşısındaydı. Kongrenin bütçesinden, bakanlığın iyi çalışmadığından dem vurularak Hamdullah Suphi'yi güvenoylamasına iten bir sürece yol açtılar. Hamdullah Suphi, gereken güvenoyunu almıştı lakin karşı tarafında sayıca çok olmasından ötürü istifa edecekti.

Türkiye Cumhuriyeti, yönünü resmi olarak kurulmadan Milli Mücadele döneminde belirlemişti. Türkiye Cumhuriyeti, Türk'ün kendi kültürünü, tarihini, maddi ve manevi değerlerini kapsayan bir yol izleyecekti. Çağdaş Dünya'ya, kendisi olarak ilerleyecekti. Lakin içeride mücadele sürüyordu.

Cumhuriyet ilan edildikten sonra II. Meclis dönemine girildi. İslamcılar gitgide uzaklaştırılıyordu ve devlet, kendi özüne doğru yol almak için, Atatürk'ün çizdiği yolda ilerleyecekti.

Burada kendi özüne yaklaşmaktan sapılıp, daha çok Batıcılığa ilerlendiği eleştirileri yapılsa da ben buna çoğunlukla katılmıyorum. Atatürk döneminde TDK ve TTK açılarak devletin kendi özünü araştırması, dilini araştırması, uygulaması için tüm adımlar atılmıştı. Sadece çağdaş Dünya ile aynı yolda ilerlemek için Batı'dan gereken inkılaplar alındı.



Benzer Konular

Alman_ Bunu beğendi.
Görüntüleme:2221, Cevaplar:29

İlginizi Çekebilir >
Alt 24-02-2014, 01:07 #2

Yönetmen

Karmate


Çağdaş dünya ile aynı yolda ilerlemek için hep batı yardım etti zaten.

Biz medeni hukuku Hollandadan,
Ceza hukukunu italya'dan
1.Dünya savaşı yılında ordumuza Almanya'dan subaylar vs vs. bir çok uygulmada hep batı örnekleri aldık. Doğru olanda buydu zaten. Biz kendi fikrimizi ortaya koyacak güce ve zekaya her zaman sahip olan bir milletiz ama nedense bizim aklımıza gelen, avrupada faaliyete giriyor..





Alt 03-03-2014, 16:50 #3

Greenstreetholigans

Deneyimli


Batı ve Türkler

Biz Türkler olarak Batı(Avrupa) ile ilişkilere ne zaman başladık? Osmanlı İmparatorluğundan ötesine tarih gözüyle bakmayı pek beceremediğimiz için herhalde Bizans ile yapılan mücadeleleri söyler birçok kişi. Ama bizim Batı ile olan mücadelemiz yaklaşık olarak 1800 yıllık bir mücadeledir.

Kavimler Göçü ile Türkler, boylar halinde batıya yönelmişlerdir. Bu yönelmenin çeşitli sebepleri vardır lakin üzerinde durup konuyu dağıtmak istemiyorum. Türk boyları batıya doğru ilerledikçe ilerledikleri yönde önlerinde bulunan kavimleri (Astrogot, Vizigot) de batıya doğru sürükleyerek Avrupa kıtasında yani devrin Roma İmparatorluğunda büyük karışıklıklar yaşanmasına sebep oldular. Bir yanda da günümüzdeki Avrupa'nın temellerinin atılmasına vesile oldular.

Roma İmparatorluğu yaşanan bu karışıklıklar sonucu ikiye bölünecek: Batı Roma ile Doğu Roma(Bizans).

Binlerce yıllık tarihte çok kısa süren Çin esareti dışında hep bağımsız devlet teşkil etmeyi başarmış olan Türk milleti, Karadeniz'in kuzeyinden itibaren yapılanacak ve Avrupa Hun Devleti'ni kuracaklardır. Balamir önderliğinde Karadeniz'in kuzeyinden itibaren Avrupa'ya ilerleyeceklerdir hatta kuzeyde Baltık Denizi'ne kadar hakim olacaklardır. Günümüzdeki Rusya'nın batısı ile Avrupa'nın iç kesimlerine kadar olan geniş topraklara hakim olacaklardır.

Kısa sürede Doğu Roma ile Batı Roma'ya üstünlüğünü kabul ettiren Hunlar, Attila ile en parlak devrini yaşayacaktır: Doğu Roma vergiye bağlanacaktır ki Attila'nın istediği an Kostantinapolis'i istila edeceğini de bildikleri için yüksek vergilere boyun eğeceklerdir. Batı Roma ile iyi ilişkileri hedeflese de Attila, belli bir süre sonra Viyana'yı alacaktır. Evet, Osmanlı'nın kapısından döndüğü Viyana'yı Avrupa Hunları fethedecektir. Hatta Attila, İtalya'nın içlerine kadar ilerlemiştir. Batı Roma'yı savaş meydanlarında ezerek ilerleyen Attila Roma'nın kapısında durduranlar arasında Papa bile vardı. İltifatlar ve büyük ganimetler ile Attila'yı ikna ettiler.

Hunlar'ın bu parlak devri Attila'nın ölümünden sonra taht kavgaları ile yavaş yavaş sona erecektir. Hunlardan geri kalan Türkler ise Bulgar devletinin oluşumunda ve Macaristan'ın temellerinde bulunmaktadır.

Hunlar'ın bir diğer en önemli tarihi özelliği ise şudur: Kafkaslar üzerinden Anadolu içerisine ilerlemişlerdir. Hatta Suriye topraklarına kadar girdikten sonra tekrar Karadeniz'in kuzeyine dönmüşlerdir. Fetih amacıyla hareket etselerdi muhtemelen Anadolu'ya yerleşirlerdi.

Hunlar'ın Avrupa ile mücadelesinden sonra tekrar Orta Asya'daki medeniyetimize dönmüşüz ama Orta Asya'daki Türk boyları bu defa İran üzerinden Anadolu'ya akacaklar. Bunu adım adım söyleyecek olursak Karahanlılar ve Gazneliler'in bir nebze batıya taşıdığı boylar, Selçuklular döneminden itibaren büyük kitleler halinde Anadolu'ya doğru ilerleyeceklerdir. Türkler'in Anadolu'ya kalıcı olarak yerleşmesinde Selçuklu başarısı kadar Moğol istilasının da payı vardı çünkü Moğol yıkımından kaçan Türkler Anadolu'ya doğru ilerliyordu, iskan ediliyorlardı.

Selçukluların, Anadolu'ya yerleştirdiği Türklerin Bizans ile mücadelesinde gitgide ilerleyecekler ve Osmanlı'nın kuruluşundan kısa bir süre sonra Gelibolu'da Çimpe kalesini almasıyla beraber alevlenecektir. Artık Türkler, tekrar tüm Avrupa ile mücadeleye girişecektir. Yaklaşık 1000 yıl sonra Balkanlarda, Avrupa'nın iç kesimlerinde Türk atları yeniden koşmaya başlamıştır.

Osmanlı'nın Avrupa'daki fetihleri Bizans'ı yıkmak ve Viyana'ya kadar ilerlemekle özetlenebilir. Viyana faciasından sonra Osmanlı için önce duraklama sonra gerileme devri başlamıştır. Avrupa'ya karşı olan üstünlüğümüz birkaç yüz yıl sürdükten sonra birkaç yüz yıl sürecek olan bir gerileme başlamıştır.

Osmanlı'nın yıkımından ve Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Avrupa ile olan mücadelemize yeni ve barışçıl bir sınırlar çizdik. 1950lerin sonlarından itibaren günümüzdeki adı AB olan topluluğun peşinde dolaşıp duruyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti olarak yönümüzü Avrupa'ya ve daha geniş kapsamıyla Batı'ya çevirdik. Çünkü çağdaş ve ilerlemiş medeniyet onlardadır. AB'nin kapısında olan mücadelemiz sürüyor. Geçmişte olduğu gibi atlarımız olmasa da belki arabalarımız -bize ait değil ama- Avrupa'da koşacaktır. Belki...




Alman_ Bunu beğendi.

Alt 10-03-2014, 19:23 #4

Greenstreetholigans

Deneyimli


Türk Sporu

Sporun insanlar için ne kadar önemli olduğunu, ne kadar faydalı olduğunu anlatmaya kalkışsam sayfalar dolusu bilgi dökülebilir ortaya. Spor ne kadar önemliyse sporcu da o kadar önemlidir. Sporun ve sporcunun önemini Atatürk şu sözüyle dile getirmiştir:
Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.

Cumhuriyetin ilk adımını attığımız 19 Mayıs tarihi, gençlere ve spora armağan edilmiştir. 19 Mayıs'ın Gençlik ve Spor Bayramı olmasın da Beşiktaş'ın da öncülüğü mevcuttur.

Spora bu kadar önem vermiş bir ülke olarak şu yıllarda spordaki ve sporcularımızdaki durumu içler acısı olarak görmekteyim. Ülke olarak her geçen gün daha da kötü bir noktaya ilerliyoruz.

Sporun ruhu olarak nitelendirilen olimpiyat karnemizde durumumuz pek parlak değil. Ata sporumuz güreşte başarısız bir olimpiyat geçirdiğimiz yetmediği gibi günlerce madalyaya hasret kaldık. Çok bilmiş köşe yazarlarımız ise olimpiyatlar neye yarar ki, hayatta bir faydası mı var şeklinde insanların zihnini yanlış yönlendiriyorlardı.

Aynı insanların yaklaşık bir sene sonra olimpiyat sevdalısı olmaları da siyasi bir yalakalığın ürünüdür. Olimpiyatlarda son turda elendikten sonra olimpiyat sevdalısı kesilip, ötekileri eleştirenlerin olimpiyat ruhundan dahi haberdar olmaması acıdır. Eleştirenlerin bir sene önce olimpiyat neye yarar ki demeleri daha da acıdır.

Kış olimpiyatlarındaki durumumuzu ise daha da kötü görüyorum. 6 kişiyle katıldığımız son olimpiyatta 2 sporcumuz devşirmeydi. Madalya beklentimiz yoktu ki aksi de olmadı lakin şunu düşünmek gerek: Kaç kişi ilgilendi kış olimpiyatlarıyla?
3-5 ay önce olimpiyat sevdalısı kesilen memlekette kaç kişi izledi hockey maçlarını, kayakları...

Olimpiyatlardan ve birçok branştan uzak bir milletiz. Peki, futbolsever olarak nitelendirildiğimiz halde gerçekten öyle miyiz?
Stadlarımızın doluluk oranlarına baktığımızda futbolseverliğin yanından bile geçemiyoruz. Kahvehane köşelerinde küfrederek maç izlemek futbolseverlik oluyorsa az da olsa futbolseveriz diyebilirim ama sevdiğimiz şey futbolun neyi?
Sahalarda izlediğimiz bir futbol mu var?
Maçlardan sonra hakemleri konuşmak için hazırlanıyor tüm programlar, insanlar... Hakemleri konuştuğumuz bir ortamda futbolu görmezden geliyoruz. Konuşacak bir futbolumuz da yok gerçi. Şikenin lekelediği bir ligimiz var ve tüm bunların kavgasına, muammasına rağmen ilerleyen -birilerinin para kazanması için- ligimizi izlemek ne kadar zevkli oluyor?
Kavganın, gürültünün eksik olmadığı saha dışı ve saha içinde futbol mu izliyoruz?
Biz başka bir şeyi seviyoruz, futbolu değil. Birilerinin para kazanmasına aracılık eden futbolu sevmemek gerek. İspanya'da birkaç sene önce bir futbolcu futbolu bırakmıştı. Gerekçesi şuydu: Futbol paraya batmış.

Futboldan diğer branşlara geçelim. Sıcak haber olarak aklımda kaldığı için ilk bunu söyleyeyim, ampute takımlarından birindeki bir oyuncumuz elinde sigarayla hakem dövmüş. Sporcularımız gerçekten ahlaklı mı artık?
Basketbolda takımlarımızın yıldız oyuncuları dopingli çıkıyor.
Olimpiyatlarda altın madalya kazanan atletimiz, dopingden dolayı şuan ömür boyu men cezasını yemek üzere.
Akdeniz Oyunlarında bayrağımızı taşıttığımız güreşçimiz de ırkçılıktan dolayı bir sonraki olimpiyatlara katılamama tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Kendi insanına hakaret eden siyasi bir yalakalık ürünü güreşçiyi, bayrak taşımakla ödüllendiren yönetici zihniyetimizi de sporcularımızla beraber değerlendirmeye tabi tutarsak çok mu efendi, zeki, ahlaklıyız artık?

Voleybol, hentbol, tenis, badminton ve daha nice sporlara maalesef ilgi göstermeyen bir milletiz. Salonlarımız, tribünlerimiz insana hasret kalmış gidiyor.

Açık olmak gerekirse ben de soğudum bu memlekette spordan. Yıllar önce Formula-1 izlerdik televizyonda. Tüm aile bir pilotu paylaşmıştık. Her yarışın peşinden koşardık, yarıştan sonra laflardık. Ama artık öyle değil. Hafta sonları bir spor keyfimiz de yok artık çünkü artık her şey şifreli, paralı yani paralı. Spor zevki yaşayabilmek için de para vereceğiz yani. İspanya'daki futbolcu ne kadar da haklıymış ama eksik söylemiş, spor paraya gömülmek üzere.

Paranın, şikenin, dopingin, ırkçılığın ve her türlü usulsüzlüğün yaşandığı ülkemizde, sporsever olmak -buna çalışmak- zor iş, imkansız oldu artık. Zaten artık sporu da spor için yapmaz hale geldik. Bari yürüyelim, bu da bir spor, hem de ücretsizinden. Yürüyerek yetişiriz belki çağdaş spor ülkelerine...





Alt 15-03-2014, 17:15 #5

Greenstreetholigans

Deneyimli


Medyanın Gücü

Medya, TDK'deki tanımıyla iletişim araçları, iletişim ortamıdır. İletişim çağındaki yaşadığımızı düşünürsek medyanın ne kadar önemli olduğunu anlamakta zorlanmayız.

Medya sadece günümüzde önem kazanan bir şey değildir. Tam olmasa da yaklaşık yüzyıldır gitgide önem kazanan bir güçtür. Medya günümüzde öyle bir güç ki artık küresel medya ile tüm Dünya istenildiği gibi yönetilmektedir. Bunu yerel düşünecek olursak ülke medyasıyla da ülkeyi istediğimiz gibi yönetebiliriz, yönetmeye çalışırız.

Demokratik rejimlerde halkın bilgi sahibi olması, doğru bilgiye ulaşması önemli bir şeydir. Demokrasi de bunu gerektirir lakin günümüz demokrasisinde birçok ülkede bu mevcut değildir. Ama demokraside halk, yönetime ortaktır. En azından teoride böyledir ama uygulamada maalesef aksi istenmektedir. Çünkü bilinçsiz insan topluklarına -seyirci toplum- ihtiyaç vardır. Yoksa yönetenler istediği gibi hareket edemez. Aksi bir durumda ise halk örgütlenir, bilgiye ulaştıkça yönetime ortak olmak ister. Bunun içindir ki bilgi kavramı önemlidir, bilgiyi halka aktarmak önemlidir, medya önemlidir.

Otoriter rejimlerde ise bunun tam tersi olarak halk verilen bilgiye rıza göstermiştir, kabul etmiştir. Halk yönetimden men edilmiştir.

Totaliter rejimlerde copun işlevini demokratik rejimlerde de propaganda görmektedir. Propaganda ise medyanın gücüyle halka ulaştırılmaktadır. Bu bilgiden ülkemize baktığımızda ise her ikisini de gördüğümüzü söyleyebilirim. İktidarın kendinden gördüğü kişiler medya üzerinden propagandaya maruz bırakılarak hayali düşmanlarla, istenilen bilgilerle donatılırken ötekileştirilen kitleye ise polis devleti tanımına uygun olarak polisin şiddeti, copu ile yüklenilmektedir.

Buna benzer durumlara Dünya çapında da rastlamaktayız. Amerika'nın küresel terörizmle mücadelesinden önce yaptığı propagandalar gibi mesela. Irak'ta kimyasal silah haberleri ile Dünya çalkalanırken Irak'tan kimyasal silah çıktığına dair bir habere ulaşabildik mi operasyondan sonra?

Medyanın gücü, yöneticilere şu alanda lazımdır:
Günümüzde silahla savaş masraflıdır. Soğuk savaş döneminden beri sessiz bir savaş vardır. Bu sessiz savaşın alanı ise zihinlerimizdir, yani beyinlerimizdir. Beynini yönetenlerin idaresine kaptıran bir birey artık bir kukladır, uzaktan kumanda ile yönetilen bir robottur. Beyinleri istenilen bilgiyle doldurup yönetmenin de en meşru yolu ise medya ile olur.

Meşru olmayan yollar da mevcuttur. Hormonlar, ilaçlar, mikrodalga yayınlar... Bu konuda ABD'yi de uyandıran en önemli örnek 1960'da Sovyet Rusya'daki Amerikan elçisinin ölmesidir. Sovyet Rusya, bu ölümü elektronik dalgalarla başarmıştır.

Beyinlerimizin gücünün ne kadar önemli olduğunun farkında olan yöneticiler, medya için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Yönetilenler de bu gücün farkında olmalılardır.

Toplumdaki her bireyin kendini yalnız hissetmesini isteyen ve çalışan yöneticiler, bunun için medyayı kullanmaktadır. Aksi halde toplum uyanacaktır, birlik olarak örgütlenecektir ve yönetime katılmak isteyecektir. Bunu hangi yönetici ister?

Medya insanı uyutmak için görevlendirilmiştir. Toplumlar uykudayken sevimlidir.

Medya insanı asıl olaylardan uzak tutmakla görevlendirilmiştir. Topluma gösterilenler gereksiz bilgi yığınlarıdır. Asıl haberler, medyada çıkmayan haberlerdir. Sonuçta, beynimizi dolduran bilgileri çoğunlukla medya yoluyla almaktayız.

Bu konuda ülkemiz medya özgürlüğü olarak eleştirilmektedir. Yandaş medya denilen bir grup ile iktidarın sözcülüğü yapılmaktadır. Halk, yalan bilgilerle donatılarak bir uyku haline girdirilmektedir ya da başka bir deyişle iktidarın kontrol ettiği bir robot haline gelmektedir.

Ülkemizde yandaş medyayı, yandaş iş adamları yönetmektedir. Doğan grubunun bir medyası, Demirörenlerin bir medyası, cemaat denilen grubun bir medyası... Bunlar, halka kendilerine dayatılanları dayatmaktadır. En acı veriye ise geçtiğimiz hafta ulaştık. RTÜK, TRT'yi uyarmış. Gerekçesi ise şu:
TRT'nin yayınlarında Akepe %90 pay alırken diğer partiler sadece %10'da kalmıştır. TRT'nin devlet televizyonu olduğunu düşündüğümüzde medyaya uygulanan baskı somut rakamlarla gözler önüne serilmektedir. Ya da geçtiğimiz haftalarda Fatih Altaylı'nın bir kanalda söylediği sözler:
"Sadece biz değil tüm medya baskı altında, hepsi istenileni yapıyor."

Günümüzde medya büyük bir güç olmuştur ve bu gücün, hedefi beyinlerimizdir.
Özgür bir şekilde düşünebilmek için, beynimizi bu güç savaşında güçlü tutmalıyız. İnsanın canlılar aleminde en büyük farkı aklıdır. Aklımızı istediğimiz gibi kullanmamızı istemeyen yöneticilere karşı uyanık olmalıyız. Beynimize sahip çıkmalıyız.





Alt 22-03-2014, 13:33 #6

Greenstreetholigans

Deneyimli


Dünya Savaşları

Tarihi bir yerden kesip de başlamak doğru değildir. Bunun için dünya savaşlarının öncesi de önemlidir. Çünkü tarih bir sebepler zincirinden ibarettir.

Birinci Dünya Savaşı'nı ele alacak olursak birden çok sebebi var. Sömürgecilik yarışı ve Avrupa'nın belirli çıkarlar doğrultusunda gruplaşmasıdır.

Avrupa'nın gruplaşmasının temelleri birkaç yüz yıl önceye dayanmaktadır. Westphalia Antlaşması gruplaşmanın temelleri, devletler arasında belirli bir sistemin temelleri atılmıştır. Yapılan savaşlar sonucunda devletlerin, Avrupa'nın haritasının değişmesi azalmıştır ya da belirli devletlerin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılmıştır. Bunun en somut örneği Napolyon'dan sonraki Avrupa'da görülebilir. Napolyon'un aldığı tüm topraklar Viyana Kongresi ile dağıtılacaktır.

Almanya'nın milli birliğini sağlamasından sonra hızla sömürge yarışına girişiyle İngiltere ile Fransa birbirine tutunmaya başladı. Çünkü Alsas-Loren bölgesi Fransa ile Almanya arasında rekabet edilen bir bölgeydi. Aynı şekilde İngiltere ile Almanya arasında da büyük bir sömürgecilik, ekonomik rekabet başlamıştı. Almanya'nın hızla gelişmesi ve silahlanması Fransa ile İngiltere'yi bir araya getirdi. Almanya ise bu ikiliye karşı Rusya ve Avusturya-Macaristan ile antlaşma yapmıştı lakin Balkanlar üzerinde rekabeti olan iki devleti bir arada tutmak Almanya için kolay olmadı ve sonunda antlaşma bozuldu. Almanya ile Avusturya-Macaristan birlikte kalırken, Rusya antlaşmadan çekildi. Rusya'nın çekilmesiyle karşı gruba geçmesi de çıkarları doğrultusunda kısa sürede gerçekleşti. Böylece İtilaf devletleri denilen grubumuz oluşmuştu. Almanya'nın dengeleri lehine çevirmesi gerekiyordu, İtalya'yı ikna ettiler ve Osmanlı ile yakınlaştılar. Lakin İtalya'nın da grupta kalması zordu çünkü İtalya'nın da Balkanlar üzerinde çıkarları vardı. Bundan dolayı Almanya bir kez daha Avusturya-Macaristan ile kalıyor, İtalya'yı da İtilafların gizli antlaşmaları sonucu ikna edildiğini görüyoruz. İtilaf grubuna karşı Avrupa'nın ortasında savunmasız bir şekilde kalan Almanya savaş planlarına çok erkenden başlamıştı. Buna göre:

Almanya'nın batısı ve doğusu açıktı. Fransa ve Rusya sıkıştırabilirdi. Bunun için Almanya kısa sürede Fransa'yı ele geçirip, doğuya odaklanmayı planlıyordu. Önce Fransa, sonra Rusya şeklinde taktik belirlemişti kendine.

Avrupa devletleri bu şekilde kaynarken savaşın başlangıcı Avrupa'nın en çok kurcalanan bölgesinden geldi: Balkanlardan.
Avusturya-Macaristan, Sırplara savaş ilan etti. Sırplara savaş ilan edilmesinden dolayı Slavların savunucusu olan Ruslar da Avusturya-Macaristan'a savaş ilan etti. Ruslar savaşa müdahil olunca Almanya da Ruslara savaş ilan etti. Almanya da savaşa müdahil olunca Fransa ile İngiltere'de Almanya'ya karşı savaş ilan etti. Almanlar zayıflıkları karşısında Bulgaristan ve Osmanlı'yı da savaşa katacaklardı.

Almanya, savaştan önce planladığı gibi Fransa'ya saldırdı, Fransa'nın üzerine ilerledi. Almanya'yı batıda durduran sadece Fransa olmadı, Fransa ile beraber İngiltere ordusu oldu. Doğuda ise Avusturya-Macaristan, Ruslara karşı bir ilerleme gösteremediği gibi toprak da kaybediyordu. Almanya, Ruslara karşı da saldırıya geçerek büyük bir üstünlük kurdu. Aynı şekilde İtalya üzerine de harekat gerçekleştirdiler. Doğuda ve batıda yıpranan Almanya vardı. Savaş uzadıkça madde ve insan gücü azalıyordu, İtilaf devletlerine ise aksine sömürgelerinden büyük bir kaynak akıyordu. Bu noktada Osmanlı devleti kartını kullandı Almanya lakin Osmanlı üzerinden yapılan harekatlar başarılı olmadı. Osmanlı, Ortadoğu'da kaybetti.

Savaş ilerledikçe her şey Almanya'nın aleyhine gelişiyordu. Almanya batıda ilerleyemiyordu, yapılan savaşlar can ve mal kaybına neden oluyordu. Orduda bitiklik belirmeye başladı. Sadece orduda değil, devlette de baş gösteriyordu. Doğuda Rusları savaş dışı bırakmışlardı lakin savaş batıda bitecekti. Almanlar için bir tehlike daha belirmişti, deniz savaşlarından dolayı ABD'yi de kendine rakip etti. Batı cephesinde işler yolunda gitmiyordu.

Bunun farkında olan Almanlar büyük bir saldırı planladılar. Lakin kendi içindeki çalkantılarla beraber Almanlar için savaşın sonu yavaş yavaş belirmeye başladı. Sadece Almanlar için değil tüm İttifak devletleri için son gelmişti artık.

Savaşın sonunda Avrupa yıkılmıştı. ABD, kahramanlığın ilk adımını atmıştı. Wilson İlkelerine rağmen kaybeden devletlerle ağır antlaşmalar imzalanmıştı. Bu savaşın sonuçları ve yapılan antlaşmalar İkindi Dünya Savaşı'nın sebebi olacaktı. Versay Antlaşması, Almanlar ve Hitler için büyük bir onur meselesi olacaktı ki bunu 2.Dünya Savaşı'nda Fransızlara imzalattıkları antlaşmada da belirli edeceklerdi. Versay Antlaşmasının imzalandığı vagonda Almanlar, Fransızlara antlaşmayı imzalatacaktı.

İlginç olan bir şey de şudur ki, savaşın kahramanı ABD idi. Savaşın büyük bir kısmını seyirci olarak geçiren ABD, Fransa ve İngiltere ile beraber Almanya'ya üstünlük kuruyor ve kahraman oluyordu. Gerçekten böyle miydi? 3 ülkenin birlikte ilerleyerek Almanya'yı alt edebilmesi Almanya için yenilgi olsa da Almanya üçüyle başa çıkabilecek bir güçte olduğunu gösteriyordu. Bunu çok kısa sürede başarması ise ayrı bir takdir idi. Lakin kaybettikleri büyük bir savaştı. Almanya, tek başına savaşı kazanamadı. Belki de Hitler, Kavgam'da dediği gibi haklıydı, Almanya sadece Avusturya ile bu savaşa girmemeliydi.

Fransa, İngiltere ve Rusya'yı alt eden Almanya, kendi gücünden yiyordu. ABD de karşı tarafa geçince yıpranan tüm devletlerden üstte gözüküyordu. Bana göre bir aldatmaca bu, ABD ile Almanya'yı başa baş şekilde görmek isterdim.

II.Dünya Savaşı bir sonraki yazımda olur umarım.





Alt 28-03-2014, 23:15 #7

Greenstreetholigans

Deneyimli


İkinci Dünya Savaşı 1939-1945

Birinci Dünya Savaşı'nın Almanya'ya yüklediği tüm sonuçlar, İkinci Dünya Savaşı'nın ana sebebi sayılabilir. Bunun dışında yeniden şekillenen Dünya'da Japonya da önemli aktörler arasına girdi ve Asya'da işgallere başladı, imparatorluklarını taçlandıracaklardı. Mussolini ile İtalya, Kuzey Afrika ve Balkanlarda yayılmak istiyordu. Ve Almanya, Führer Hitler'in Yahudi ve komünist karşıtı iç politikası, dışarıda önceliği Alman kanı taşıyan ulus olan Avusturya'ya verdi. Buna ilaveten Almanlarda büyük bir Fransız düşmanlığı da vardı. Fransızlarda da Alman düşmanlığı vardı. Rusya yeni rejimini yaymak isterken Dünya yeniden alevlenmeye başlıyordu.

Savaşı tetikleyen ülke Hitler'in Almanyası -Üçüncü Reich- oldu. Almanya'nın Avusturya ve Çekoslavakya işgallerine ses çıkart(a)mayan Fransa ile İngiltere, aynı tepkiyi Polonya'nın işgaline karşı göstermediler ve Almanya'ya savaş ilan ettiler. Polonya'yı Ruslarla beraber kısa sürede işgal etti Almanlar. Diğer tarafta ise İtalyanlar Afrika ve Balkanlarda ilerlemek için harekete geçti. Uzak Doğu'da ise Japon yayılması Avustralya yönünde ilerliyordu.

Burada Hitler'in savaşla ilgili birkaç görüşüne değineyim. Savaşa zorlandığına dair ibareler de var. Ayrıca biz savaşı istediğimiz vakit başlatmazsak, karşı tarafın istediği vakitte savaşmaya mecbur olacağız şeklinde ifadeler de mevcuttur.

Almanların işi yine zordu, aynı devletler Rusya dışında karşısındaydı yine. Bu defa yanındaki devletler daha güçlüydü. Birinci Dünya Savaşı'nda gerçekleştiremediği saldırı planını bu defa çok kısa sürede gerçekleştirecekti. Fransa'yı çok kısa sürede işgal ettiler ve ilk savaşın intikamını aldılar. Ağır şartları olan Versay'ı imzaladıkları vagonda, Fransızlarla antlaşma yaptılar. Bununla da kalmadılar, İngilizlere de askerlerini adaya kaçırttılar. Batı Avrupa, Almanların kontrolündeydi. Almanya, kısa sürede İngiltere'yi de dize getirip Rusya'ya yönelmeyi planlıyordu. Bunun için hava harekatlarına giriştiler ama Kraliyet Hava Kuvvetleri, Almanlara üstünlük tanımadı. İngiltere ile Batıda durumlar dengedeydi.

Almanlar doğuda Rusya ile olan antlaşmayı bozdular. Bunun iki taraf için de belirtileri vardı. Almanya yönünde büyük bir Rus ordusu vardı. Almanya da İngiltere ile sınırlar oturduktan sonra doğuya da yayıldı ordu olarak ve Ruslara baskın gerçekleştirerek kısa sürede büyük esirler alarak ilerlediler. Meşhur Barbarossa Harekatını Hitler'in yanlış stratejisi baltaladı. Önlerinde Moskova açıkken Hitler orduları kuzeye ve güneye dağıttı. Yaklaşan kışla beraber Alman orduları Sovyetlere Moskovanın önünde yenildiler ve Almanlar için doğuda büyük bir gerileme başladı.

Almanya için savaşın kötü haberine Japonlar vesile oldu. Pearl Harbour'dan sonra Almanlar da ABD'ye savaş açtı. Uzak Doğu'daki Japon yayılması, Midway harekatından sonra gerilemeye başladı Japonlar. ABD'nin Japon iletişim sistemini deşifre etmesi Midway savunmasını kolaylaştırdı ve savaşın kaderi ABD lehine ilerledi.

İtalya ise istenilen başarıları sağlayamadı. Bundan dolayı Balkanlara ve Girit'e Almanlar saldırdı. Kuzey Afrika'ya Afrika Kaplanı lakabı kazanacak Erwin Rommel komutasında orduyla yayıldılar lakin El-Alemain savaşından sonra Almanlar da Kuzey Afrika'da gerilemeye başladılar.

Almanlar İspanya dışında tüm Avrupa'yı fethetmiş sayılırdı. Burada İsmet İnönü'yü tebrik etmek istiyorum. Tüm Avrupa yıkılırken Türkiye'yi savaştan uzak tuttu yıllar boyunca.

Kuzey Afrika'da ABD, İngiltere ve Fransa'nın ortak orduları yavaş yavaş kontrolü ele geçirdiler. Sicilya'ya çıkartma yaparak İtalya'yı savaş dışında bırakma harekatına başladılar. Mussolini için son yaklaşırken Almanya, İtalya'nın savunmasına geçti lakin Müttefik Ordusu, İtalya'yı aldı. Savaş artık doğuda ve güneyde Almanya'nın aleyhindeydi. İtalya da saf dışı kalmıştı. (1944) Doğuda ise Ruslar ilerlemeye başlamıştı.

Müttefikler için Almanya'yı savaş dışı bıraktıktan sonra Japonları yenmek kolay işti. Büyük bir gizlilikle planladıkları Normandiya çıkartması ile Almanlar için batıda da gerileme başladı. Artık Rusya ve ABD yarışıyordu Berlin'e varmak için. Almanlar için 1939-1942 arasındaki rüyanın sonu gelmişti artık.

Almanya'yı Rusya ve ABD paylaştıktan sonra Uzak Doğu'da Japonların işini ABD atom bombalarıyla bitirdi çünkü adalardaki Japon müdafaları hep çok kanlı olmuştu.

Savaşın sonucunu insancıl olmasa da onbinlerce kişiyi öldürerek ABD getirdi. İnsanlığın böyle bir şekilde kurtulduğunu savunmak bana biraz mantıksız geliyor. Savaşan her iki tarafta birbirinden farksızdı. Ama savaşın sonucunda Mussolini ile Hitler'in milyonlarca insanın ölümünün tek suçlularıymış gibi gösterilmesi çok yanlış bir şey. Sonuçta kazananlar da kaybedenler kadar ve benzeri şekilde insanları öldürdüler.

Savaşı başlatan sebepler, ABD, İngiltere ve Fransa'nın Almanya'ya dayattığı şeylerdi. Bu yönden Almanya suçlanamaz. Buna ilaveten sömürgelere sahip devletlerin, Almanya'nın yayılmacı politikasından dolayı savaş açmaları mantıklı gelmiyor. En sonunda da insanlığın katilleri gibi gösterilmeleri saçma geliyor çünkü atom bombalarıyla on binlerce insanı öldürebilen taraf da onlardır. Tarihi kazananlar yazıyor maalesef.

Savaşın kazananı belki de Yahudiler olmuştur çünkü kendilerine kutsal gördükleri topraklarda devlet kuruldu ve yerleştiler.

Savaşın kaybedeni ise Avrupa oldu çünkü Dünya çift kutuplu bir soğuk savaş dönemine girdi. Yeni liderler Avrupa'dan değil, ABD ve Rusya idi. Sömürgeleri olan Fransa ile İngiltere ise teker teker sömürgelerini de kaybetmeye başladılar. Alman bilim adamlarını kapan ABD ile Rusya ise teknolojide yarışacaktı artık, mesela uzay.

Savaşın barıştırdığı iki ülke ise Almanya ile Fransa oldu. AB'nin kuruluşunda da temel olan bu iki devlettir.





Alt 03-04-2014, 21:49 #8

Greenstreetholigans

Deneyimli


Osmanlı Dünya'yı 600 Yıl Mı Yönetti ?

Günümüzün meşhur tarihi klişelerinden biri de budur:
Osmanlı, atalarımız 600 yıl Dünya'yı yönettiler.

Tarihimizi sadece Osmanlı'ya endeksleme ayıplarına burada uzun uzun girmeyeceğim. Başlığım gereği konuyu Osmanlı'ya endeksleyeceğim.

1299 yılında Söğüt'te temelleri atılan Osmanlı, resmi olarak 1923'te tarihin tozlu raflarında yerini almaya başladıysa da fiili olarak 1918'de yıkılmıştır yani Mondros Ateşkes Antlaşması ile yıkılmıştır. Arada geçen süre yaklaşık olarak 620 yıllık bir süreçtir.

Osmanlı, Dünya'yı 600 yıl yönetti derken yapılan ilk hata şudur:
Küçük bir beylik olan Osmanlı, kurulur kurulmaz Dünya'yı yönetmeye başlamıştır şeklinde bir yanlışlığın içinde bulunulmasıdır. Bunun tam benzeri senaryoyu yıkılma dönemlerine de koyacak olursak asla 600 yıl diyemeyiz. Peki kaç yıl?

500 yıl diyecek olsak, olmuyor. Çünkü Osmanlı, 1402'de Ankara Savaşı'nda Timur'a yenilince dağılma sürecine girdi ve Anadolu'daki topraklarının büyük kısmını kaybetti. Demek ki 500 yıl da yönetmemiş Dünya'yı.

400 yıl diyecek olsak, olmuyor. Çünkü 1500'lü yıllarda Osmanlı Devleti, Anadolu'da bir toprak bütünlüğü sağlayamamıştı. 1520'ye doğru Fırat'ın ötesine yeni yeni geçmeye başlamıştı. Ayrıca bu tarihlerde Coğrafi Keşifler hususunda Dünya'da büyük bir yarış başlamıştı, İspanya ile Portekiz savaşmak üzereyken Papa araya giriyor ve günümüzde gülünç gelebilecek bir çözüm buluyordu:
Dünya'yı düzmüş gibi kabul edip ikiye bölüyor ve Uzak Doğu tarafındaki keşifler İspanya'ya, Amerika tarafındakiler ise Portekiz'e veriliyordu.

1500'lerin ilk yarısında Dünya, yeni toprak parçalarıyla tanışırken, Avrupa aydınlanma yaşarken Osmanlı Devleti, Afrika ve Arap yarımadasının fethini tamamlıyordu. Kanuni ile Avrupa'da Viyana'ya kadar ilerliyordu ve Avrupa siyasetinde Fransa üzerinden birtakım girişimlerde bulunuyordu. Osmanlı'nın kendi dışındaki siyasete müdahalesinin en net örneği budur.

Kanuni'nin vefatından sonra Osmanlı gitgide saray entrikalarına ve ülke içindeki sorunlara gömülecekti. 1500'lerde Dünya siyasetini belirlediğimiz 50 yıllık bir süreç belki vardır. Daha da iyimser olursak 1600'lerin de ilk yarısını katalım dersek, sadece bir yüzyıl için mi bu kadar bağırıyoruz?

1650'lerden sonra Osmanlı kurumları yozlaşmaya, ülke isyanlara, saray entrikalara ve israfa bürünecekti. Aksine Avrupa, Dünya'yı yönetmeye başlayacaktı. Portekizlilerden İspanyollara geçen hakimiyeti, kısa süre içinde İngilizler alacaktı.

1700'lerden sonra Avrupa karşısında üstünlüğümüz de kalmayacaktı. Yıkılana kadar devam edecek olan bir gerileme süreci başlayacaktı. Yaklaşık olarak 200 yıllık bir süreci de bir kenara koyacak olursak, geriye ne kalıyor?

Osmanlı'nın şanlı tarihini karalamak gibi bir amacı hiç kimse gütmez lakin tarihi de doğru okumak gereklidir. Osmanlı, büyük bir imparatorluk kurdu, üç kıtada hüküm sürdü. Bunlar muhteşem bir şey ama maalesef Dünya'yı 600 yönetmedi. Tarihin ışığında bakacak olursak en fazla 100 yıl yönetmiştir, hatta bu bile iyimser bir tahmindir. Çünkü Osmanlı devleti, kendi zirvesini yaşarken Avrupa ile ilgilenmiyordu, Dünya ile ilgilenmiyordu. İlgilenmediği bir şeyin siyasetini de yapmadı, yönetmeye uğraşmadı. Zaten Osmanlı'nın gerileme sebeplerinden biri de bu değil midir?





Alt 05-04-2014, 20:36 #9

Greenstreetholigans

Deneyimli


Geçen hafta Gül, İtalya'daydı ve Roma için övgüsünü şöyle dile getirdi: Ne gökdelen var ne avm.
Bir de İstanbul'a bakalım. Her yerini gökdelen ve avm ile dolduruyorlar. İzmir'i ayrı tutuyorum çünkü gökdelen yok hiç.

Başbakanın kasetleri çıktıkça bu ülkedeki muhalefetin nasıl da yok edilmeye çalışıldığını daha iyi anlıyoruz. Ben hep söyledim, muhalefet var ama gösterilmiyor. TBMM'de muhalefet çalışamıyor.
Medya RTE için emrinizdeyiz diyor.
Sosyal medya vardı, buna da gereken sansür getiriliyor.
Cemaate bağlanılmasıyla övünülen emniyet dağılmış vaziyette.
Ordusuna kumpas kurulmuş
Yargıyı da yürütmeye bağlama derdindeler
Yeni atanan hakim ve savcıların bazıları Adalet Ve Kalkınma Partisi içinden seçilme
İleri demokrasi ürünü bunlar oluyor sanırım. Demokratikleşme ve yargıda bilmem kaç tane paket çıkaran hükümetin ileri demokrasisine bakın hele!

Bir de paralel devlet var.
Düne kadar sözde paralel devletimiz için ne istediniz de yapmadık diye devletin tüm imkanlarını haince seferber edenlerin
Bugünkü mücadelesi hainliğini ortaya koymaktan öteye gitmez.
Cemaat de siyasetin pisliğine o kadar battı ki kendini arındırmak için nafile arayışlarda. Sahi, namazdan başka bir şeyle ilgilenmezdi değil mi bunlar? Yazık ettiler inançlarının temizliğine.
Hükümetin din sömürüsünü de Urla'daki sit alanına yapılan villaların deşifre olduğu kayıtlardan sonra yememeli bu millet. Hamd olsun diye diye Urla'ya o villaları diktirdiler. Allah razı olsun diyerek o villalar dikildi.

Eğitimde yeni bir yapboz peşinde hükümet. Bu kaç oldu yahu, oyuncak ettiler eğitimi. Ağustos ayından başka hiçbir zaman atama olmayacak diye anırıyorlardı birkaç senedir, ne oldu da yapıldı bu şubat ataması, seçim derdi mi? Dershaneler için yapılacak her şey eğitimi baltalar, onca öğretmeni ne yapacaksanız, neye göre kamuya alacaksınız? Hadi aldınız diyelim, Kamu Personeli Seçme Sınavı ile hazırlanan 300bin kişiye ne diyeceksiniz? Dershaneleri ek takviye amacıyla gören halk, özel okula çocuk göndermez. Özel okul ile dershane farklı bir şey. Özel okul olacak dershanelerin paralarını nasıl giderecek hükümet? Bir de tablet dağıtılacak okulların listesi diye bir şey vardı. Bizim okullara daha gelmez biliyorum da, bizim köyün derdi tablet değil be. Bizim köy gibilerin eksik öğretmenleri var, okulun bilgisayar dersine ben giriyorum. Neyin tabletinin peşinde hükümet? Doğru düzgün bir boyası olmayan sınıfın öğretmeniyim, lanet olsun tabletine. Birilerinin zengin olacağı tabletin ne faydası olacak eğitime!

İstifa ettiği düşünülen bakanların fezlekeleri ne zaman gelecek?
Gerçi savcı da değişti, hakim de, iddianame de... Şimdi teker teker ifadeye gidiyorlar. Ee gereken ayar çekildi. Yedirmediler bir kez daha adamlarını, oğullarını ama bizim paralarımızı yediler.
Dış güçler diyorlar, Tayyip ABD, Rusya ve Almanya'ya ziyaretini yaptı, ne işi var o zaman bu dış güçlerle?
Faiz lobisi diyorlar, Merkez Bankası da faizi artırdı geçenlerde.
Dolar artıyor diyorlar, dolar zaten 2.10TL olmuştu, T.C. tarihinin zirvesini yapmıştı. Tayyip dedikten sonra mı görüyorsunuz doların artışını?

Bir de Adalet Ve Kalkınma Partisi'den istifa eden vekiller var. Gerekçeleri cemaate yapılanlar. Lanet olsun onlara, cemaate değil de ülkeye yapılanlara tepki gösterin be!..


9 Şubat





Alt 13-04-2014, 15:32 #10

Greenstreetholigans

Deneyimli


Yeni MEB tasarısı geçti. İnternet sansürü, HSYK tasarısı gibi bu da sindirilecek. MİT tasarısı da yolda ilerliyor. Devletin temellerine darbe indiriliyor, Tayyip kendi adamlarını her yere yerleştiriyor.

MEB tasarısı çok ilginç:
2-3 sene önce Ömer Dinçer MEB'in üst yönetici teşkilatını zaten değiştirmişti. (Bahsi geçen tüm yasalar birkaç yıl önce zaten düzenlenmişti ama o zamanlar cemaatin istediği de göz önünde bulunduruluyordu.)
MEB'in üst düzey teşkilatı müsteşar dışında yine değişecek.
Dershanelerdeki öğretmenler Kamu Personeli Seçme Sınavı aranmaksızın, sadece sözlü sınavla (Bunun torpil olduğunu, fişlemelerle ilerleyeceğini herkes biliyordur.) bakanlığın hizmetinde yani öğretmen olarak görev yapacak. İşin kötü yanı, Kamu Personeli Seçme Sınavı'ye girecek olan 300bin öğretmen adayına olacak.
Aday öğretmenliğe de torpil uygulaması gelecek artık. Kamu Personeli Seçme Sınavı'yi geçmiş olabilirsin ama işin garanti değil. Yazılı ve sözlü sınavlara girecekmişsin.
Tayyip, zenginlerini de düşünüyor. Özel okullara dönüşecek olan dershanelerde okuyacak öğrencilerin her birinin kellesi için bir miktar para verilecekmiş.
Tayyipçi değilsen zor iş de zor, para da zor.
Tayyip'e komplo kuruluyormuş
Faiz lobisiymiş
Vaiz lobisiymiş
Yasak lobisiymiş
Dış güçlermiş
Cumhuriyet Halk Partisi zihniyetiymiş
Darbecilermiş
Ergenekonmuş
...

Masallar çok ama bir gerçek var ki 80 yılda gördüklerinin kat kat fazlasını olumsuz olarak yaşıyor bu devlet.

Anlamakta zorlandığım nokta şu: Müslümanlığın neresinde yolsuzluk, yalan dolan helaldir diye yazıyor. Tayyip dini sömürüyor da buna izin verenlerde de suç var. Yıllar önce Erbakanla kamyon kasasında seçim çalışması yapan Tayyip de kullanıyor din sömürüsü üzerinden oyları.

23 Şubat tarihinde böyle yazmıştım. Geçtiğimiz hafta Anayasa Mahkemesi HSYK ve internet sansürü hususunda iptal kararı verdi. Tayyip efendi ne dedi biliyor musunuz:
Anayasa Mahkemesi milletin haklarını savunacağına uluslararası şirketlerin ticari hukukunu savunuyor.

Uluslararası şirketler kimmiş, ticari hukuklarıyla ne işi var HSYK'nin diye düşünmek gerek.
Hem HSYK ve internet sansüründe milletin ne gibi bir çıkarı varmış açıklasaydı.

Millet üzerinden yalanlarla önüne gelene düşman oluyor. Soran sorgulayan beyinler lazım bize. Kul köle olacak beyinler, dindar görünüp kindar geçinenler değil.





Alt 14-04-2014, 17:15 #11

Greenstreetholigans

Deneyimli


Paralel devlet diye diye 2-3 aydır başbakan bağırıyor.
Aynı örgüt için, "ne istediniz de vermedik." demiş birisi. Örgüt dedim çünkü liderlerine örgüt lideri dedi başbakan. O zaman düşünmek lazım, bu örgütün ve liderinin her dediğini yapan biri, bu örgütün maşası, elemanı olmuyor mu? T.C. için Tayyip'ten daha rezil bir başbakan yoktur, gelmemiştir de.

Ülkenin başbakanı görevini bir örgüt için yapıyorsa bu vatan hainliğidir ve devletin tüm imkanlarını seferber ederek bu paralel devletin kurulmasını sağlamıştır. Şimdi çıkmış suçlarını söylüyor aslında. Ne kadar da büyük suçlar, gündemdeki son olan haberden bakalım:

Paralel devlet 3 yılda 7bin kişiyi dinlemiş.
Kim bu paralel devlet?
Aylardır niye bir kişisi bile tutuklanmadı
3 yıldır bu haltları yerken sen ne yapıyordun başbakan?
Birileri cemaatten şikayet ederken Hüseyin Çelik çıkıp demişti:
Devlette cemaat mi varmış, buna kargalar bile güler.
Şuan başbakana kargagiller familyası gülüyordur da bizim halkımız...Anlamıyor.

Cemaatin din yalanlarına da inanmak artık saflık olur. Pislendiklerinin farkında oldukları için haberlerinde hep, cemaat sadece namaz, iyilik peşinde koşar, yurt dışına okullar açan nur topluluğudur diyorlar ama inançları pisliğe batmış durumdadır. Yaptıkları her şey ortadadır. Temizlenmek için papa bile vaftiz etse yaramaz onlara artık.

Adalet Ve Kalkınma Partisi ile binlerce kişinin hakkını yediler sınavlarda. Her türlü namussuzluğu, hırsızlığı yaptılar, kulların haklarını pis çıkarları için yediler.
El ele orduya kumpas kurdular. Bunu iki taraf da itiraf ediyor.
Şimdi biz bunların dinciliğine mi inanalım, söylediklerine mi inanalım?
Yandığım tek şey şu: T.C. iki şerefsiz, dinsiz cemaatin oyuncağı olmuş.

Günahlarınızdan mı arınacaksınız?
El ele yıllarını hapiste çürüten insanların hakkını nasıl vereceksiniz?
Binlerce gencin hakkını yiyip de polislik ve çeşitli memurluklara yerleştiniz. Gençlerin hakkını nasıl vereceksiniz?
El ele çaldığınız paraların hakkını nasıl vereceksiniz?

Bunların Allah laflarına da inanmam, Allah diyorlarsa bir çıkarları var demektir.
Bu dünyada yargılanmayacaklar büyük ihtimal çünkü yargıyı da birlikte mahvettiniz ama unuttukları Allah terazisi şaşmayacak bir şekilde yargılayacak bunları.


24 Şubat





Alt 29-04-2014, 16:00 #12

Greenstreetholigans

Deneyimli


BU BİR SEÇİM İSYANIDIR: NEREDE MİLLİ İRADE(!)

Ağrı'dan sonra Adalet Ve Kalkınma Partisi'nin kaybettiği bir diğer şehir olan Yalova'da da seçimler iptal edildi. Gerekçe ise kısıtlı kişilerin oy kullanmasıymış. Kısıtlı sayısı da ilginç: 7 tane kısıtlı seçmen oy kullanmış. Adalet Ve Kalkınma Partisi ise Yalova'yı 6 oy farkla kaybetmişti. Kısıtlı irade peşinde koşuyor hükümet. Benzeri senaryoyu belki Hatay'a da uygulayabilir Adalet Ve Kalkınma Partisi.

İradeleri bu kadar kısıtlayan Adalet Ve Kalkınma Partisi'nin böyle bir iş peşinde olması da ne kadar kısıtlı olduğunu, irade kavramına ne kadar çok hasta olduğunu gösteriyor. Gerçi onların seçmeninin iradesi üst düzeydi, geçen sene bu zamanlar Tayyip istese hepsini meydanlara sürebilirdi, evde zor tuttuğu milyonları vardı. Bu kadar çok irade sahibi hepsi.

YSK'nin sitesinde ülkemizin başkentinin sonuçları yoktu. Başkentin seçimi 1 aydır tartışılırken Yalova'da kısıtlanıyor irade. Adalet Ve Kalkınma Partisi aldı diye mi Ankara üzerine bu kadar düşülmüyor ya da Antalya'nın üzerine bu kadar düşülmüyor.

Kısıtlı iradeden bahsedenler trafolara giren kediler kadar irade sahibi mi acaba? Harbiden kedilere noldu, trafolar çok sağlam bu aralar.

Elimde seçim torbasıyla Adalet Sarayı'nda gece beklerken gördüğüm manzara şuydu: Birinin torbasından 1 Adalet Ve Kalkınma Partisi, 134 Bbp çıkmış. Görevli geldi ve adama bu nasıl olur diye sordu.

Amaç ne irade, ne de milli... Amaç iradeyi sömürmek. Tabi ne kadar varsa. Kimisinde sömürecek irade de yok, direkt itaatkar pozisyonda...

Birçok şehrinde tartışmalarla, karanlıklar içinde olan bir seçimin sorgulanması için irade gerek. Ama sadece bir irade gerekmiyor: Düşünüp eleştirebilen bir irade gerek. Yoksa kedidir kedi derler.




Emek. Bunu beğendi.

Alt 30-04-2014, 17:53 #13

Greenstreetholigans

Deneyimli


Atatürk, Lâiklik ve Din

Atatürk dindardı gibi bir düşüncenin peşinde değilim. Sadece, bir efsane haline gelen Atatürk din düşmanıydı, dinsizdi gibi düşüncelerin gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu göstermek için bir çaba içerisindeyim.

Önceliği Mustafa Kemal'in 1930 yılındaki bir sözüne bırakayım:"Din vardır ve lazımdır. Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası varki, din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır."

Dine karşı herhangi bir tavrı yoktur aksine vurgulanması gereken şey, dinin kul ile Allah arasında olduğudur. Şu da bir gerçektir ki dini bilgiler hususunda tebliğler gereklidir lakin bu konuda insanlar çok sömürülmüştür. Ayrıca bağlılığa, dayatmalar veya zorlamalarla müdahalede bulunmaya da karşıdır. Hem dinde zorlama, baskı yoktur düşüncesi hakimken insanları bu konuda zorlamak ya da sömürmek kesinlikle yanlıştır ve Mustafa Kemal de bunu vurgulamak istemiştir.

Yüzyıllarca teokratik devlet yapısında yönetilip, din üzerinden bir millet yapısına sahip şekilde yaşadıktan sonra yenilikçi bir düşünceyi hemen uygulamak, hazmetmek de kesinlikle kolay değildir. Hele hele din hususunda itaatkarlığı körü körüne yaşayan bir topluluk varsa elinizde bu yeniliği uygulayabilmek hiç kolay değil.

Din hususunda düşünmeden, eleştirmeden itaatkarlığı ya da sömürüyü sadece biz değil Avrupa da yaşadı. Orta Çağ'ın karanlık atmosferi, düşünce yapısının bir yerinde de din vardı, kilise vardı, kilisenin baskısı, kilisenin her söylediğinin tartışılmaz oluşu gibi düşünceler vardı. Yüzyıllarca inançları sömürülen insanlar şeklinde yaşadılar, baskı altında yaşadılar. Halbuki din, inançtır, vicdandır. Avrupa bu konuda kendini geliştirerek kilisenin düşünce yapısını kırdı, inancını özgür bıraktı. Belki bunu abartmış olabilirler ki bence bu konuda yanlış yapsalar da haklılık payları da var. Sonuçta yüzyıllarca inançları sömürülen bir topluluktan bahsediyoruz. İnançlarının dayatması altında ezilen bir topluluktan bahsediyoruz. Dinden ve emirlerinden ne kadar da uzak şeyler yaşadılar. Bu yaşantıların sonucunda kimileri din ile arasına mesafe koydu, kimileri de din ve devlet işlerini birbirinden ayırdı.

Buradan lâikliğe geçebiliriz. Lâiklik bize öğretildiği basit tanımından çok daha fazla şeyi barındırıyor. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır tanımından çok daha fazlasıdır. Lâiklik, hurafelere ve batıl inançlara da karşıdır. Aklı ve bilimi savunmuştur. Vicdan hürriyetini savunmuştur. Atatürk de bunu birçok defa dile getirmiştir:

"Ben manevi miras olarak hiçbir âyet , hiçbir doğma , hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra ,beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver ( eksen ) üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse , manevi mirasçılarım olurlar."

"Türkiye Cumhuriyetinde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Tabiatiyle ibadetler, güvenlik ve genel adaba aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhuriyeti asla katlanamaz.

Bir de, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde, tüm tekkeler ve zaviyeler ve türbeler kanunla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vesaire yasaktır. Çünkü bunlar gericiliğin kaynakları ve cehaletin damgalarıdır. Türk milleti, böyle müesseselere ve onların mensuplarına katlanamazdı ve katlanmadı."

"Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, İlerleme ve canlığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.

Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler. İğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karsıyız ve buna müsaade etmiyoruz."

Atatürk din düşmanı değildi. Din simsarlığına müsaade etmedi. Kişilerin inançlarının sömürülmesine müsaade etmedi. Avrupa'nın Orta Çağ'ını biz de yaşadık ve hâlâ yaşıyoruz. Topraklarımıza girecek bilimsel gelişmeler ulemanın dini safsatalarının gerekçe sunulmasıyla engellendi. Kişilerin inançları din simsarları tarafından sömürüldü. Bunların yaşandığı topraklarımızda da Avrupa'dakine benzer bir uyanış gerekti ve bunu gerçekleştirdi. Avrupa'daki gibi abartıya kaçılmadan gerçekleştirdi. Din yoktur demedi, lüzumludur dedi.

Anayasamıza lâiklik ilkesi çok sonralardan girdi. Devlet, lâik olmalıdır çünkü her dinden insanı barındırıyor olabilir. Hepsine eşit mesafede olmalıdır ve hepsini özgür bırakmalıdır bu konuda.

Anayasa ile ülkemiz, sosyal hayatımız, ilişkilerimiz düzenlenir. Bu kimsenin dini inancına müdahale değildir. Anayasalar, birer toplumsal sözleşmelerdir. Ama din böyle değildir. Dinin emirleri vardır, yüzyıllar öncesinden gelen emirleri vardır. Katı, değişmeyen ama esnetilebilen kuralları vardır. Egemenliği ilahi otoriteye dayanır ama anayasalar meclislerde veya halk hareketleriyle düzenlenebilir, değiştirilebilir.

T.C. anayasasında da belirtilen bir noktaya değinelim:
"Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz."

Dini inançların siyasi ya da kişisel çıkarlar için sömürülmesi tarihsel bir gerçektir. Aynı şekilde din üzerinden yaşatılan zorbalıklar da...

Atatürk diktatör değildi, din üzerinden de zorbalıklar yapmadı. Aksine, vicdanlarınız özgür dedi, inançlarınız özgür dedi. En büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti'nin çağdaş bir devlet olabilmesi için; bilimi, teknolojiyi yakalayabilmesi için aklı ve fenni önerdi.

Dini hurafelerin, din simsarlarının bu ilerleyiş önünde bir engel olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Lâiklik ve içeriğindeki yasal düzenlemelerle beraber fenne doğru yol alırken din simsarlarına da karşı çıktı.

Şunu da sormak lazım:
Mustafa Kemal istese halife olamaz mıydı, sultanlar gibi yaşayamaz mıydı?
Olurdu, yaşardı da ama halkı aynı sömürülere yine mağruz kalacaktı. Ülkede bir değişiklik olmayacaktı. Kurtuluş Savaşı'nın asıl kazancı savaştan sonraydı, ülkenin çağdaşlaması savaşıydı. İşte Mustafa Kemal, sultanlıktan ya da halifelikten medet ummayarak halkı için yeni ufukları açmaya çalıştı.

Atatürk'ün şu sözünü de iyi anlayabilmemiz gerek burada:"Hiç bir zafer gâye değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük olan gâyeyi elde etmek için gerekir en belli başlı vasıtadır. Gâye, fikirdir."

Sultanlığı, halifeliği değil de zaferinin büyük sonuçlarını yaşamayı seçti. Ülkesinin asıl savaşı, savaştan sonraydı. Ve zafer, daha büyük zaferler doğurdu. Bunlardan biri de lâikliktir.

Din simsarlarının, hurafelerin yaşandığı bir ülkede lâiklik kıymetli bir ilkedir. Dini sömürmeyen bir lideri, dinsiz diye suçlamak da simsarların işidir. Hurafelerin, simsarların işi olduğunu da biliyorsak ne kadar da basit bir lekeleme ile karşı karşıya Mustafa Kemal.





Alt 06-05-2014, 21:42 #14

Greenstreetholigans

Deneyimli


Darbenin de Bir Şerefi Vardı

Dünya'nın tarihi geçmişi sayılı ülkelerinden birçoğunun yaşadığı gibi ülkemizde de darbeler olmuştur. Amaçları tartışılabilir, içerikleri ya da gerçekleştiren kitleleri de farklı olabilir. Lakin bir gerçektir ki darbe, Dünya'nın birçok ülkesinde olmuştur ve hâlâ da olacaktır.

3-5 senelik tarihimizde hükümet tarafından bir düşünce atıldı ortaya: Tarihle yüzleşme, darbelerle hesaplaşma.

Hükümet ve günümüzün sözde paralel devleti el ele darbeci olduğunu varsaydıkları insanları teker teker hapislere attılar ve yıllarca sürecek yargılamayla yüz yüze bıraktılar. Aylarca Samanyolu tv ve Zaman gazetesi Ergenekon, Balyoz haberlerinden başka bir şey bilmedi.

Son 3-5 aylık tarihimize geçtiğimizde ise gelinen nokta şu:
İçeridekiler teker teker çıktılar. Hani darbeciydi bunlar? Masumlarsa niye yattılar bu kadar? Suçlularsa niye çıktılar şimdi? Paralel devlet ile planlar bozulunca onlarca kişinin hayatı nasıl da değişiyor, yılları kaybolan insanların hesabını kim verecek? Adalet Bakanının dediği gibi paralel devlet yargıyı ele geçirdiyse kimden, nasıl hesap sorulacak?

Yargının paralel devlet denilen cemaate bırakılmasının hükümetin vatana hainliği, çapsızlığı, işbilmezliği... olarak görüyorum ama başbakana göre tek cümleyle açıklaması şu: Saftık.
Pardon! Sen ülkeyi yönetiyorsun ve saftık diyorsan daha da büyük hainsin. Ben, şu halimle bir işimde hainlik yapsam ve saflığıma geldi desem o işte kalamam ama başbakan için açıklaması bu ve kimse hesap soramıyor. Yargı elden gitti, ülke de elden gitti.

Darbeci olduğu varsayılan insanlar çıktı dışarıya. Darbenin sanıklarından olan Fehmi Koru da dedi ki: Ergenekon ile Balyoz'da sahte belgeler olabilir. Yıllaaar sonra diyor bunu. Onlarca insanın hayatı hükümet ile paralel devlet arasındaki çıkarlara bağlıysa kimin, neye darbe yaptığı açık: Hükümet ile paralel devletin varlığı T.C.ne darbedir.
Sahte belgeler deyişi burada bitmiyor. Başbakan da diyor, Ergenekon ile Balyoz da katakulli var. Ama yıllar önce Ergenekon ile Balyoz'un avukatıydı, hakimiydi. Ne dönek bir hakim, ne iş bilmez bir insan bu başbakan.
Sahte Cd'ler var diyor Tubitak. Yıllar önce ise sahte olarak eklenen Cd'lere göz yummuşlardı.
Başbakanın danışmanı, orduya kumpas kuruldu diyor. Kim, nasıl kumpas kurdu bilinmiyor. En azından biz bilmiyoruz ama kumpasın kurulmasına ortak olanlar biliyor.

Hükümet ile paralel devlet cemaatin varlığı darbedir.

Bugün yaşananlar ise çok kısa sürede değişen iki topluluğun darbeyi bile oyuncak edişlerini yansıtıyor.

Şimdi darbeden yargılananlar paralel devlet oldu. Başbakanımızın 12 yılı özetlediği şekliyle, ne istediniz de vermedik dediği örgüt, darbeci çıktı. Darbecilere ortak da başbakan oldu. Ne yaptılar birlikte açıklasalar keşke. Mesela, Emniyet üzerindeki sınavlarda neler döndürdüler açıklasalar... Başbakan sınavlara da temiz bakmıyor artık, teker teker kendi güdümünde teşkilatlanma kuruyor bu defa. Darbeci oldu ilerliyor başbakan. Binlerce insanın hakkının yenmesini geçiyorum burada, birileri çıkmış milyonlarca insanı salak yerine koyarak darbecilik oynamaya çalışıyor. Darbenin de bir şerefi vardır be!

Herkesi darbeci ilan etti başbakanımız. Savcılar, gazeteciler, gençler... Şizofrenliği sınır tanımayan bir halde ilerliyor lakin en büyük darbe onun eseri oluyor şuanda ve darbeden yargılanması beklenen paralel devletin. Sahi, birkaç sene önce ne de güzel demişti Hüseyin Çelik:
Devletin içinde cemaat mi varmış, buna kargalar bile güler.

Başbakanın saflık sözüne cevabı kargalar veriyordur bence. Karga kadar olamayan insanlarımız ise şimdi cemaat düşmanı kesildi. Düne kadar cemaat için namazdan başka bir şey düşünmezler derlerdi. Binlerce, milyonlarca dansöz var memlekette.

Darbe çıkarlara oyuncak olmuş, insanlar da dansözü olmuş.

Gerçek olan şu ki: Asıl darbe dansözler tarafından çıkarları uğruna T.C.ye olmaktadır.





Alt 09-05-2014, 23:17 #15

Greenstreetholigans

Deneyimli


Nöroplastisite

Bu kavramı birçok kişi ilk defa duyuyor, görüyor olabilir. Yadırgamam çünkü ben de geçtiğimiz ay tanıştım. Dr. Norman Doidge'nin Kendini Değiştiren Beyin adlı kitabının temeli bu kavrama dayalıdır.

Nöroplastisite, beyinin çevresel uyarılara ve hasarlara karşı uyum geliştirmesidir.

Beyin, üzerinde araştırmaların asla bitmeyeceği, en önemli organımızdır bana göre. Geleneksel yaklaşıma göre beyinde, her sinir hücresinin ve her bölgenin işlevi farklıdır ve sabittir. Bir bölgenin işlevini, başka bir bölge ya da hücreler ilerletemiyor.

Nöroplastisite ile beynin sabit ve değişmeyen şeklinde kabul edilen görüş yıkılıyor. Nöroplastisite ile doğal sayborglara dönüşüyor olabiliriz. Beyin plastisitesi bizim bilgisayar ve elektronik makinelere doğal olarak bağlanmamıza olanak tanımaktadır. Plastisite, bize beynin kendisini değiştirerek, değişen dünya içinde varlığını sürdüren bir beyin vermiştir.

Beyindeki sorunlar erken yaşlarda tespit edilirse sorunu daha küçükken budamak farklı gelişmelere olanak sağlamaktadır. Çocuklar, beyin alıştırması hususunda yetişkinlere göre daha hızlıdır. Bunun nedeni nöronlar arasındaki bağlantı sayılarının daha fazla olmasındadır. Ergenliğe doğru geriye budama olur yani çok sayıda nöron ve sinaptik bağlantı yok olur. Bu durum, beynin temel çalışma düzeni olan "kullan veya kaybet" durumudur. Beyindeki zayıf alanların güçlendirilmesinin en önemli yolu da budur.

Zihinsel eğitim ve daha zenginleştirilmiş çevrede yaşayanların beyinleri daha ağırdır çünkü nöronlar daha fazla gelişirler ve boyutları da artar. Yani, eğitimin nöronlar arasındaki bağ sayısını artırdığını söyleyebiliriz. Beyin, bir kas gibi alıştırma yaparak daha fazla gelişmektedir.

Plastisitenin rekabetçi bir doğası vardır. Beynimizin içindeki sinirlerin sonsuz bir savaşımı vardır. Yani bir etkinliği ne kadar sık uygularsak onun beyin harita uzamının başka biri lehine kaybolmayacağından emin olabiliriz. Beynin temel işlevi şudur demiştik: Kullan veya kaybet. Kullanmazsan kaybedersin. Beyindeki bölgeler değişiyor yani, kullanılmayan bölge yaşlandıkça ölebildiği gibi başka bölgelerin uzamları tarafından da uygulama alanına dönüşebiliyor. Beyin değişiyor, gelişiyor. Buna şunu da örnek gösterebiliriz: Görme engelli kişilerin, beyinlerinde görme kısmı gitgide işlevini kaybeder ve genellikle sese karşı daha duyarlı olurlar. Çünkü beyindeki işitsel bölge, görme bölgesinin işlevine yerleşmeye başlayabiliyor. Kaybedilen bölge, başka bölgeler tarafından kullanılabiliyor.

Beyni eğitmek için erken yaşlar önemlidir çünkü öğrendiğimiz şey beyinde kendi yerini, haritasını oluşturmalı ki geliştirilebilsin.

Taub'un bir maymun üzerinde yaptığı deney de ilgi çekicidir: Tek kolu deaffere edilen maymun onu kullanamıyordu ama iki kol birden deaffere edildiğinde ikisini de kullanabiliyordu. Genel kol hareketleri programını saklayan deaffere edilmiş kolun motor haritası, plastisitenin "kullan veya kaybet" ilkesine göre zayıflar. Taub bu olguya öğrenilmiş kullanma yoksunluğu adını veriyor. Kollarının iyi işlemediğini öğrenme şansına hiç sahip olamadıkları için iki kolu birden deaffere edilmiş maymunların kollarını kullanabildikleri sonucuna vardı çünkü hayatta kalmak için bunu yapmak zorundaydılar. Taub bu deneyin sonuçlarını kullanarak felçli hastaları tedavi etmeyi başardı. Beyni dahi hasar görmüş olan felçliler iyileşti. Öğrenilmiş kullanma yoksunluğunu yok ederek işe başladı. Sağlam olan organları kısıtlayıp sakat olanı harekete zorlayarak başarıya ulaştı.

Felç, beynin bir kısmının ölmesi demektir. Taub bu durumda beyin dokusu plastik olduğu için bitişikteki canlı dokuları umut olarak görmüştür.

Plastisite kaygı, takıntı ve zorlanım durumlarında da kullanılmıştır. Büyük kaygıları olan insanlar acı çekerler, bundan kaçamazlar. Sürekli olarak kendi beyinleri tarafından travma yaşatılılarlar. Bu obsesif kompulsif(OKB) ile ilgilidir. OKB, zaman içinde daha da kötüleşip beynin yapısını değiştirebilir. OKB rahatsızlığı olan hasta korkuyu ne kadar çok düşünürse, daha fazla kaygılanacaktır. Sıklıkla ilk büyük atak için duygusal tetikleyiciler vardır. Birçok insan kaygı yaşar fakat OKB'li insanlar kaygıya kilitlenirler ve bundan kurtulamazlar. Takıntılar, kaygılar geçmişle ilgili olabileceği gibi gelecekle ilgili de olabilirler. OKB'li hastalar kaygılarını azaltacak bir şey yapmaya zorlarlar kendilerini. Fakat bu bir zorlanımdır.

Hastalar genellikle OKB'ye tutulduklarının farkındadılar ve yeni şeyler yaparak bunu atlatmaya çalışırlar. Müzik dinlemek gibi bir aktivite bile olabilir bu. Basit görülebilir fakat OKB'li hastalar için değildir çünkü onların beyinleri kaygılara kilitlenmiştir. Hasta, yeni şeylere odaklanarak takıntıya hapsolmamayı öğrenmelidir. Yani "kullan veya kaybet" ilkesi burada da geçerlidir. OKB'da, onu ne kadar çok yaparsanız o kadar çok istersiniz; ne kadar az yaparsanız o kadar az istersiniz ilkesi geçerlidir. Nöroplastik değişimler hemen olmayacağı için beynin yeni bir şekil kazanmasını sağlamak amacıyla alıştırmalar yapılması gerekmektedir.

Bu kısmı özellikle uzattım çünkü benim de kaygılarım var ve kendi çapımda bir çözümü zaten buldum: Müzik dinlemek. Yine de başarabildiğimi söyleyemem çünkü ne kadar profesyonel yapıyorum ki ve ne kadar düzenli...Kaygıya, sıkıntıya ve strese takılı kalmak çok kötü bir şey, atlatması da bir o kadar zor.

Nöroplastisite mükemmel bir şey bence çünkü beyin, başlı başına bir mükemmelliktir ve nöropastisite ile beynimize müdahale edebiliyoruz. En azından bunu çabalayabiliyoruz. Beyin, sabit değildir ve geliştirip değiştirmek gereklidir. Tabi ki iyi yönde.

Daha fazla bilgi ve ilgi için Dr. Norman Doidge'nin Kendini Değiştiren Beyin kitabını şiddetle öneririm. Yaşanmış olaylar üzerinden nörolojide ilerliyor. Anlatılanlar üst düzey bana göre çünkü sinir sistemini bu kadar detaylı bilmiyorum. Özel ilgi duyanlara öneririm.





Alt 10-05-2014, 22:03 #16

Greenstreetholigans

Deneyimli


Ak Zihniyet

Son yıllarımızın en meşhur savunma ve iftira kavramlarından biri şu oldu: Cumhuriyet Halk Partisi zihniyeti.

Ülkeyi yönetenler, başlarına herhangi bir olumsuzluk gelince ya da olumsuzlukları işaret etmek istedikleri şeyler için Cumhuriyet Halk Partisi zihniyetinin eseri diyor. Bakınız, başbakanın bugün Afyondaki konuşması:"27 Mayıs'ın darbe planları ne ise 12 Eylül, 28 Şubat ve 17 Aralık ile 25 Aralık planları da aynıdır. Darbeleri sadece askerler yapmaz. Sokağa dökülen, tahrik edilen ve eline silah verilen gençler kullanılmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi her darbe girişiminde perde arkasında darbe görevini üstlenmiştir. Partimizin kapatılmasındaki olayın arkasında da Cumhuriyet Halk Partisi vardır. Uluslararası malum çevreler ajanları sayesinde, kuklaları sayesinde müdahaleye destek vermişlerdir."*

"Gidin 27 Mayıs öncesindeki hadiselere bakın. Bize ne söyleniyorsa aynısının merhum Menderes'e de söylendiğini göreceksiniz. Özgürlüklerin düşmanı her zaman Cumhuriyet Halk Partisi olmuştur. Bu ülkede tek bir diktatör vardır o da Cumhuriyet Halk Partisi'nin milli şefidir."*

Ülkeyi yıllardır yönetenler, ülkeyi sanki Cumhuriyet Halk Partisi yönetiyormuş gibi davranıyorlar ve Cumhuriyet Halk Partisi'yi karalamaya, suçlamaya çalışıyorlar. İşin saçmalığı hem ülkeyi Cumhuriyet Halk Partisi yönetiyormuş gibi davranıyorlar hem de yıllardır iktidar olamadılar diyerek tezatlıklarını ortaya koyuyorlar. Bu zihniyetle iktidar olamaz diyorlar. Ama bunları söylemeden önce bir karara varmaları lazım:
İktidarda Cumhuriyet Halk Partisi mi var, yoksa başkası mı var?
Bu kararı alamayan zihniyetlerin, herhangi bir zihniyete sahip olup olmadığını tartışmayacağım ama eleştirip sorgulayabilecek bir zihniyetleri varsa bu kararı versinler artık. İktidarda kim var, kim kimi eleştirecek pozisyonda bu ülkede?

Zihniyet demişken geçen yaz meşhur "Milli iradeye saygı" mitinglerimiz oldu. Mitinge katılan genç kızlardan biri şunu demişti: Cumhuriyet Halk Partisi iktidarına karşılık vermek için buradayız.(Youtube açık olsaydı videosunu bulabilirdim, kaynak sorunu için irademe, özgürlüğüme saygı duymayan zihniyeti kınıyorum.)

Cumhuriyet Halk Partisi'ye saldırarak bir sömürü, bir çıkar, bir karalama algısı yaratılmaya çalışılıyor. İyi olan her şey hükümetten, kötü olan her şey Cumhuriyet Halk Partisi'den deniyor. Oluşturulmaya çalışılan şey, Cumhuriyet Halk Partisi öcüdür, kötüdür, darbecidir, yoksulluktur. Bugün bu operasyon sonucunda sosyal medyada çok sayıda Cumhuriyet Halk Partisi zihniyetine karşıyız sayfaları mevcuttur. Google arama kutusunda "Cumhuriyet Halk Partisi zihniyetine inat Tayyip Erdoğan" çıkıyorsa sömürülen şey, yapılmak istenen şey aslında çok açıktır: Yaratılan bir kavram sömürü üzerinden kişisel çıkar sağlamak.

Cumhuriyet Halk Partisi yoksulluktur demeye çalışan Egemen Bağış'ın attığı bir tivit aslında kendi gerçeklerini gözler önüne serdi. Tüp kuyruğu fotoğrafı kendi dönemlerine ait çıktı.**

Darbeci Cumhuriyet Halk Partisi diyorlar lakin 1980 darbesinden sonra kapatılan partilerdendir Cumhuriyet Halk Partisi ve 1979 yılında Cumhuriyet Halk Partisi iktidarda idi. Darbeden sonra ise sağcı partilerin yüzü güldüyse darbe Cumhuriyet Halk Partisi'ye mi hizmet etmiş oluyor yoksa başka çıkar gruplarına mı?

Her konuda Cumhuriyet Halk Partisi zihniyeti diyerek saldırmaya çalışan kitlenin zihniyeti ise boşluktan ibarettir. Eleştirmek, sorgulamak, araştırmaktan uzak bir zihniyettir. Hükümet kime yüklenirse, hepsi birden ona düşman oluyorlar. Hükümet kime yüklenirse, hepsi birden darbeci ilan ediyorlar onu. Bugün ise güncel kahraman olarak TBB Başkanı Feyzioğlu'na karşı milletin sesi ilan ettiler Tayyip Erdoğan'ı. Hangi milletin demeyeceğim ama eleştirmekten yoksun bir zihniyetin, birilerine karşı bir zihniyet suçlamasında bulunması çok komik oluyor.

Sadece sokaktaki kitleyi demiyorum, Meclis'teki kitle ya da bakanlar da direkt saldırıyorlar. Adalet Bakanı Bozdağ, bugünkü Danıştay eleştirisinde Tayyip Erdoğan haklıdır dedi.***

Belli bir zihniyeti karalamak için önce bir zihniyete sahip olmak gereklidir. Ak da lekelendi bu devirde. İçinin doldurulması gereken bir zihniyet lazım Ak zihniyet sahiplerine. Her zaman başkalarını eleştirerek, başkaları üzerinden ilerlemeye çalışarak bir zihniyet sahibi olunmaz.

Düşünmek lazım, düşündürebilmek lazım.


*: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/s...sey_olmaz.html

**: Egemen Bağış'ın tüpü patladı!- Sözcü Gazetesi

***: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/70621/Bozdag__Feyzioglu_cati_adayi_olmak_istiyor.html





Alt 25-06-2014, 12:16 #17

Greenstreetholigans

Deneyimli


BİR GÜN

Deprem olur ülkede. Halk ve STK'ler yardıma geçer. Halbuki bu ülkenin milyarca liralık deprem vergileri vardı. Van depremi vaktinde hükümet yetkilisinin ağzından kaçırmasıyla bir gerçek ortaya çıktı: O paralar yol oldu.
Hani birkaç yıldır bize karşı övündükleri tek şeyin kaynağı bizim vergilerimiz ve bunu kullanarak bana icraat şovluğu yaptıklarını zannediyorlar. Diğer vergileri ceplerine, yolları da yandaşlarına yedirdiler. Yol yapmışlar ama ceplerine.

Bir de TRT var. RTÜK tarafından tescilli olarak %90 hükümet yalakalığı yapan TRT. Her ay benim vergilerimle dönen TRT, birilerinin akrabalarının ya da yandaşlarının dolduğu TRT.

Hayvanat bahçesi müdürünün TÜBİTAK'a atandığı bir zihniyetin yönettiği ülkeyiz. Aynı TÜBİTAK, yolsuzluk kayıtlarına montaj dedi geçti ama sormak gerek: Şuanda ilerleyen böcek operasyonu hangi kayıtlar için ilerliyor? Montajsa niye böcek operasyondasınız? TÜBİTAK da yalaka olmuş hükümete.

Geçelim bir diğer yardım meselesine. Irak'taki Türkmenlere yardım. İyi, güzel, hoş da hükümet el atsa ya, bize muhtaç kalmasa. Suriyelilere 2-3 milyar dolar harcayan hükümet Türkmenlere para bulamıyor mu? Suriyelilere zerre acımıyorum. Türkmenlere de bir kuruş ayırmayan hükümetin Allah belasını verecek bir gün. Türkmenlere yardım için düğmeye basıldı diyen Dış İşleri Bakanımıza da hatırlatmak gerek, MİT tırları zaten yardım için gitmiyor muydu? Eğer yardım için şimdi harekete geçildiyse MİT tırları niye gidiyordu?

Her yerlerinden yalan, pislik, yolsuzluk, düzenbazlık, yalakalık, cahillik, din sömürüsü yapan insancıklar, beyincikler yönetiyor ya beni, benim gibileri. Bize üzülüyorum.

Zaman ve Samanyolu hükümet karşıtı haberler yapıyor, çok gülüyorum. Çok değil kısa süre önce aynı yolda ilerliyordu çıkar amaçlı din kardeşleri. Dini çıkarları uğruna kullanan din kardeşleri diyeyim. Şimdi Balyoz ve Ergenekon'dan hapishanelerde kimse kalmadı. Yıllar önce her şeye Balyoz, Ergenekon deniyordu. Şimdi ise Cemaat deniyor. Adalet Ve Kalkınma Partisi ile cemaat için Balyoz ve Ergenekon bitti. Pis çıkarları için içeride yatanların hesabı büyük ihtimal bizim dincilerin unuttuğu ahirete kaldı. Devir, dincilerin pisliklerini yarıştırma devri oldu. Bakalım hangisinin imanı daha temizmiş?

Son olarak tarihi hatırlatmak istiyorum. 100 yıl önce, Dünya Savaşı zamanları. Irak, Suriye, Kanal ve Yemen cepheleri başarısız gidiyor. İngilizler ve işbirlikçileri Araplar üzerimize yürürken biz elde kalan üç beş askerimizi Anadolu'ya doğru çekmeye uğraşıyorduk. Mustafa Kemal'in kurtardığı son askerler. Almanlara ve Envercilere kalsak yeni bir hücum, Bağdat'a hücum... Biz yokluktan kurulduk, o bölgelerden biz(Anadolu insanı) kanını akıtarak geldi. Şimdi Suriyelilere acıyacak mıyım? Atalarının ******lıklarına yansınlar, Batının kölesi olmayı 100 sene önce seçtiler. Şimdi onlar göçüyor oralardan. İleride Suriyeli sorunumuz da olacaktır. Sayıları bir milyonu geçmiş, hepsi işsiz ve dilenci. Hükümet besliyor, Arapsever hükümet ve yandaşı çok maalesef. Esma'ya ağlayanlar Türkmenler için niye bir şey diyemiyor?

%43ün zihniyetinden ve varlığından kurtulduğunda güzel olacaksın T.C.





Alt 08-07-2014, 00:50 #18

Greenstreetholigans

Deneyimli


BİR MİTİNG, BİR BAŞBAKAN; TEK GERÇEK, İKİ YALAN

Başbakanımız diyemediğimiz başbakan, görevinden istifa etmeden cumhurbaşkanlığı seçimi için mitinglere çıkmaya başlamış. Görevinden istifa etmesi kısmı konum değil, ama diğer adaylarla eşit bir yarış için istifa etmesi gerek. Zaten diğer cephelerden de YSK'ye gereken başvurular yapıldı deyip bu konuyu noktalıyorum.

Başbakan geçen Samsun'daydı. Mitingi izlemedim, dinlemedim ama neler söylemiş diye internette baktım. Tarihi bilmeyen bir kitleyi kendi istediği şekilde kandırabilir lakin beni kandıramaz, kandıramıyor da ve bir kez daha yalanlarını, yanlışlarını yakaladım. Sözde Cumhuriyet Halk Partisi'ye yüklenecek ve geçmişi üzerinden yüklenecek ama yalansız duramıyor. Yalan makinesi, başbakanı görse anında bozulurdu bence. Bu derecede aştı kendini artık kendisi ve hükümeti. Başbakan neler söyledi?

11 Kasım 1938'de İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçilsin diye TBMM'yi askerler kuşattı, zorla seçildi dedi. Lakin benim okuduğum kaynaklarda böyle bir şey yok. Milli Mücadele liderleri dâhi İsmet İnönü'yü onaylıyor. Atatürk ölmeden İsmet İnönü'ye varisi gibi davranıyor. Tabi İsmet İnönü'yü istemeyen küçük bir kitle var, bunlar 1937 sonbaharında başbakanlıktan çekilen İnönü'yü devletten uzaklaştırarak bu sorunu çözmek istiyorlardı lakin başaramadılar. 11 Kasım 1938 günü, İsmet İnönü, cumhurbaşkanı seçimleri yapılırken TBMM'de değildi; pembe köşkündeydi. Cumhurbaşkanlığı seçimleri ise başbakanın dediği gibi zorla ya da silah baskısıyla olmadı. Hatta vekiller istedikleri kişiyi cumhurbaşkanı seçebilme hürriyetindeydi. Seçimden sonra oluşan sonuçlarda büyük bir çoğunluk İsmet İnönü'yü seçiyor.

Klasik tarihi deyişi olan darbeyi Cumhuriyet Halk Partisi ile birleştirdi bir kez daha. 1960 darbesini Cumhuriyet Halk Partisi destekledi ve 1961'deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Cemal Gürsel'in karşısındaki adayı engellediler dedi. Öncelikle 1960 darbesini Cumhuriyet Halk Partisi ve İnönü desteklemedi hatta Cemal Gürsel darbeden sonra İnönü'yü aradığında "Paşam darbe yapacağımızı size söylesek bizi engellerdiniz." demiş. Darbenin Cumhuriyet Halk Partisi'ye yapılmaması, Cumhuriyet Halk Partisi'nin darbeyi desteklediği anlamına gelmez. Eğer darbeleri destekleseydi Cumhuriyet Halk Partisi, 1962 yılında iktidardayken 2 defa darbe teşebbüsü ile karşılaşmazdı: 22 Şubat ve 21 Mayıs'ta Talat Aydemir'in darbe girişimlerinde iktidarda Cumhuriyet Halk Partisi vardı, İnönü vardı. 1961'deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce de dönemin tüm partileri anlaştılar. Darbeyi gerçekleştirenlerin sivrilen kişisi olan Cemal Gürsel de darbecileri korumak için, kendilerini garantiye almak için adaydı ve seçildi.

Cemal Gürsel'in karşısındaki adayı istemeyen Cumhuriyet Halk Partisi veya İnönü değil, bizzat ordu idi ve o dönemin ordusu siyasetin içindeydi, siyasi mücadele içindeydi. Bunun kanıtı da 1962'de gerçekleşen iki darbe girişimidir. Bu girişimler esnasında ordu bölünmüştü: Darbeyi destekleyenler, darbe karşıtları.
İsmet İnönü ise bunlara karşı idi. Çünkü kendi gerçekleştirmek istediği çok partili sistemin yerleşmesi için darbelere karşı idi. İlk başta da istemedi darbeyi ama Menderes'in Demokrat Partisini bir tek ordu durdurabilirdi. Darbeyi gerçekleştiren Cemal Gürsel'in, darbeden kısa süre önce asılmaktan son anda affedilen Celal Bayar'a uyarı amaçlı mektubu da vardır. Mektup demişken, İsmet İnönü'nün de darbenin lideri Cemal Gürsel'e mektubu var ve konusu şu: Yassıada'da çok sayıda idam çıkacak, siz onaylamayın.

İsmet İnönü, hapse mahkum edilen Demokrat Partililerin birkaç sene sonra af sayesinde çıkmasını sağlamıştır çünkü tüm bunlar onun demokrasi mücadelesiydi.

Not: Detayı aklımda tam kalmadığı için yazmadım ama o dönemlerde şöyle bir şey de var. Meclis askerlerin denetiminde ve İsmet İnönü, tek başıma gider otururum meclise diyor ya da gidiyor oturuyordu. Kısaca, darbenin karşısındaydı hep.





Alt 16-07-2014, 16:08 #19

Greenstreetholigans

Deneyimli


İSLAMİYET VE BİLMEK

İlk emri "oku" olan dinimiz bilgiye büyük değer vermiştir. Peygamberimiz:
"İlim öğrenmek her Müslümana farzdır." buyurarak ilmin Müslümanlar için taşıdığı önemi belirtmiştir.
Kuran-ı Kerim'de;
"De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" buyurmuş ve alim ile cahilin aynı seviyede olmayacağını bildirmiştir.
Yine Peygamberimiz;
"İlim, müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır."

Fertlerin kalkınması ve milletlerin ilerleyip yükselmesi ilimle olur.
Zihnimizi hurafe ve batıl inançlardan temizlemek ilim ile olur.
Maddi bakımdan ilerleme ilim ile olduğu gibi manevi bakımdan ilerleme de ilim ile olur.

Dinimiz akla, düşünceye ve bilgiye büyük değer vermiş. Pek çok ayette düşünmeye ve aklı kullanmaya çağrılmıştır insan. Bilgisizlik yüzünden Müslümanlar arasında din ile ilgisi olmayan bilgiler, yanlış bilgiler yayılmıştır. İslamiyet öncesinde de böyledir.

Kuran-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:
"(Ey Muhammed!) bu Kuran, ayetleri iyiden iyiye düşünsünler, aklı olanlar ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır."

Burada sadece Kuran-ı Kerim'e endekslenmeden de tüm kitapları -doğruyu ve bilimi ilerleten- düşünebiliriz. Bilimi ve bilmeyi sadece din üzerinden düşünmeyelim ama şunu da düşünmek lazım:
Dinimiz böyle emretmişken -Din emreder- neden ona uyulmuyor?
Hele hele ağzından Allah'ı, elinden Kuran'ı düşürmeyenler niye bu düşüncenin yanından geçmiyorlar?
Ama bunu da düşünmek insana aittir. Kuran'ı sadece Arapça okuyup geçmemek gerekiyormuş bizzat dinimizin ve Kuran'da bahsi geçen ayetin de iletisi bu yöndedir.

Kuran-ı Kerim'de şöyle buyurulmuş:
"En hayırlıyınız, Kuran'ı öğrenip öğretendir."

Zaten dinimizde öğretmene, alime büyük değer verilmiştir.
Lakin bu değeri öğrenecek ve öğretecek nesillerden o kadar mahrum kalmışız ki...Cahilliğiyle övünecek nesiller haline gelmişiz ve bunu da İslamla eşdeğer bir vaziyete getirecek durumdayız.





Alt 17-07-2014, 21:58 #20

Greenstreetholigans

Deneyimli


BENİM ANLADIĞIM TÜRK GENÇLİĞİ



Atatürk'ün Bursa Nutku'ndan;

"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır.

Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek.

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!"


Günümüzde bazı tarih programı yapan televizyonlar Atatürk'ün Bursa Nutku var mı yok diye tartışıyorlar. Bazıları da Atatürk'ün nutku Stalin'inmiş diyor. Nasıl saldıracaklarına karar veremiyorlar ama gerçeği değiştiremeyecekler.

Atatürk'ün anladığı Türk genci geçen sene eylemlerin özündeydi. Nutukta geçen sözleri doğruladı. Polis, yargı, jandarma karşısındaydı ama devrimlere ve cumhuriyete olan inancını korudu, sahiplendi.

Türk genci 1960larda da sahnedeydi, bugünlerde de sahnede yerini biliyor.





Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler





Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 15:49 .